PEMBE İSYAN
Gözünü sevdiğimin
Türkçesinde her on kelimeden biri, birkaç anlama daha gelir; eskiler mecaz
mânâlı
derlermiş bu tür kelimelere, şimdi eşsesli
kelimeler diye öğretiyoruz
çocuklarımıza. Eğer mecaz, bizazcık alengirli,
yani çizgidışı olursa, bu defa da argo deniyor, argonun olmadığı
zamanlarda galat derlerdi. Sizi bilmem ama ben galatlı konuşmayı severim;
çünkü, yeri geldiğinde,
kısadan
taşı
gediğine koymak için bunlar ilâç gibidirler.
Ama meselâ, Pembe Nüfus Cüzdanı
kelimesinde yatan mecazî mânâ, yenir yutulur gibi değildir,
beni fena halde rahatsız eder. Bunun sebebini geçenlerde çözdüm...
Yıllar önce Tercüman Gazetesi
Ankarada Yurtdışı Büyük İşçi Kurultayı adı altında toplantılar düzenler;
burada, devlet ve hükümet erkanıyla Avrupadan davet ettiği kişiler iki gün
boyunca dışarıdaki vatandaşların meselelerini konuşur, çözüm yolları üzerinde
görüşlerini dile getirirlerdi. 1985
yılındaki kurultaya ben de davet edilmiştim. Bürokrat kökenli olduğum için bu
işlerin çevir gaz yanmasın
bâbından olduğunu iyi bilmekle
beraber, nasıl olsa ekmek elden, su gölden değil
mi, gideyim, dedim ve gittim.
Halkımızın büyükbaş
tabir ettiği ekabir sınıfında o
günlerin modası, kısa
yoldan köşe
dönme idi; henüz islâmî sermaye-irtica teknesi
demir almamıştı.
Rahmetli Özal başbakandı ve bütün
kurmaylarını salona göndermişti; malûm onlar
işlerini
iyi bilir zümresindendiler...
Kürsüye hemen her çıkan bir tek
konuyu ele alıyordu: Yurtdışında
bulunan Türklerin yabancı bankalardaki paralarını Türkiyeye nasıl
kaydırabiliriz? O güne kadar ben kendimi
cin akıllı
zannederdim; ama o gün gördüm ki bunlar, şeytan bile olsam,
bana pabucumu ters giydirecek kadar cin oğlu
cin, hin oğlu hind idiler. Bizimkilerin dişleri,
tırnaklarıyla kazanıp ak akça kara gün içindir,
diyerek bir kenara koydukları
paracıklar, hallaç pamuğu
gibi didik didik atılıyor,
kapanın elinde kalmak
için Türkiye semalarına
bir gidip bir geliyordu. Buradan davet edilen delegeler de havaya uymuş, evde
kalmış üvey kızını kör-topal demeyip bir kocaya
kakımaya
çalışan analık
gibi onlara akıl
veriyor, yol gösteriyorlardı. Sonunda sıra
bana geldi, kürsüye çağırdılar. Kafam kızmıştı. Beyler, dedim, ne ettiniz de
koskoca Türkiyeyi bu hale getirdiniz? Vatanlarında aç bırakıp yurtdışına kovduğunuz
gariplerin 30 centinin peşine mi düştünüz şimdi de? Her
birinizin elinde birer hesap makinesi, iflas etmiş
çıfıt
tüccarı gibi toplayıp
çıkarıyor, çarpıp bölüyorsunuz. Beyler, çocuklarımız
Türkçe konuşamıyor; namaz kılacak, cenazelerimizi kaldıracak kadar bile âyetten,
sûreden habersiz büyüyorlar... Bu kafa, yarın
bizi Türk de saymaz, kanımızın
sulanıp pembeleştiğini düşünür,
aşağılar bizi... Zaten aşağılanıyoruz yaşadığımız yerlerde, horlanıyoruz,
eziliyoruz! Ya sahip çıkın ya da atın topumuzu T.C. vatandaşlığından...
Atın da,
Türkiye vatandaşlarına sahip
çıkmıyor aşağılamasından kurtarın bu ülkeyi...
Kısa keselim, açtım ağzımı
yumdum gözümü... Kürsüden indim. Yerime doğru
giderken iki kişi kollarıma giriverdi. Helâl olsun be,
ben hatip buna derim işte,
falan derken, baktım, salonun
dışına çıkmışız... Aklım
başımdan gitti. Eğer Emniyete bir artarlarsa, tamam... Oraları üniversite
öğrenciliğimden, su içmeye gidenin dayak yediği
devirlerden bilirim... Allah rahmet eylesin, salonda bulunan baba dostlarından
bir milletvekili durumu çakmış,
yetişti de beni
adamların elinden aldı.
Geçenlerde, birkaç arkadaş
oturmuş konuşuyoruz. Konu, Alman
politik partilerinden birinin bana yaptığı mahalli seçimlere katılma teklifi.
Arkadaşlardan biri, hiç düşünme, katıl, dedi. Katılamam, dedim, Almanya
vatandaşı değilim
ben... Arkadaş hızlıydı: Geçsene, niye tereddüt ediyorsun? Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlığını kaybetmeye gönlümün razı olmadığını, içimden bir
şeyler kopacakmış gibi geldiğini söyledim. Hayır, diye itiraz etti,
kaybetmiyorsun, Pembe Nüfus Cüzdanı veriyorlar! Köln Türk basının babası Şefik
Kantar ki, fî tarihinden beri arkadaşımdır,- tamam, dedi, konu
kapanmıştır! Ne olduğunu anlayamayan diğerlerine yukarıdaki olayı anlattıktan
sonra, Pembe Nüfus Kâgıdı
bu adamın cebine değil, kanına
girer!
Sonradan düşündüm; haklıydı...
Son yıllarda pembeye karşı bir soğuklığum vardı. Oysa pembe,
yumuşak
bir renktir, sıcaktır, kadınımsıdır.
Soy sop itibariyle de al renginin (kırmızının)
sulanmışıdır! İşte,
galiba bütün mesele de bu sululukta yatıyor...
Pembe Kartı icad eden hangi sulu
beyinlidir, bilmiyorum; bildiğim, eğer Pembe Vatandaş
olursam, bana Türklüğümün kimliği
gibi gelen al, yani al kanım,
al bayrağım, al sancağım ve al yazmalı
anam artık beni sevmeyeceklermiş
gibi geliyor.
Ben lâfta değil; özde de,
biçimde de Türk kalmak istiyorum!
TBMMdekiler beni anlayabilecek kadar Türk iseler, işte
fırsat, kanıtlasınlar! Her gün bir yerlerini kurcaladıkları
T.C. Anayasasına Türk Vatandaşlığı hazarda da, seferde de, cennette de
cehennemde de kaybedilemez, kaybettirilemez, yazsalar da,
artık bu yumuşaklık
işkencesi bitse,
pembe ile kan dâvâm sona erse diyorum...
