Bizim köyde Kabasakal Hoca adında bir imam vardı. Vaaz
ederken karşısında birisi uyumaya görsün, derhal Türkçe konuşmayı bir
kenara bırakır, Arap dilinde bas bas bağırmaya başlardı. İnsanlar ne
söylediğini anlayamaz, ancak Kuran diliyle konuştuğu için herhangi bir
kusur işlemekten korkar, derhal oturuşlarına daha bir çeki düzen vererek
yorgun bedenlerini dik, uykusuz gözlerini açık tutmak için olağanüstü
çaba harcarlardı. Biz çocukların en çok hoşlandıkları şey de bu idi;
çünkü yorgunluğa yenik düşen büyüklerimizi çimdikler, enselerine birer
tokat indirmeye girişirdik de hiçbiri ağzını bile açamazdı; üstelik,
hocamız sustuğu anda tekmili birden öyle bir -Âmiiin! diye haykırırdı
ki, sormayın... Hele hayatını kırk yıldır odun keserek kazanan dev
yapılı Kalas Memedganın o davudî sesi, camiinin kubbesini bile
titretirdi. Zira âmin sesi yeterince gür çıkmazsa hocamız vaazın
sonuna kadar Arapça konuşmaya devam eder, cemaat de o gün camiiden eli
boş dönerdi; yok eğer âmin haykırışları hoşuna giderse, elifi görse
mertek sanan bizlere acır ve yeniden Türkçe konuşmaya dönerdi.
Geçenlerde Frankfurtta düzenlenen Avrupa I. Türk Dili
Kongresinden gece yarısı eve dönerken çok öfkeliydim; ancak bizim Kalas
Memedgaya özenip gün boyunca öyle bağırmış, öyle bağırmıştım ki,
gırtlağımda öfkemi dışarıya vurabilecek değil ses, nefes bile
kalmamıştı. Ha, sakın yanlış anlaşılmasın; öfkem, ne Avrupa I. Türk Dili
Kongresi düzenleyen ETU (En-Türk-Uluları diye mi
okunuyor acaba ?) isimli dünyaca meşhur
kuruluşa ne de Türk Dili Kurultayında Türkçeden başka her dili
konuşan speakerlereydi; öfkem, Avrupa I. Türk Dili Kongresi var diye
gece yarısı kalkıp yollara düşen, ancak yeterince -Amiin!.. diye
bağıramadıkları için orada Türkçeden başka her dilin konuşulmasına
sebep olan Türk milletinin kalbur-seçmece
temsilcilerineydi.
Oysa her şey ne güzel başlamıştı!
Doğrusu, çok değerli dilci organizatörlerimiz, her şeyi
en ince ayrıntısına kadar düşünmüşler, Türkçenin onurunu bir bayrak
gibi yüceltmek için kesenin ağzını açmışlardı; bu öyle bir kese açıştı
ki, toplantı için koskoca bir eyaletin en büyük sarayını
kiralamışlardı. Allah sizi inandırsın, sarayın kapısından göğüslerimiz
ilerde, karınlarımız içerde, uygun adımlarla öyle bir girdik ki, kralın
Helferleri hiçbirimize vize bile soramadılar; gerçi bir numara çevirip
bizi Mozırt dedikleri Alman keferesinin türküsüyle yürüttükleri için
bazı Türkişlerimizin adımları biraz karıştı ama, ben kendi hesabıma
Muzırta kulaklarımı kapatıp Ceddin Deden söyleye söyleye yürüdüğüm
için hiç şaşırmadım; her ne kadar benim Ceddin Dedeni söylememe bizden
bazıları, ayıp olur, Muzırta integre olamadığımızı düşünürler, diye
karşı çıktılarsa da aldırmadım, ne yani, tarihte eşi benzeri
görülmemiş bu seçmece Avrupa I. Türk Dili Kongresine
elin keferesinin şarkısını söylemek için mi geliyordum?
Lâkin biz Türkler, savaş meydanlarında alnımızın teriyle
kazandığımız paraları böyle masalarda, sandalyelerde harcama konusunda
pek ustayızdır ya, işte o gün de Sarı-Başlı-Biri, şanlı Kurultayımızı
başka dillerin istilâsından korumakla görevli ve göğüslerinde ETU yazan
dil-guardtlarımızı atlatıp kürsüye fırlayıvermez mi? Hem de
fan-fin-fon Almanca konuşmaya girişivermez mi? Yerimden fırladım.
