SOYLEM

              

HasanKayıhan 

 

 

 

TÜRKÇE’NİN TABAK SESLERİ (!)

Bizim köyde Kabasakal Hoca adında bir imam vardı. Vaaz ederken karşısında birisi uyumaya görsün, derhal Türkçe konuşmayı bir kenara bırakır, Arap dilinde bas bas bağırmaya başlardı. İnsanlar ne söylediğini anlayamaz, ancak Kur’an diliyle konuştuğu için herhangi bir kusur işlemekten korkar, derhal oturuşlarına daha bir çeki düzen vererek yorgun bedenlerini dik, uykusuz gözlerini açık tutmak için olağanüstü  çaba harcarlardı. Biz çocukların en çok hoşlandıkları şey de bu idi; çünkü yorgunluğa yenik düşen büyüklerimizi çimdikler, enselerine  birer tokat indirmeye girişirdik de hiçbiri ağzını bile açamazdı; üstelik, hocamız sustuğu anda tekmili birden öyle bir “-Âmiiin!” diye haykırırdı ki, sormayın...  Hele hayatını kırk yıldır odun keserek kazanan dev yapılı Kalas Memedga’nın o davudî sesi, camiinin kubbesini bile titretirdi. Zira “âmin” sesi yeterince gür çıkmazsa hocamız vaazın sonuna kadar Arapça konuşmaya devam eder, cemaat de o gün camiiden eli boş dönerdi; yok eğer âmin haykırışları hoşuna giderse, “elifi görse mertek sanan” bizlere acır ve yeniden Türkçe konuşmaya dönerdi.

Geçenlerde Frankfurt’ta düzenlenen Avrupa I. Türk Dili Kongresi’nden gece yarısı eve dönerken çok öfkeliydim; ancak bizim Kalas Memedga’ya özenip gün boyunca öyle bağırmış, öyle bağırmıştım ki, gırtlağımda öfkemi dışarıya vurabilecek değil ses, nefes bile kalmamıştı. Ha, sakın yanlış anlaşılmasın; öfkem, ne Avrupa I. Türk Dili Kongresi düzenleyen ETU (En-Türk-Uluları diye mi okunuyor acaba ?) isimli dünyaca meşhur kuruluşa  ne de Türk Dili Kurultayı’nda Türkçe’den başka her dili konuşan “speaker’lereydi; öfkem, Avrupa I. Türk Dili Kongresi var diye gece yarısı kalkıp yollara düşen, ancak yeterince “-Amiin!..” diye bağıramadıkları için orada Türkçe’den başka her dilin konuşulmasına sebep olan Türk milletinin kalbur-seçmece temsilcilerineydi.

Oysa her şey ne güzel başlamıştı!

Doğrusu, çok değerli dilci organizatörlerimiz, her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüşler, Türkçe’nin onurunu bir bayrak gibi yüceltmek için kesenin ağzını açmışlardı; bu öyle bir kese açıştı ki,  toplantı için koskoca bir eyaletin en büyük sarayını kiralamışlardı. Allah sizi inandırsın, sarayın kapısından göğüslerimiz ilerde, karınlarımız içerde, uygun adımlarla öyle bir girdik ki, kralın Helfer’leri hiçbirimize vize bile soramadılar; gerçi bir numara çevirip bizi Mozırt dedikleri Alman keferesinin  türküsüyle yürüttükleri için bazı Türkişlerimizin adımları biraz karıştı ama, ben kendi hesabıma Muzırt’a kulaklarımı kapatıp “Ceddin Deden” söyleye söyleye yürüdüğüm için hiç şaşırmadım; her ne kadar benim Ceddin Deden’i söylememe bizden bazıları, “ayıp olur, Muzırt’a integre olamadığımızı düşünürler,” diye karşı çıktılarsa da aldırmadım, ne yani, tarihte  eşi benzeri görülmemiş bu seçmece Avrupa I. Türk Dili Kongresi’ne elin keferesinin şarkısını söylemek için mi geliyordum?

Lâkin biz Türkler, savaş meydanlarında alnımızın teriyle kazandığımız paraları böyle masalarda, sandalyelerde harcama konusunda pek ustayızdır ya, işte o gün de Sarı-Başlı-Biri, şanlı Kurultayımızı başka dillerin istilâsından korumakla görevli ve göğüslerinde ETU  yazan dil-guardtlarımızı atlatıp kürsüye fırlayıvermez mi?  Hem de fan-fin-fon Almanca konuşmaya girişivermez mi? Yerimden fırladım. Niyetim, Avrupa I. Türk Dili Kongresi’nin ilk nutkunu Almanca’ya kaptıran micro-guardlarımıza yardım edip, bu dil hırsızını yaka paça aşağı indirmek... Ama yanımdaki biri, koluma yapışıtığı gibi beni gerisin geri koltuğuma indiriverdi. Üstelik bir güzel de azarladı.

