SOYLEM

              

HasanKayıhan 

 

 

 

 

Renkler Ülkesi Dergisi'nden:

Hasan Kayıhan ile Röportaj

Hazırlayan : Gökhan Sezer

G.S: Birçok ünlü  yazarın, kendilerini yazı dunyasına iten veya kendilerinin yazı dunyasına girmesine vesile olan  mutlaka bir anısı vardir. Ya okuduğu bir kitaptan çok etkilemiştir ya da hayatındaki , çevresindeki önemli bir karakter bu seçiminde önemli bir rol oynamıştır. Sizin de bizimle payalaşabileceğiniz böyle bir anı var mı? Sizi yazmaya yönelten en önemli sebep nedir?

H.K.: Yazmaya başlamama sebep olan belli bir olay yok. Yani pîr elinden şerbet içenlerden değilim. Sadece her birimizin sahip olduğu küçük küçük adımlardan sözedebilirim. İlkokuldan itibaren öğretmenlerimiz hepimizi okuma ve yazmaya özendirmiştir; ancak edebî anlamda yazma işi,  çevre önemli olmakla beraber insanın doğuştan sahip olduğu yeteneklerden biridir. Elbette her insanda belli bazı yetenekler diğerlerine göre daha baskındır, ancak kendisi bunların farkında olmayabilir. Kendi iç sesini dışa vurma dürtüsüyle birşeyler yapmağa çalışan ancak rehbersizlik yüzünden daldan dala atlayarak belli bir disiplinde yoğunlaşamayan pek çok insan vardır. İşte bu noktada birilerinin o kişideki yeteneği zamanında sezinleyerek kendisini daha güçlü biçimde ifade edebilmesi için ihtiyacı olan eksikliklerini tamamlamasına yardımcı olması önemlidir. Anne babamız, yakın çevremizden biri ya da bir öğretmenimiz herhangi bir alandaki farklılığımızı farkederek bir tek „aferım, ama şöyle yaparsan daha iyi olur,“ demekle bizi hayatımızı kapsayan bir mesleğe ya da güzel sanat dallarından birine yönlendirmiş olabilir, Ben  yazmaktan ziyade okumaya özendiren böyle bir aile çevresinde büyüdüm. Edebi anlatımın erken yaşlarda tadına varmış olmam sanırım beni yzamaya yönelten en önemli etken olmuştur.

G.S: Yazarlar çevrelerinde olup bitenleri iyi bir gözlem gücüyle arguman olarak eserlerinde kullanırlar. Yaşadıkları çevrenin sosyo-kültürel özelliklerinden onları soyutlayamayız. Bu düşünce ışığında sizin romanlarınızda doğup büyüdügünüz yörenin, yani „Bilecik“in izlerini görmek mümkün mü? Osmanlı'nın doğdugu ve bir süre başkenti olduğu çevrenin sizin romancılik anlayışınıza ne gibi etki yaptı?

 H.K.  Bilecik, tarih soluyan, tarihle içiçe yaşayan güçlü bir kültür coğrafyasıdır. Daha kundakta bir bebekken  annenizin sırtında Şeyh Edebali mekânına sefere çıkmışsanız, serin selviler altındaki sessizliğin muhteşem haykırışı sizi bir şekilde etkileyecektir, ama hemen ardından kendinizi semaya kanat açmış  yalçın kayalıkların kanatları arasında bulacak ve elbette ruhunuz sürekli olarak kulaklarınıza çalınan Kara Osman, Akçakoca, Konuralp gazilerin kılınç parıltılarında Viyana’ya öte bulut bulut kabarıp gidecektir. Ovanın ortasında yükselen bir tepenin başındaki mezarda yatan insanın ayak ucunda duaya avuç açmanız istenirse, ister istemez aklınız ermeğe başladığında Dursun Fakih’in kim olduğunu merak edeceksiniz. Her harman sonu alay alay yollara düzülüp Söğüt ovasını mahşer yerine çeviren Kayılılar arasında bir çocuksanız başucunda bunca hengâmenin kopuşuna sebep olan Ertuğrul Gazi’nin  „dedeniz“ olduğuna inandırılmışsanız, , günün birinde ister istemez dün ve bugün, biz ve onlar, kendi dünyamız, kendi rüyâmız, kendi yolumuz düşüncelerine dalacaksınız. Kendi bahçenizde açan bunca çiçekten  bir parça renk, bir nebze amber,  çok çok  sevgi, ve elbette heyecan, ve hatta öfke kişiliğiniz ve dünya görüşünüz şekillenirken etkili birer öge olarak yer edecektir. Bunca yükü yer küre bile kaldıramaz ki, sizin yüreğiniz taşısın; ama işte bütün mesele, yüreğinizden kabarıp taşan bu  duygu, heyecan ve bilgi  ırmaklarını  kâh delire, kâk uslana denizlere doğru alıp götürecek dil ve kalem ırmaklarını bir güzelce akıtabilmektir. Zaten yazmak biraz da  birikmiş  kendimizi dışa vurmak değil midir?