Niyetim, Avrupa I. Türk Dili Kongresinin ilk nutkunu Almancaya
kaptıran micro-guardlarımıza yardım edip, bu dil hırsızını yaka paça
aşağı indirmek... Ama yanımdaki biri, koluma yapışıtığı gibi beni gerisin geri
koltuğuma indiriverdi. Üstelik bir güzel de azarladı.
-Ne yapıyorsun hemşerim? O adam, Koch!
-Bana ne elin aşçısından, dedim, burası yeme-içme yeri
değil, benim dil kurultayım!
-Aşçı değil, bu sarayın patronu, yani Herr Koch!
-Ahha! Hani şu okullarda Türkçe derslerini yasaklayan
adam ha? İyi de, ne işi var onun burada?
-Senin aklın bu işlere ermez hemşerim! Wessen Brot ich
esse, dessen Lied ich singe! Anladın mı?
-O kadarcık Almancamız var herhalde! Hem ben bu adamdan
para falan almadım ki onun düdüğünü çalayım!
-Merak etme, alan almıştır alacağını!
-Yahu sen de mi Brütüs oldun kardeş? Türk Dili
Kurultayındayız, uyuma! Hem haftaya seçimleri var bunların, Türkçemizi
elin parti propagandasına mı yedirecez?
Öbür tarafımda oturan biri, yemek lâfını duyunca sordu:
-Yemek saat kaçta?
Bu ikisi bana surat asıp Kochun dil yemeğine dalınca,
ben de mecburen önüme döndüm. Ama ne demişler, yiğidi öldür hakkını
yeme, bu adam öyle sıradan bir Aşçıbaşı değilmiş doğrusu, tam bir
sihirbaz! Bir cümleyle bizim tekmil Türk takımını öyle bir uyuttu ki,
salonun içini horlama sesleri sarıverdi. Uyutmak da ne kelime? Adam
herkeze rüyâ gördürmeye başladı, hem de Almanca! Baktım ki, benim rüyâma
bile Almanca karışacak, hemen kolumu, bacağımı çimdiklemeye başladım;
lakin kesesi, pardon nefesi keskinmiş adamın, bir ara beni bile uyutmuş
olmalı ki, kürsüde, pardon rüyâmda birden bizim Kabasakal Hocayı
gördüm. Öyle sevindim, öyle sevindim ki, hadi bakalım Aşçıbaşı, dedim
içimden, öyle param var diye, müslüman mahallesinde salyangoz
satamazsın, şimdi bizim Kabasakal Hoca sana Arapça rüyâ gördürsün de
anla bakalım, bu ilk ve tek Türk Dili Kurultayını sulandırmak nasıl
oluyormuş!..
Ne var ki, sevincim kursağımda kaldı! Bizim koskoca
Kabasakal Hoca iki eliyle kavradığı mikrofona abanmış, konuşmasını
o da Almanca yapıyordu. Elimi kolumu sallayıp Hocayı daldığı Almanca
rüyâsından
uyandırmaya çalıştım ama başaramadım. Anlaşılan bu Koch bizim Hocadan daha
derinmiş! Eh, demokrasilerde çâre tükenmez
elbet, hemen elimi kulağıma attım, başladım hocanın her cümlesinin
sonunda bağırmaya:
-Amin, âmiiiin!
Lâkin Hoca sanki bana inat,
Türkçenin tüü..süne bile yanaşmıyor. Birden aklım başıma geldi, yâhû
ne diye âmin deyip duruyorsun, -Amen, desene, camii mi sandın
burasını?
-Amen!.. Ameen!... Ameeen!
Oh be, demek ki bu lâfın keferecesi de işe yararmış!
Hoca Koch veya Koch Hoca-, kürsüden
inerken salonda alkışlar koptu. Ben zannetmiştim ki, Türk Dili
Kongresinin dilini dualarımla Türkçeye çevirttim diye beni
alkışlıyorlar, hemen ayağa kalkıp salondaki seçkin Türk milletimi selâmlamaya
niyetlendim, ama yanımdaki gene kolumdan tutup çekti. Meğer bizim
Doitsch-Türcolar, Bay Kochun Kırk yılda öğrenilemeyen Almancayı
bir seanslık rüyâda belletme üzerine seçimsel bir taktik denemesi
konulu geçimsel tezini çok beğenmişler de onu alkışlıyorlarmış.