-Ne yapıyorsun hemşerim? O adam, Koch!

-Bana ne elin aşçısından, dedim, burası yeme-içme yeri değil, benim dil kurultayım!

-Aşçı değil, bu sarayın patronu, yani Herr Koch!

-Ahha! Hani şu okullarda Türkçe derslerini yasaklayan adam ha? İyi de, ne işi var onun burada?

-Senin aklın bu işlere ermez hemşerim! Wessen Brot ich esse, dessen Lied ich singe! Anladın mı?

-O kadarcık Almancamız var herhalde! Hem ben bu adamdan para falan almadım ki onun düdüğünü çalayım!

-Merak etme, alan almıştır alacağını!

-Yahu sen de mi Brütüs oldun kardeş? Türk Dili Kurultayı’ndayız, uyuma! Hem haftaya seçimleri var bunların, Türkçemizi elin parti propagandasına mı yedirecez?

Öbür tarafımda oturan biri, yemek lâfını duyunca sordu:

-Yemek saat kaçta?

Bu ikisi bana surat asıp Koch’un dil yemeğine dalınca, ben de mecburen önüme döndüm. Ama ne demişler, yiğidi öldür hakkını yeme, bu adam öyle sıradan bir Aşçıbaşı değilmiş doğrusu, tam bir sihirbaz! Bir cümleyle bizim tekmil Türk takımını öyle bir uyuttu ki, salonun içini horlama sesleri sarıverdi. Uyutmak da ne kelime? Adam herkeze rüyâ gördürmeye başladı, hem de Almanca! Baktım ki, benim rüyâma bile Almanca karışacak, hemen kolumu, bacağımı çimdiklemeye başladım; lakin kesesi, pardon nefesi keskinmiş adamın, bir ara beni bile uyutmuş olmalı ki, kürsüde, pardon rüyâmda birden bizim Kabasakal Hoca’yı gördüm. Öyle sevindim, öyle sevindim ki, “hadi bakalım Aşçıbaşı,” dedim içimden, “öyle param var diye, müslüman mahallesinde salyangoz satamazsın, şimdi bizim Kabasakal Hoca sana Arapça rüyâ gördürsün de anla bakalım, bu ilk ve tek Türk Dili Kurultayı’nı sulandırmak nasıl oluyormuş!..”

 Ne var ki, sevincim kursağımda kaldı! Bizim koskoca Kabasakal Hoca iki eliyle kavradığı mikrofona abanmış, konuşmasını o da Almanca yapıyordu. Elimi kolumu sallayıp Hoca’yı daldığı Almanca rüyâsından uyandırmaya çalıştım ama başaramadım. Anlaşılan bu Koch bizim Hoca’dan daha derinmiş! Eh, demokrasilerde çâre tükenmez elbet, hemen elimi kulağıma attım, başladım hocanın her cümlesinin sonunda bağırmaya:

“-Amin, âmiiiin!” 

Lâkin Hoca sanki bana inat, Türkçe’nin –tüü..süne bile yanaşmıyor. Birden aklım başıma geldi, yâhû ne diye âmin deyip duruyorsun, “-Amen,” desene, camii mi sandın burasını?

 “-Amen!.. Ameen!... Ameeen!”

Oh be, demek ki bu lâfın keferecesi de işe yararmış!  Hoca Koch –veya  Koch Hoca-, kürsüden inerken  salonda alkışlar koptu. Ben zannetmiştim ki, Türk Dili Kongresi’nin dilini dualarımla Türkçe’ye çevirttim diye beni alkışlıyorlar, hemen ayağa kalkıp salondaki seçkin Türk milletimi selâmlamaya niyetlendim, ama yanımdaki gene kolumdan tutup çekti. Meğer bizim Doitsch-Türcolar, Bay Koch’un “Kırk yılda öğrenilemeyen Almanca’yı bir seanslık rüyâda belletme üzerine seçimsel bir taktik denemesi” konulu geçimsel tezini çok beğenmişler de onu alkışlıyorlarmış.