G.S: Romanlarınızda Türk dünyasının geniş coğrafyasından ve kültüründen motifler bulmak mümkün. Son dönem yazarlarında bu kültürel motifleri kullananlar gerçekten çok az. Sizce bunun sebepleri nelerdir?

H.K. Gözlerini başka ufuklara dikmiş insanlar, kendi gökkubbeleri altındaki zenginliği nasıl farketsinler? Kendine kör insan, kendi içindeki cenneti göremez ki. Görüp tanımadan batı kültürünün cevvalliğine inanmış bir kişi, bir mağarada dünyaya gelmiş, yetişmiş, ömrü orada geçmiş biri güneşi nasıl tarif etsin? Gündüzler, kör gözlere gecedir. Bizim de gündüzlerimiinz olabileceğini hayâl bile edemiyorlar. İstanbul’un fethi hakkında kaç tane romanımız var, kaç film çevrildi bu konuda? Fransızlar bu güne kadar Napolyon konulu yirmi dört film çekmişler. Almanlık’ın doğuş hikayesini anlatan Nibelungen masalları her yıl sahneleniyor. Sizse Ergenekon gibi destanınızı eşkiya yuvasına çevirdiniz. Hangi şâir çıkar da „Ergenekon yurdun adı,“ diyebilir artık? Birkaç yıl önce Bir Hun Masalı Gökçeçiçek adında bir hikaye yazmıştım. Onu film yapmak isteyen bir rejisör, dokuz kapı çalmış ama bir tek yapımcı bulamamış ve çok üzüldüğünü söylemişti. Ona, üzülme dedim, ben sana bir Tristan ve Isolde hikâyesi yazayım, TRT bile finanse eder seni.

G.S: „ Dönüş “ adlı romanınızda  Ermeni meselesini tema olarak kullanmışsınız . Bu mesele sürekli olarak gündemde tutulmakta. Yazılanlar hep aleyhimizde. Özellikle Türk aydınlarının yazar-çizerlerinin bu konuya daha fazla eğilip bu konuda eserler vermeleri gerekmiez mi?

 H.K. Adından çok söz edilmesini, birilerinin yazdıklarını dünya yayıncılarının önüne koymalarını, 99 dile çevrilmesini,  Nobel’e aday gösterilmesini isteyen adam,  katırlarına pardon  kitaplarına fincan yüklemez..  Ben Dönüş’e fincan yükledim. Bir iki kişinin Dönüş’ün edebi değeri yüksek bir kitap olduğunu söylemesine bakmayın, o ki Dönüş, benim kara bahtlı milletimin acılarını  anlatıyor, bir Ermeni okur daha yayınlandığı günlerde kitabın falına bakıp neticeyi söyleyiverdi: „Sen bu konuyu böyle yazarsan,  kâğıt parasını bile çıkaramazsın.“  Korkarım ki adam haklı ve  yayınevi bu hacimli kitabı bastığına ticari açıdan pişman olmuştur. Eminim ki Dönüş, anlattığı olayları, kahramanlarının isimlerini değiştirse,  Kültür Bakanlığı’mız bu işi o şekilde yapan kişilere verdiği desteği derhal ona da verir. Böyleyken ben bu gerçeğin farkında olan yazarlarımıza nasıl diyebilirim ki, hadi siz de benim yaptığımı yapın?

G.S:Türk göçmenlerinin Avrupa'ya geliöinin 50. yılına  yaklaşılmaktadır. Size göre artık bir ' Avrupa  Türk Edebiyatn'ndan söz etmek mümkün mü?