O gün akşama kadar Almanca rüyâ görmeye bütün Türk
Milleti olarak cümlemiz devam ettik;
öyle ki, Almanca konuşmayı beceremeyenlerimiz bile kürsüye çıkınca
Almanca konuşmak için öylesine çam devirdiler ki, Almanya dağlarında
noel için kesilecek çam bırakmadılar. Böylece Avrupa I. Türk Dil
Kongresi, tek kelime Türkçe konuşulmadan sona erdi, derkennn.... son
olarak kürsüye çıkan biri, dupduru bir Türkçe ile -Arkadaşlar, yemek
yiyeceğimiz restauranta toplu olarak gidiyoruz, canlı müzik de var deyince hiç niyetim olmadığı halde bu güzel dilin
ve de türkücülerimizin hatırına kalabalığa karıştım. Hadi bakalım,
diyordum içimden, erkekseniz şimdi önünüze gelecek olan Ezo gelin
çorbasını, İmambayıldı'yı, Tulumba tatlısını ve de rakıyı Almanca
söyleyin de göreyim! Üstelik Almanların rüyâda bile göremeyecekleri Türk
mutfağının bu hiçbir dile tercüme edilemez hârikaları karşısında herkes
şapkasını önüne koyar ve kiminle dansettiklerinin farkına varırlar,
diyordum. Hem hiç değilse orada bir iki kelime Türkçe
konuşur, bir iki türkü dinler kulaklarımıza yapışıp kalan Mozırt
pasını sileriz, diye de seviniyordum ama, ne gezer!.. Avrupada bizleri temsil
eden, hani kendileriyle ne kadar öğünsek azdır, cinsinden bu En-Türk-Uluları, bizleri bir Yunan lokantasına götürüp tıkmazlar
mı? Yemek listeleri baştan sona Yunanca... Her ne kadar Yunanlılar yemek
pişirmeyi biz Türklerden öğrenmiş olsalar da, belli ki onların ennn..
takımı bizimkiler kadar kültürlü olmadıkları için yemeklerin adını
Türkçe söylemeyi beceremeyip Yunan isimleri koymuşlar. Bense, Yunanca domuz ne
demek onu bile bilmem... Akşama kadar günaha girdiğimiz yetmez mi, ya
yemeklere domuz eti filan karışmışsa, diye düşünüp başımı mutfaktan yana
çevirmemeye karar verdim. Öyle ya, en iyisi karnımızı değilse de
gönlümüzü Türk müziği ile doyurmak!
Meğer bu bizim
İntegrations-turco'lar, Türk Dil Kongresini bahane edip Türkiye'yi Avrupa
Birliği'ne sokuvermek için öylesine şeytanca planlar yapmışlar ki, bütün bunlar
ben idrâk-i bî-idrâk Türk'ün kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi! Canlı müzik yapmak için karşımıza iki
Yunan şarkıcısı dikilince ve de âmin diye diye zorla Alman
hakimiyetinden kurtarabildiğim Avrupa I. Türk Dil Kongresinin bu en
önemli ânına da Grek dili damgasının vurulacağını anlayınca önümdeki boş tabağı kavradığım
gibi çaldım yere... Şangıırrrt!.. Kendimce protestomu böylece çekip kapıdan çıkarken ardıma dönüp şöyle bir baktım ki,
herkes tabağını yere atıyor. Meğer Yunanlılarda âdet böyleymiş; çok
önemli milli günlerinde tabak kırarlarmış...
1. NOT: Her ne kadar Avrupa I. Türk Dili Kongresinin Türkçeye
herhangi bir katkısı olmamışsa da, kırılan tabaklar nedeniyle Yunan
ekonomisini zarara uğratması bakımından başarılı geçtiği varsayılabilir.
2. NOT: Türkler başka kültürden diye düşünüp Türkiye'yi AB'ye almak
istemeyenlere, sadece Kıbrıs'ı, Ege'yi, falanı filânı değil Türk dilini
de, Türk müziğini de, Türk mutfağını peşkeş çekmeye meyilli olduğumuzu
göstermesi bakımından da bu en Avrupaî "The Congress of the Türkish
Language - Number One" çok yararlı olmuştur.
3. NOT: 40
yıldır Avrupa'da Türk Dili dersleri veren Türk öğretmenlerin bu
Congress'e ilgi göstermemiş olmalarını kınıyor, Türk tierarzlarının,
wirtlerinin, immobilienfachmannlarının ve de Yunanlı
aşçıların, şarkıcıların Türkçe'nin nasıl entegre olmaya yatkın bir dil
olduğunu kanıtlamak için gösterdikleri üstün çabayı gözyaşları
içinde
ayakta uzolu
sirtaki çekerek alkışlıyorum.
SON NOT: Bu büyük Avrupa I. Türk Dili Kongremiz, önce ETUculara,
ardından Alman ve Yunan dillerine, Avrupa Parlamentosuna ve adı
bilinmeyen bütün kabile dillerine hayırlı, uğurlu olsun!
Amiinnn!..