SOYLEM

              

HasanKayıhan 

 

 

 

     

PKK GÖLGELEMESİ

PKK’nın bütün rezervlerini kullanarak başlattığı son saldırıların arkasında Ermeni diasporasının “Thinking’çilerini görebilseydik, “biz hâlâ büyük devletiz,” demekten kaçınmazdım. Şehit ailelerinin acılarını yüreğimde hissediyorum, halkımın sokaklara taşan öfkesini anlıyorum; ama benim cahil beynim, o birbuçuk ölçüdeki aşiret reislerini ve PKK’lı maşaları değil de ötelerde bir yerde ipin ucunu tutan eli gözden ırak etmemeyi fısıldayıp duruyor. O el, çoğumuzun düşündüğü gibi Amerikan hükümeti falan değil, doğrudan doğruya devletler nezdinde çalışan Ermenici Güç Birliği. Adamlar soykırımı tanıtma yolunda dünyanın jandarmasının desteğini alma hedefine ilk kez bu kadar yaklaştılar, elbette bu noktada Amerikan hükümetinin oyun bozanlık etmesine kolayından izin vermeyeceklerdir; şu an yapılan da budur, yani aslında asıl ilerideki hamleleri için planladıkları Kürt kartını bu noktada da devreye sokarak hem Türkiye’yi görünür Amerikan çıkarlarıyla karşı karşıya getirerek berikinin yanında önemsizleştirmek, hem de bu işle meşgul ederek cılız da olsa kendi emellerine karşı yürütülen karşı girişimlerden uzaklaştırmak...

Ermenilerin hesabı, Kürtler kanalıyla Türkiye’den koparılacak topraklarda dünyayı da arkalarına alarak derhal hak talep etmek, gerekirse yüklenip topunu o bölgeden sürüp atmak ve böylece Büyük Ermenistan’a kavuşmaktır; zira bilmektedirler ki Türkiye, ne kadar zorlansa da dış baskılarla kendilerine o bölgeyi asla terk etmeyecektir, öyleyse onlar için en akılcı yol Kürt maşasıyla oyuna devam etmektir. Zaten şimdiden dillendirmeğe başladıkları, “Tehcir (zorunlu göç) yasasını Osmanlı-Türk hükümeti çıkardı, ama aslında dedelerimizi kesenler o bölgede yaşayan Kürtlerdi” tezi, o nihai hedefin bir ön kurgusundan başka birşey değildir. Dikkat edilirse, şu an Kuzey Irak’taki (Türkmeneli) aşiret ağalarına devlet adamı süsü vermeğe kalkışanlar ve PKK’yı Ayrılıkçı Kürt Gerilla Teşkilâtı olarak tanımlayanlar, Ermenilerin kendileri lehine olgunlaştırdıkları ülkelerden ibarettir. Bu ülkelerde yayınlanan atlaslarda Türkiye Kürdistanı olarak gösterilen bölgenin aynı zamanda Batı Ermenistan diye belirtilmesi haritaları çizenlerin ne cahilliklerinden ne de çizim yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Önlerine aldıkları satranç tahtası budur. Acaba Türkü ve Kürdüyle Türkiye topraklarında yaşayanlar bu oyunun farkındalar mı? Eğer Amerikan parlamentosundaki son Ermeni atağına Türkiye’de gösterilen yaklaşıma bakılırsa, hayır...

Bu güne kadar şunca ülke parlamentosu Ermeni’lerin Türkler tarafından soykırımına tabi tutulduğunu kabul etti; her defasında Türkiye’nin resmî ağızları bir iki sitem edip ardından siyasetin sığ bataklığında yüzmeye dönerken sivil kesimleri de aradan daha üç gün geçmeden magazin dünyasının cılk yumurtalara gebe sıcak folluğuna uzanıverdiler. Her defasında... Şimdi A.B.D. parlamentosu da aynı yola koyulunca bizimkiler yeniden kıpırdanmağa başladılar; sanki hiçbir şeyden haberleri yokmuş gibi resmi kesim hayâl kırıklığı teraneleri mırıldanıyor, medya denilen basın-yayın kuruluşlarında yazanlar, konuşanlar ise reyting mandalına öfke çamaşırları sermeğe çabalıyor, önergeye daha önce destek veren Kongre üyelerinden bazıları imzalarını geri çektiklerini duyurunca bizimkiler de bir sevinç, bir çalım... Hurra, galiba bir kez daha önlüyoruz!

Bu ne temelsiz duruş, bu ne kemiksizliktir böyle?