H.K. Yok. Konu olarak Avrupa’daki insanlarımızı ve ilişkilerini ele aldığı için böyle bir sınıflama yapmak yersizdir. Hatta bazılarının dillerine peleseng ettikleri Alman Müslümanlığı kavramı kadar saçmadır. Avrupa coğrafyasında üretilen ve yayınlanan  edebiyat, dili Türkçe ise Kars’tan İstanbul Boğazı’nı geçip Balkanlar’a, oradan Viyana üzerinden Atlas Okyanusu’na sokulan aynı edebî coğrafyaya aittir. Yok, Avrupa’daki dillerden biriyle üretilmişse, belki bizden de renkler taşıyan ama o dilin mantığı yani kültür temelleri üzerinde doğurulduğu için oranın edebiyatıdır. İlla böyle bir ayırıma gitmek isteyenler varsa beklesinler,  Avrupa’daki Türkler dillerini henüz kaybetmediler. Tabii bu gayretle  ileride melez bir Türkçe ortaya çıkar da, o dille bir şeyler yazılırsa, İngiliz edebiyatı yerine Amerikan edebiyatı, Viyana’da yazıldığı için Alman edebiyatı yerine Avusturya edebiyatı diyen üç beş kişiye bakarak, bizimkine de Avrupa’da ortaya çıkmış Türk Kıytırık Edebiyatı denebilir (!).

G.S: Almanya'da özellikle gençler arasında yeni bir dil meydana getirildi. Buna da kendi aralarında 'Türkoalmanca' ya da 'Altürkçe' diyorlar ve bu iki dili karışık olarak  kuralsız  kullanıyorlar. Bir yazar gözüyle Türkçe'nin Almanya'daki  geleceğini yeni  nesiller acısından nasıl görüyorsunuz?

 H.K.: Eyvah! Saatlerce konuşulması gereken bir soruyu sona saklamakla iyi etmediniz. Ama bakın, o çocuklar, konuştukları bu „kıytırıkçaya“ böyle bir isim vermiyorlar. Öyle konuştukları gerçek, ama sadece birbirleriyle. Almanca bilmediğini bildikleri bir Türk’ün karşısında Almanca tek kelime kullanmıyorlar. Tamam,  kendilerini yeterince anlatamıyorlar fakat bundan mutlu da değiller. İleride, kendileri de anne-baba olduklarında çocuklarına düzgün bir Türkçe veremedikleri için acı da duyacaklar. Almanlar, bu tür konuşulan dile „Döner-Deutsch“ diyorlar. Bu bir aşağılamadır. Çocuklarımızı kendilerinin aşağılanmasına sebep olan bu tavrın ayrımına vardırabilirsek, anadillerine sarıldıklarını göreceğiz. Analar-babalar, çocuklarının gel ve git’ten oluşan üç-beş yüklemle Türkçe konuştularını sanmamalılar, Ne yazık ki, dil konusunda dinî inatçılığımızı gösteremiyoruz. Elin oğlu „uyumsuzlar“ diye saldırdıkça yılıyoruz, bu çok yanlış bir teslimiyet. Türkler, çocuklarına Türkçe öğretmeyi Almanlara emanet etmenin acısını çok kötü çekecekler. Türkiye, bu konuda hem hak hem de sorumluluk sahibidir. Şuurlu insanlar da. Afrika’nın kara çocuklarına Türkçe öğretmek için avuç dolusu para harcayan misyoner kılıklı adamlar buyursunlar, kendi çocuklarına karşı sorumluluklarını hatırlasınlar. Ciddi bir planlama ve çalışma ile çok değil 3-5 yıl içinde bu diyardaki çocuklarımız bülbül gibi Türkçe konuşur duruma getirilebilirler.

Eğer bu konuda şimdiki gibi sessiz kalmaya devam edilirse, Avrupa’da Türkçe’nin ölü sessizliği dönemi başlayacaktır. İşte, siz bundan sonra Avrupa’da bir Türkümsü Edebiyattan söz edebilirsiniz!

G.S.: Çok teşekkür ederim, dilinize sağlık.

H.K.:  Ben de teşekkür ederim, emeğinize sağlık!