SOYLEM

              

HasanKayıhan 

 

 

 

     

LEYLEKLER DÖNENDE /ya da/

YENİ YURT

Memlekete ilkbahar gelende, leylekler de döner gelirdi katar katar; anamda bir heyecan, bir umut, bir bekleyiş… Gözlerini gökyüzünden ayıramaz, her birine lâf atar, hâl hatır sorardı; çok yoruldular mı, açlar mı, susuzlar mı, hastalanan, düşen kalan var mı? Katardan dört çift kanat kopup da köyümüzün üstünde tur atmaya başlayınca dünyalar onun olurdu; her şey güllük gülüstanlık, ellerini çırpar, „bizimkiler,“ diye haykırırdı sevinçle, „bizimkiler, sağ salim döndüler yurtlarına çok şükür!“

Çocukluğumdan beri yurt, leyleklerin bile hasretine dayanamayıp döndükleri yer anlamına gelmiştir benim için; esenlikle yaşanabilecek tek yer, vatan, ana kucağı, ana…  Bu yüzden yurdumu çağrıştıran her kelimeyi, terimi, deyimi âdeta imân edercesine kabullenmiş ve sevmişimdir.

Gençlik yıllarım, bazılarının Türkiye’yi Sovyet emperyalizminin kucağına atmak için kıyasıya kavga verdikleri yıllara rastladı; bu kavganın en büyük silahı, kelimelerdi. Ahtapot kollarıyla dünyayı sarmış, deneyimler kazanmış olan sosyalizmin dev propaganda makinesi, ülkemin gençlerine soluk aldırmayacak bir yoğunlukta yükleniyor,  kardeşi kardeşe, oğulu babaya saldırtıyordu. Bu öylesine bir mangurtlaştırma  faaliyetiydi ki, Türkistan’ın canhıraş çığlıklarına bile bigâne bırakılan Türk gençliği, Wiet-nam ağıtlarıyla yollara düşüp Amerika’nın bu ülkedeki Kızıl-Kmerler’e attığı napalm bombalarının intikamını almak için kızgın boğalar gibi kendi insanlarına saldırtılıyordu. „Yahu, o dediğiniz yerde olan bitende benim suçum ne? Benim tezgâhımı niye parçalıyorsunuz?“ demeye kalkışan simitçi, „devrime etkin hizmette bulunmamak“ suçundan „özeleştiriye“ zorlanıyor, eğer garibim, temiz bir dayakla canını kurtarabilirse, Allah’ına şükrederek evinin yolunu tutuyordu. O günlerde, kendimi şöyle bir yokladığımda, kızıl yıldızın, orak-çekicin saflarında toplanan kendi milletimin gençlerine hiçbir zaman düşmanlık hisleri beslemez, sadece yanardım; çünkü çoğunun yokluk içinde kıvrandığını, onların da benim gibi beş parasız olduklarını bilirdim; onlar yurdumuzun kurtuluşunun o yolda olduğuna  inandırılmışlardı. Bütün savunma mekanizmaları vurulmuş, yarım yamalak edindikleri bütün değerleri paralanmıştı. Hiçbirimiz akıl ve mantık, bilgi ve görgü yoluyla değil, kendimize yakın gelen sloganlar yoluyla saflarımızı seçmiştik; o noktadan sonra, babaları elin toprağında yarıcı, anaları zengin evlerinde temizlikçi olarak çalışan, emeklerinin karşılığını bile alamayan, yarı aç yarı tok yaşayan insanlara bir yer yüzü cenneti gibi empoze edilen sosyalizmin peşine neden takıldıklarını sormaya gerek yoktu artık. 

Bugün çok açıkça görebiliyorum, adamlar ilkin bizi değil, „kelimelerimizi“ vurdular; içlerini boşaltıp kuru birer „sözcük“ haline getirdiler. Çocukluğunun „İstiklâl Marşı“, soyunup dökülüp artık bir „Ulusal Düttürü“ kılığına girmişse; „ceddin deden neslin baban,“ miyadını doldurmuş „örümcek kafalılar“ sınıfına indirgenmişse; „gusl abdesti“ yargılanıp „gereksiz su israfı“ suçlamasıyla mazinin zındanlarına sürülmüşse, kim, ne, nasıl koruyacaktı bizi? Allah’tan ki, geleneğin sesi yer yer kendisini işittirebiliyor; sosyalist yaftalı Hasan Sabbah’ın iksir tası, herkezi aynı teslimiyet çizgisinde kendinden geçirmeye güç yetiremiyordu.

Ben kendimi, „kelimelerinin ruhunu“ çaldırtmayan şanslı insanlardan biri olarak görüyorum; eğer çocukluğumun „Anayurt, Anavatan, Anadolu“ gibi kavramlarını „vatan-millet-sakarya“ cıbırlığına düşürtseydim, alın teri, göz nuru ile bezenip bize sunulan Yeni Yurt dergisini selâmlamak amacıyla bu yazıyı kaleme alan adam, „ben“ olamazdım.

 

Üzerinde yaşadığı toprakları henüz bir yurt düzeyine yükseltememiş kimselerden biri olmama rağmen Kılıçaslan’ın dergisine isim olan  bu kavram, Yeni Yurt, bende hiç de öyle soğuk bir duş etkisi yapmadı; bilâkis, nice uykusuz gecelerin, delice koşturmaların, iç ürperten heyecanların bir ürünü olduğu her halinden belli olan bu dergi, her şeyden önce adıyla beni can evimden yakalayıp Yavruvatan Kıbrıs, Yetimvatan Kerkük, Yaralıvatan Kırım, Yaslıvatan Türkistan ile birlikte bir Yeni Yurt olarak damarlarıma sızdı; beni, kendi kendimle kavgaya sevkederek, gönlümle mantığımın amansız bir kavgaya tutuşmasına sebep oldu. Neticede kabul etmek zorunda kaldım ki, güneşin ardına takılarak  Ortaasya’dan batıya doğru yola çıkan Türk, bir kez daha Macar ovalarını aşmış ve Atlas Okyanusu’na  dayanmıştır; mâdem ki o topraklar üzerinde mescidler yükseltirken mezarlıklar da kurmaktadır; mâdem ki, artık analar bu topraklar üzerinde gözlerini yumarken, bebeklerimiz dünyaya göz açmaktadır; mâdem ki analarımız bu topraklara da dönüp gelen leyleklere el sallamaktadır, artık bu topraklar, Türk’ün yeni bir yurdudur; ancak bu yurdun sınırlarını iyi kavramak, iyi belirlemek şarttır… Küreselleştirme Çağı adını alan bir devirde kurulmakta olan bu Yeni Yurt, -hadi sosyolojiye bir kavram da ben armağan edeyim,- „die neue Heimat  des Standortes“tir.

Bu Yeni Yurt’un en önemli sınır taşları, kelimelerdir!

Kelimeler; kendi öz kültürümüzün, dilimizin, inançlarımızın geçmiş ve geleceğimizin sınır taşlarıdır.  Onları koruyup kollamak, Yeni Yurt gibi serdengeçtilerin çoğalması, güçlenmesiyle mümkün olur.

Yeni Yurt Dergisi, milletimizin o eşsiz benliği ile sahip çıkacağı, dört elle sarılıp benimseyeceği, giderek vatanlaştıracağı bir kurum olsun, inşallah!