SOYLEM

              

HasanKayıhan 

 

 

 

     

Yeni Gün / Nevruz             

            İçinde bulunduğumuz bu gün, her ne kadar Türk lehçelerinde Çağan Künü, Yengi Kün, Alaf, Ergenekon, Yörük Bayramı, Nevroz ya da Nevruz gibi değişik isimlerle adlandırılsa  da, bugün, şu an dünyanın dört bir yanında sizinle aynı dili konuşan insanlar bir bayram sevinciyle bir araya gelmiş, kucaklaşıyorlar.

            Haksız da değiller; çünkü 21 mart, gecenin ve soğuğun gücünü yitirdiği, günlerin uzamaya başladığı, toprağa bahar müjdesinin eriştiği yılın ilk günüdür.

            Varlık tarihleri boyunca tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı "ana" olarak vasıflandıran biz Türklerin düşünce sisteminde "baharın gelişi“ elbette önemli bir yere sahip olacaktı. Bir zamanlar etrafını kuşatan Altay dağlarından, Tanrı dağlarından gürül gürül ırmakların aktığı, birbirine ulalı nice göllerin parıldadığı anayurdumuz Ortasyanın birdenbire yeşile büründüğü, binbir türlü çiçekle bezendiği böyle bir günün atalarımızı heyecanlandırıp coşturmadığını düşünmek mümkün olabilir mi? Tabiattaki bu değişimden etkilenip dağda kurtlar ulurken, ovada yağız atlar kişnerken, ağılda kuzular melerken Türk delikanlılarının yüzü gülmez mi, ayranı kabarmaz mı hiç? Atalarımız, her 21 Mart gününde sadece coşup sevinmekle kalmamışlar elbette, M.Ö. 4000 yıllarında geliştirdikleri takvimlerinde bu günü yılbaşı olarak kabul etmişler. Siz bugün yılbaşını nasıl kutluyorsanız onlar da öyle kutlamışlar.  Ateşler yakmışlar oymaktan oymağa, at yarıştırmışlar obadan obaya, davullar çalmışlar dağlara dağlara, halaylar çekmişler omuz omuza… Ozanları sazlarını kucaklamış, kâh türkü niyetine kâh dua niyetine haykırmışlar; 21 mart gününü, dünyanın yaratıldığı gün olarak ilan etmişler o devirlerdeki inançlarınca:                 

 "... Yüce Göktanrı'nın ilk defa gürlediği, yağız yer, altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği, altmış türlü hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman sen (ey Türk'ün  Atası) yaradıldın!"

   Atalarımız, bu bahar coşkusunu, gittikleri her yere taşımışlar zamanla. Metehan’ın orduları Çin Seddi’ni aşanda, bu rüzgâr kanatlı akıncılardan çok şeyler öğrenmiş Sarı Irmak’ın insanları. Oturup onların bahar coşkuları üzerine yazılar yazmışlar, tarihler düşmüşler. Bu, öylesine büyük ve Türk milletinin bütününü saran bir coşkudur ki Kutadgu Bilig'e, Kaşgarlı Mahmud'un dil kitabına,  Bîrûnî'ye, Nizâmü'ı Mülk'ün Siyasetnâme'sine, Melikşah'ın takvimine, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey'in kanunlarına kadar her yerde yerini bulmuştur. Bütün bir Osmanlı tarihi boyunca Kırım’dan Yemen’e, Tuna boylarından Barbaros Hayrettin’in gemilerine gölgelik olan Cezayir’e kadar, Türk’ün ayak izi düşen yarı dünyanın her yerine yayılmış Yeni Gün Şenlikleri…

            Sonra öyle bir devir gelmiş ki, bırakın Türk gölü durumuna düşen koca Akdeniz’i, elimizde kala kala Tuz Gölü kalmış sadece… Bizi yok etmek isteyenler Kafkasya’dan, Çanakkale’den, Tuna’dan, Hicaz’dan Yemen’den tepemize yüklenmişler. Bizim şimdilerde  kolayından „Kurtuluş Savaşı“ deyip geçivermemiz kolay elbette; siz, dedelerinize sorun Türk’ün ateşle imtihanını… Kafkasya dağlarında, Yemen çöllerinde, Galiçya ovalarında, Gelibolu sırtlarında toprağa serpilip kalmış şehidlerimize sorun! Elde ne yurt  ne yuva kalınca bayram etmek kimin aklına  gelir? Bahar çiçekleri derleyebilecek dermanı,  bahar türküleri söyleyebilecek neş’esi mi kalmıştı insanlarımızın?  Sadece bir defa, Sakarya’yı düşmana dar ettiği sene, coşmuş Koca Atatürk; o yılki Nevruz gününde  ateşler yaktırmış Keçiören sırtlarında.  Herhalde alevlerin üzerinden Ege’ye, Akdeniz’e doğru uzanıp giden ufuklara şöyle bir bakmıştır. Ve mutlaka içinden „bekle, Kocatepe,“ demiştir Koca Adam, „bekle geliyoruz!...“   Zaten aradan çok geçmeyecek, Kocatepe, Türk atlarının şimşek gibi  İzmir’e doğru akıp gittiğini görecek ve sevinç gözyaşları dökecektir yağmur yağmur… Kurtarabildiği  vatan toprakları üzerinde kurulan yeni Türk Devleti, bağrından koparılmış nice diyarda serpilip kalan soydaşlarının acısını içine atmış, yana yana bir kül haline gelmiş anayurdu yeniden bayındır kılmak, on yılda demir ağlarla örmek için didinmiş, elinde kalan 12 milyon soydaşın erdem ve varlık derdine düşmüş. Bir zamanlar veda edip ayrıldığı Anayurdu ile arasına demir perdeler çekilmiş. Kardeşlerinden ne ses ne haber alabilmiş yıllar yılı…

            Ama bir gün gelmiş, 1990’larda Yavruvatan Kıbrıs’la birlikte çekmekte olduğu halaya yeni yeni kardeş kolları uzanmış; can Azerbaycan, dağları dumanlı Kırgızistan, yağız soydaşlar otağı Kazakistan, şehirleri gök kubbeli Özbekistan, ozanlar diyarı Türkmenistan onunla birlikte toprağa diz vurur, bayrak açar olmuşlar göğe göğe… Ve bu genç Türk Devletleri, bize,  neredeyse unutmakta olduğumuz Türk’ün 4000 yıllık bahar şenliğini hatırlatmışlar yeniden… 21 Mart! Ayrılık yıllarında, huylarımız değiştiği gibi dillerimiz de değişmiş… Onların „ak“ dediğine beyaz, „muştu“ dediğine müjde, „kardaş“ dediğine kardeş, „kün“ dediğine gün  der olmuşuz… Onlar, 21 Mart gününe „yengibahar„ demeye devam ederken, biz Anadolu Türkleri, Nevbahar demeye başlamışız. „Yeni Kün“  demeyi bırakıp İran dilinden aynı anlama gelen Nevruz sözünü almışız. Olsun, biz ırkçı millet değiliz! Nevruz da deriz, Yenigün de… Tataristan Türk Devleti’nin bu günü resmen  Ergenekon/Nevruz Bayramı adı altında kutlamasından da gocunmayız; biz, bugün, şu an,Atlas okyanusundan ta Uygur diyarına, Çin denizine kadar serpilip kalmış Türk soylu bütün insanların çalmakta oldukları davul seslerine ses katmaktan, dünya Türklerinin bu ortak bayramında „bayram“ etmekten,  sadece ve sadece mutluluk duyarız…

            Ve onlara,  bu sevinci bize yeniden yaşattıkları için  teşekkür ederiz