Şair!
Kırım Sonatı
isimli eserini okuduğumda henüz 17
yaşındaydım; senin, artık olmayan ülken için dizelerin boyunca çırpınan
yüreğinin acılarını yüreğimde hissetmiş, milletinin kaderine senin her
kelimende seninle birlikte gözyaşları dökmüştüm; belki de o gözyaşlarım,
senin millet ve memleket sevgini gönlüme işlediği içindir ki, Avrupa'da tek
sevdiğim ülke, Lehistan (Polonya) olmuştu!
- Sen benim için
aynı zamanda benim memleketimin şâiriydin; bunda, gözlerini benim
memleketimde yummuş olman kadar, memleketin Lehistan'ın 19. yüzyılın
başlarında başına gelenlerin aynısını, aynı güçlerin yüzyıl sonra
benim memleketime de kader kılmak istemelerinin etkisi vardı;
Allah'a şükürler olsun ki, benim atalarım, kanlarının son damlasına
kadar dövüştüler ve bana, senin yaşadığın esirlik acısını
yaşatmadılar; ancak, benim soyumun yaşadığı diğer topraklar,
Doğu-Türkistan'dan Azerbaycan'a, Kırım'a, Kerkük'e, Kıbrıs'a
varıncaya kadar senin memleketin gibi yadlar tarafından istilâ
edilmişti. Delikanlılık yaşım, oralarda yaşayan soydaşlarıma senin
mısralarınla seslenerek geçti:
-
Çürümüş
kabuğundan kurtulmanın vaktidir;
Donan, tazelen, bize bahar çiçeklerini getir.
Kıpırdansın bir parça o küflenmiş hafızan;
O uzak yaratılış- oluş günlerini an!
Şâir!
İstanbul'un Anadolu yakasını çok iyi bilirsin; belki de bu dizeleri, Beykoz
sırtlarından Karadeniz'in sisli ufuklarına nemli gözlerle dalıp gittiğin o
yıllarda yazdın; ne yazık ki atalarım seni, o yıllarda henüz kuruluşu
tamamlanamadığı için kendi köyünde, senden sonra zulümden kaçıp gelen
soydaşların rahat etsinler, eski yurtlarını tekrar diriltmek yolunda
çalışsınlar diye Beykoz sırtlarında kurdukları Polonezköy'de
ağırlayamadılar; umarım, bu gecikmeden ötürü milletime hakkını helâl
etmişsindir!
Atalarımı
iyi tanırsın Şâir... Ki, sen onlar için şöyle yazmıştın: "
"Polonya'nın, komşu düşmanlar tarafından ezilmesine hiçbir devletin ses
çıkarmadığı günlerde, tek dostumuz Türkler olmuştur. Biz Türkler'i
düşmanımızın önünde eğilmediği ve Polonya'nın işgalini kabul etmediği
için, üstün bir millet olarak severiz."
Biz de
seni çok sevdik Şâir! Cenazeni kendi dinince kaldırdık; ak sarıklı
hocalarımız tabutunun arkasında saf tuttular ve senin iyi yürekli ve mert
bir insan olduğuna Allah'ın huzurunda tanıklık ettiler. Ve o yıllarda
yaşadığın evin bulunduğu sokağa senin adını verdiler: "Adam Sokağı..." Seni
hiç bir zaman unutmadık; hatta, rûhun şâd olsun diye, düşmanlarımızın yakıp
kül haline getirdikleri vatan topraklarında yeniden kurduğumuz devletimizin
ilk büyükelçisi olarak senin memleketine memleketimizin en büyük şâiri Yahya
Kemâl'i yolladık.
Şâir
Adam!
Ne yazık
ki, torunların adam çıkmadılar; atalarımın senin ülken Lehistan'ın yeniden
kurulması yolunda senin düşmanlarınla savaşı bile göze aldıklarını, bu
uğurda can verdiklerini çok çabuk unuttular; Çanakkale'den , Kafkasya'dan,
Şattülamâre'den, Süveyş'ten vatanlarına saldıran dünyanın en azgın
işgalcileriyle cebelleştikleri günlerde bile Polonya'yı unutmayan,
Galiçya'da Polonya için dövüşen ve senin "üstün millet" dediğin atalarımın
alnına soykırım lekesi sıvamak isteyenlere senin torunların da katıldılar...
Şâir,
şimdi ben susayım, sen söyle! Çünkü sen, kendi aralarında senin yurdunu da
bölüşen o azgın emperyalistleri iyi tanırsın; bize neler ettiklerini, o
ölümsüz rûhunla elbette hissetmişsindir; 600 yıldır atalarımın ekmeğini
bölüşenlerin eline silâh verip bizi nasıl arkadan vurdurduklarını; bedavadan
yurt edinmek hevesine kapılan bu gözü dönmüşlerin kadınlarımıza,
çocuklarımıza ne zulümler ettiklerini, milyonlarca soydaşımı evlerinden
barklarından edip yüzbinlercesini öldürdüklerini de...
Düşmanlarımız mert değildiler, erkek de çıkmadılar Şâir! Savaşı bitirmek
için bizimle barış yaptılar güyâ; cehennemden kapıp getirdikleri
silâhlarıyla geçemedikleri Çanakkale'den geçip senin İstanbul'unu ve bütün
yurdumuzu barış adına işgâl ettiler arsızca, ama "senin Türklerin", Allah'ın
yardımıyla hepsini süpürüp atmayı başardılar sonunda.
Ama savaş
iyi bir şey değil ki Şâir, çok canımız yandı; yurdumuzun dört bir yanında
atalarımızın seller gibi akan kanları, analarımızın ırmaklar gibi akan
gözyaşlarıyla yıkandı... Türk'ün toprağı, onların kahrolası kara
vicdanlarının kirinden temizlendi ya, bunu içlerine sindiremiyorlar hâlâ!
Canlarını veren ama vatanlarını vermeyen milyonlarca şehidimizin alnına
şimdi leke sürmeye kalkışıyorlar; hem de bu lekeyi, bir mezar taşları bile
bulunmayan atalarıma benim elimle sürdürmek istiyorlar... Olacak şey mi bu
Şâir? Beni hâlâ mı tanımamış bu gönül gözleri kör adamlar? Bir Müslüman, bir
Müslüman Türk, bir ölünün ardından kötü bir söz edebilir mi hiç? Hele o,
kendi atası ise? Cehennemler kudursa, kıyametler kopsa, asla! Böyle bir şeyi
aklından geçirecek olan bir Türk'ü, ama senin Türk dediğin Türk'ü, Kur'an
çarpar Şâir!
Senin
torunlarına gelince Adam Mickiewicz, bak, bu seviyesizliği daha önce de
yapanlar oldu; sana yemin olsun, hiçbirine aldırmadım; çünkü Ermeni halkını
kandırıp ellerine silâh vererek kendi ordularıyla birlikte , senin de
vatanın olan Osmanlı ülkesine karşı kışkırtan zaten onlardı... Canları
cehenneme!
Lâkin,
her zaman ve dâimâ Lehistan'ın lehinde düşünmeyi atalarından bir rûh mirası
hâlinde devralmış bir Türk oğlu olarak, bu kelimeyi, Lehistan halkı için de
kullanmak zorunda bırakılmış olmak, çok ağırıma gidiyor, bunu bilesin.
Artık o sevgili "Leh-istan", benim için bir "Aleyh-istan"dır, dersem rûhunu
incitmiş olur muyum, ey benim memleketlim Koca Şâir!?