Bu güne kadar önergeye destek vermeyen kongre üyelerinden bir teki dahi, "böyle bir soykırım olayı meydana gelmemiştir; Türkleri böyle bir şeyle suçlamak, Ermeni sahtekârlığına alet olmak demektir,” dememektedirler, diyememektedirler; üstelik söze, Ermeni halkının başına gelen “bu olaydan” duydukları üzüntüyü ifade ederek başlamakta, ardından “ancak bu tasarıyı kabul etmemiz -şu an için- Amerikan çıkarlarıyla bağdaşmamaktadır, geçiş cümlesinden sonra Irak, Afganistan, İran, İncirlik, petrol diye gerekçelerini sıralamaktadırlar. Yani uzun lâfın kısası, “Türklerin sizi katlettiğine inanıyoruz; ama –şu an onları deliğe süpürmemiz doğru olmaz, biraz daha sabredin, bu hesabı ilerde sizin istediğiniz biçimde görürüz," demektedirler. Bizimkiler de bu havaya bürünmüşler, “İncirlik, İncirlik“ teranesiyle günü kurtarmağa çabalıyorlar. İşin ilginç tarafı, içimizden bazıları onca yumuşamalarına,"hepimiz Ermeniyiz," çığlıklarının ta Amerıka’ya ulaşmasına rağmen diasporanın bu "dönek dayanışmaya” kulaklarını tıkayıvermesi karşısında şaşkına dönüp "yahu Ermenilere şa’panlar Osmanlılardı, biz T.C.’liyiz," diye sızıldamaya başladılar ama faydası yok. Faydası yok çünkü, 50 yılda oluşturulan Diaspora İmparatorluğu, Şişli’nin ayran gönüllü entellelerinin ya farkına varamadıkları ya da doyuruldukları için bilerek görmezlikten geldikleri başka hedeflere sahiptir. Benim saf milletim, "yahu Ermeni’nin bize neler ettiği ortada, böyle olduğu halde kurbağalar gibi dünyayı velveleye veriyorlar, güneşi balçıkla sıvadılar, bizim sesimiz neden çıkmıyor," diye sızlanadursun, o medya şempanzeleri bu hedeflerin neler olduğunu dile getiren bir avuç Türk aydınının sesini dünyaya duyurmak bir yana, daha gırtlaklarındayken boğup yok etmek için yırtınıyorlar.

İşte Yusuf Halacoğlu’na ettikleri ortada. Ermeni mezalimine yıllarını vermiş bu bilim adamını dünyanın gözünde nasıl karalayıp gözden düşürdüklerini hep birlikte boş boş seyrettik. Üstelik hayret edilecek şey, bunu yapanlar bütün meziyetleri kendi medya patronlarına yalakalık ederek elde ettikleri köşelerinde bir avuç kelime dağarcıklarıyla kamuoyu oluşturma bezirgânlığına soyunmuş kişiler oldukları halde, Türkiye’nin onca üniversitesindeki anlı-şanlı ünvanlara sahip akademisyenlerin gıklarını çıkartmamalarıdır; vıttı-vızır her meselede sokaklara dökülen cüppelilerin milleti yararına konuşan meslektaşlarına arka çıkmamaları, bu şirret yılanın kendilerine dokunmaması için kafalarını kuma sokmalarıdır. Bu deve kuşlarının bunu yaparken ortaya attıkları gerekçe de tam bir psikiatrik vak’a örneğidir; güya akl-ı selimi elden bırakmamalı, olgun davranabilmeli, iddiacılara güler yüzle yaklaşarak modern Türk halkının ne kadar uzlaşmacı olduğunu göstermek suretiyle öfkelerini yatıştırmalıymışız. Ne var ki onlar, nice namlı adamımızın “iki milyon kadarını kestik” itiraflarıyle yetinecek, içimizdeki bir “piç” arkadaşımızın babası olan vatandaşımızın milliyetinden dünyalar kadar uzaklaşmış bir “yeni Türk” tipine bakarak yumuşayacak değildirler; Kültür Bakanlığımızı temsil etmek üzere Frankfurt Kitap Fuarı’na göderdiğimiz o cin kızımızın, neden “soykırımı kişilerin tanıması yetmez, Türkiye Devleti tanımalı ve özür dilemeli,” dediğini sanıyorsunuz; buna, küpü küp üstüne dizseler, en alttakini bir çekseler, seyreyle sen günbürtüyü, denmez mi? Hem neden bu konuya sürekli olarak onların gözlüğüyle bakılıyor? Neden Ermeni isyancılarının katlettiği yüzbinlerce insanımızın davası güdülmüyor? Eğer o diaspora dedikleri “katliam şirketi” Osmanlı Ermenileri’ni temsilen ortalıkta ise, Ermenistan Devleti soycu bir yaklaşımla kök, köken hesabında ise onlardan neden dedelerinin katlettikleri müslümanların hesabı sorulmuyor? Hem de Fransa, İngiltere, Rusya ve Amerika mahkemelerinde? Bu işin aslı bu ülkelerin arşivlerinde yatıyor, işin en doğrusunu onlar biliyor; hem de inkâr edemeyecekleri çapta, zira maşayı tutan eller onlardı.

Peki, Türkiye’nin toplum mühendisleri kimin eline bakıyor? Şu an düşünüyorum da Hrant Dink, "kirli-temiz kan" benzetmesi yaparken aslında Baba’nın Piçi’nin hayâl babasının söylediklerini tekrarlamış. Kim bu adamlar? İyi de, devlet kurumları bile böylesi piç düşüncelere bu kadar destek çıkıyor? Yılgınlık belirtisi midir bütün bunlar? Ülkeyi Irak bataklığına çekmemek adına gelinen noktaya bakar mısınız? Hem nereden bataklık oluyormuş Irak? Misak-ı Milli sınırlarımız içinde olan Kerkük, Musul, Erbil hâlâ Irak’ta değil mi?

Bu pısırık, tuzu kuru yaşama yolundaki tavizkâr politikalar Türk milletine yakışmıyor. Eğer dün Serv ile yetinenlere uyulsaydı, bugün Türkiye Devleti diye bir devlet olmazdı. İsabetsiz yönetimler eliyle zor günlere getirildiğimiz doğrudur; ancak en ufak bir şüphem yok ki bu millet, soğan-ekmek yiyerek bu devleti kuran bu millet artık ne kimsenin toprağında gözümüz yok diyerek Misak-ı Milli’ye ihanet edenleri ne AB’yi ne de yedi dövel hesaplarını düşünecektir, yarın öbürgün davranıp ayağa kalkacak, Misak-ı Milli’nin tamamlanması için Türkmeneli’nin tamamını talep edecektir; etmelidir de...

"Ya devlet başa ya kuzgun leşe!"