O gün akşama kadar Almanca rüyâ görmeye bütün Türk Milleti olarak cümlemiz devam ettik; öyle ki, Almanca konuşmayı beceremeyenlerimiz bile kürsüye çıkınca Almanca konuşmak için öylesine çam devirdiler ki, Almanya dağlarında noel için kesilecek çam bırakmadılar. Böylece Avrupa I. Türk Dil Kongresi, tek kelime Türkçe konuşulmadan sona erdi, derkennn.... son olarak kürsüye çıkan biri, dupduru bir Türkçe ile “-Arkadaşlar, yemek yiyeceğimiz restauranta toplu olarak gidiyoruz, canlı müzik de var” deyince hiç niyetim olmadığı halde bu güzel dilin ve de türkücülerimizin hatırına kalabalığa karıştım. Hadi bakalım, diyordum içimden, erkekseniz şimdi önünüze gelecek olan Ezo gelin çorbasını, İmambayıldı'yı, Tulumba tatlısını ve de rakıyı Almanca söyleyin de göreyim! Üstelik Almanların rüyâda bile göremeyecekleri Türk mutfağının bu hiçbir dile tercüme edilemez hârikaları karşısında herkes şapkasını önüne koyar ve kiminle dansettiklerinin farkına varırlar, diyordum. Hem hiç değilse orada bir iki kelime Türkçe konuşur, bir iki türkü dinler kulaklarımıza yapışıp kalan Mozırt pasını sileriz, diye de seviniyordum ama, ne gezer!.. Avrupa’da bizleri temsil eden, hani kendileriyle ne kadar öğünsek azdır, cinsinden bu En-Türk-Uluları, bizleri bir Yunan lokantasına götürüp tıkmazlar mı? Yemek listeleri baştan sona Yunanca... Her ne kadar Yunanlılar yemek pişirmeyi biz Türklerden öğrenmiş olsalar da, belli ki onların ennn.. takımı bizimkiler kadar  kültürlü olmadıkları için yemeklerin adını Türkçe söylemeyi beceremeyip Yunan isimleri koymuşlar.  Bense, Yunanca “domuz” ne demek onu bile bilmem... Akşama kadar günaha girdiğimiz yetmez mi, ya yemeklere domuz eti filan karışmışsa, diye düşünüp başımı mutfaktan yana çevirmemeye karar verdim. Öyle ya, en iyisi  karnımızı değilse de gönlümüzü Türk müziği ile doyurmak!

Meğer bu bizim İntegrations-turco'lar, Türk Dil Kongresini bahane edip Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokuvermek için öylesine şeytanca planlar yapmışlar ki, bütün bunlar ben idrâk-i bî-idrâk Türk'ün  kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi! Canlı müzik yapmak için karşımıza iki Yunan şarkıcısı dikilince ve de âmin diye diye zorla Alman hakimiyetinden kurtarabildiğim Avrupa I. Türk Dil Kongresi’nin bu en önemli ânına da Grek dili damgasının vurulacağını anlayınca önümdeki boş tabağı kavradığım gibi çaldım yere... Şangıırrrt!.. Kendimce protestomu böylece çekip kapıdan çıkarken ardıma dönüp şöyle bir baktım ki, herkes tabağını yere atıyor. Meğer Yunanlılarda âdet böyleymiş; çok önemli milli günlerinde tabak kırarlarmış...

1. NOT: Her ne kadar Avrupa I. Türk Dili Kongresi’nin Türkçe’ye herhangi bir katkısı olmamışsa da, kırılan tabaklar nedeniyle Yunan ekonomisini zarara uğratması bakımından başarılı geçtiği varsayılabilir.

2. NOT: Türkler başka kültürden diye düşünüp Türkiye'yi AB'ye almak istemeyenlere,  sadece Kıbrıs'ı, Ege'yi, falanı filânı değil Türk dilini de, Türk müziğini de, Türk mutfağını peşkeş çekmeye meyilli olduğumuzu göstermesi bakımından da bu en Avrupaî  "The Congress of the Türkish Language - Number One" çok yararlı olmuştur.

3. NOT: 40 yıldır Avrupa'da Türk Dili dersleri veren Türk öğretmenlerin bu Congress'e ilgi göstermemiş olmalarını kınıyor, Türk tierarzlarının, wirtlerinin,  immobilienfachmannlarının ve de Yunanlı aşçıların, şarkıcıların Türkçe'nin nasıl entegre olmaya yatkın bir dil olduğunu kanıtlamak için gösterdikleri üstün çabayı  gözyaşları içinde ayakta uzolu sirtaki çekerek alkışlıyorum.

SON NOT: Bu büyük Avrupa I. Türk Dili Kongremiz, önce ETU’culara, ardından Alman ve Yunan dillerine, Avrupa Parlamentosu’na ve adı bilinmeyen bütün kabile dillerine hayırlı, uğurlu olsun!

Amiinnn!..