-
LEYLEKLER DÖNENDE /ya da/
-
YENİ YURT
Memlekete ilkbahar gelende, leylekler de döner
gelirdi katar katar; anamda bir heyecan, bir umut, bir bekleyiş
Gözlerini
gökyüzünden ayıramaz, her birine lâf atar, hâl hatır sorardı; çok yoruldular mı,
açlar mı, susuzlar mı, hastalanan, düşen kalan var mı? Katardan dört çift kanat
kopup da köyümüzün üstünde tur atmaya başlayınca dünyalar onun olurdu; her şey
güllük gülüstanlık, ellerini çırpar, bizimkiler, diye haykırırdı sevinçle,
bizimkiler, sağ salim döndüler yurtlarına çok şükür!
Çocukluğumdan beri yurt, leyleklerin bile
hasretine dayanamayıp döndükleri yer anlamına gelmiştir benim için; esenlikle
yaşanabilecek tek yer, vatan, ana kucağı, ana
Bu yüzden yurdumu çağrıştıran
her kelimeyi, terimi, deyimi âdeta imân edercesine kabullenmiş ve sevmişimdir.
Gençlik yıllarım, bazılarının Türkiyeyi Sovyet
emperyalizminin kucağına atmak için kıyasıya kavga verdikleri yıllara rastladı;
bu kavganın en büyük silahı, kelimelerdi. Ahtapot kollarıyla dünyayı sarmış,
deneyimler kazanmış olan sosyalizmin dev propaganda makinesi, ülkemin gençlerine
soluk aldırmayacak bir yoğunlukta yükleniyor, kardeşi kardeşe, oğulu babaya
saldırtıyordu. Bu öylesine bir mangurtlaştırma faaliyetiydi ki, Türkistanın
canhıraş çığlıklarına bile bigâne bırakılan Türk gençliği, Wiet-nam ağıtlarıyla
yollara düşüp Amerikanın bu ülkedeki Kızıl-Kmerlere attığı napalm bombalarının
intikamını almak için kızgın boğalar gibi kendi insanlarına saldırtılıyordu.
Yahu, o dediğiniz yerde olan bitende benim suçum ne? Benim tezgâhımı niye
parçalıyorsunuz? demeye kalkışan simitçi, devrime etkin hizmette bulunmamak
suçundan özeleştiriye zorlanıyor, eğer garibim, temiz bir dayakla canını
kurtarabilirse, Allahına şükrederek evinin yolunu tutuyordu. O günlerde,
kendimi şöyle bir yokladığımda, kızıl yıldızın, orak-çekicin saflarında toplanan
kendi milletimin gençlerine hiçbir zaman düşmanlık hisleri beslemez, sadece
yanardım; çünkü çoğunun yokluk içinde kıvrandığını, onların da benim gibi beş
parasız olduklarını bilirdim; onlar yurdumuzun kurtuluşunun o yolda olduğuna
inandırılmışlardı. Bütün savunma mekanizmaları vurulmuş, yarım yamalak
edindikleri bütün değerleri paralanmıştı. Hiçbirimiz akıl ve mantık, bilgi ve
görgü yoluyla değil, kendimize yakın gelen sloganlar yoluyla saflarımızı
seçmiştik; o noktadan sonra, babaları elin toprağında yarıcı, anaları zengin
evlerinde temizlikçi olarak çalışan, emeklerinin karşılığını bile alamayan, yarı
aç yarı tok yaşayan insanlara bir yer yüzü cenneti gibi empoze edilen
sosyalizmin peşine neden takıldıklarını sormaya gerek yoktu artık.
Bugün çok açıkça görebiliyorum, adamlar ilkin
bizi değil, kelimelerimizi vurdular; içlerini boşaltıp kuru birer sözcük
haline getirdiler. Çocukluğunun İstiklâl Marşı, soyunup
dökülüp artık bir Ulusal Düttürü kılığına girmişse; ceddin deden
neslin baban, miyadını doldurmuş örümcek kafalılar sınıfına
indirgenmişse; gusl abdesti yargılanıp gereksiz su israfı
suçlamasıyla mazinin zındanlarına sürülmüşse, kim, ne, nasıl koruyacaktı bizi?
Allahtan ki, geleneğin sesi yer yer kendisini işittirebiliyor; sosyalist
yaftalı Hasan Sabbahın iksir tası, herkezi aynı teslimiyet çizgisinde kendinden
geçirmeye güç yetiremiyordu.
Ben kendimi, kelimelerinin ruhunu
çaldırtmayan şanslı insanlardan biri olarak görüyorum; eğer çocukluğumun Anayurt, Anavatan, Anadolu gibi kavramlarını vatan-millet-sakarya
cıbırlığına düşürtseydim, alın teri, göz nuru ile bezenip bize sunulan Yeni Yurt dergisini selâmlamak amacıyla bu yazıyı kaleme alan adam,
ben olamazdım.
Üzerinde yaşadığı toprakları henüz bir yurt
düzeyine yükseltememiş kimselerden biri olmama rağmen Kılıçaslanın dergisine
isim olan bu kavram, Yeni Yurt, bende hiç de öyle soğuk bir duş etkisi
yapmadı; bilâkis, nice uykusuz gecelerin, delice koşturmaların, iç ürperten
heyecanların bir ürünü olduğu her halinden belli olan bu dergi, her şeyden önce
adıyla beni can evimden yakalayıp Yavruvatan Kıbrıs, Yetimvatan Kerkük,
Yaralıvatan Kırım, Yaslıvatan Türkistan ile birlikte bir Yeni Yurt olarak
damarlarıma sızdı; beni, kendi kendimle kavgaya sevkederek, gönlümle mantığımın
amansız bir kavgaya tutuşmasına sebep oldu. Neticede kabul etmek zorunda kaldım
ki, güneşin ardına takılarak Ortaasyadan batıya doğru yola çıkan Türk, bir kez
daha Macar ovalarını aşmış ve Atlas Okyanusuna dayanmıştır; mâdem ki o
topraklar üzerinde mescidler yükseltirken mezarlıklar da kurmaktadır; mâdem ki,
artık analar bu topraklar üzerinde gözlerini yumarken, bebeklerimiz dünyaya göz
açmaktadır; mâdem ki analarımız bu topraklara da dönüp gelen leyleklere el
sallamaktadır, artık bu topraklar, Türkün yeni bir yurdudur; ancak bu yurdun
sınırlarını iyi kavramak, iyi belirlemek şarttır
Küreselleştirme Çağı adını
alan bir devirde kurulmakta olan bu Yeni Yurt, -hadi sosyolojiye bir kavram da
ben armağan edeyim,- die neue Heimat des Standortestir.
Bu Yeni Yurtun en önemli sınır taşları,
kelimelerdir!
Kelimeler; kendi öz kültürümüzün, dilimizin,
inançlarımızın geçmiş ve geleceğimizin sınır taşlarıdır. Onları koruyup
kollamak, Yeni Yurt gibi serdengeçtilerin çoğalması, güçlenmesiyle mümkün olur.
Yeni Yurt Dergisi, milletimizin o eşsiz benliği
ile sahip çıkacağı, dört elle sarılıp benimseyeceği, giderek vatanlaştıracağı
bir kurum olsun, inşallah!