Bunlar dediğim, Avrupalılar...
Neden sevmediklerine gelince... Neden
sevsinler ki?
Hoş, kendimizi sevdirecek bir şeyler
yapmaya elbette mecbur değiliz, biz neysek oyuz, diyebilirsiniz; yerden göğe
kadar haklısınız, hem kötü insanlar değiliz, onların da gözü kör değil ki,
görüyorlar işte; görüyorlar da, bizi bunların yanlışlıkla sevmeye başlamalarını
engellemek için özel bir gayret sarfedenler ne olacak?
Davosta dünya dinazorlarına senede bir
defa kokteyl vermekle, dünya başörtülü ya da türbanlı eşlerimize bakıp
akıllarına birşeyler gelmesin diye onların yanına dünyalar güzeli kızlarımızı
takmakla, Boğazda tekne gezintileri düzenlemekle, lobi kuruluşlarına Amerikan
senatosunda başımız sıkıştıkça avuç avuç para akıtmakla, Başbakanımızı günü
birlik getirtip lobistçi bizimkilerle 200 Avro karşılığı yemek yedirtmekle
olmuyor işte...
Sokaktaki Almana sorun bakalım, size 2
Türk şâirinin, 2 Türk müzisyeninin, 2 Türk ressamının, 2 Türk romancısının adını
sayabiliyor mu? Eskisen şâir olarak Nazımı bilirlerdi, Sovyetler dağılınca
unuttular; Tarkanın şıkıdımlarını, Orhanın kasap çıraklığını sanatkârlık
saymalarına aldanmayın siz, üç gün sonra isimlerini bile hatırlamayacaklar.
Neden sevsinler, sorusunu nasıl
sevsinler, şeklinde alırsak, belki dönüp onların gözüyle kendimize bakma
ihtiyacı duyabiliriz.
Nasıl sevsinler?
Shakesper, birçok eserinde bizi öyle
karalar, öylesine yerin dibine batırır ki, onun oyunlarını seyredenlerin
Türklerden nefret etmemesi imkânsızdır. Shakespearein eserleri 1600lerden beri
dünyanın dört bir tarafında halâ yayınlanmakt, oynanmaktadır. Hele o Lord Byron
denen şâir! Cümlemi böyle kurdum diye sakın Byron'un şiirini küçümsediğim
düşünülmesin; tam aksine onun şiir örgüsü altın bir tastır; ne var ki o, bu
altın tas içinde, hem de Adan Zye bütün şiirlerinde bizi anlatır, rezil, rüsvâ
eder. Konuları bugün hakkımzda söylenenlerin hemen hemen aynısıdır; kadınları
ezmek, aile şerefi adına kızlarını öldürmek, zavallı Yunancıkları kesmek... Şuna
bakın: Leila! each thought was only thine!
/ My good, my guilt, my weal, my woe, / My hope on high -my all below. / Eart
holds no other like to thee, / Or, if it doth, in vain for me: / For worlds i
dare not view the dame / Resembling thee, yet nothte same./ The very crimes that
mar my youth, / This bad of death -attest my truth! / `Tis all too late -thou
wert, thou art / The cherish'd madness of my heart!
Vah zavallı Leyla, vah!
Hele bir de, The Bride of Abidosu
isimli şiir kitabını okusanız deli olursunuz; adam, ağabeyiyle zina yaptı diye
taşlanan bir Türk kızı hayâl eder ve basar küfürü bize. Hem de hemşehrileri de o
ağabey de kastedilenin Byronun kendisi, kızkardeşin de kendi kızkardeşi
olduğunu bildikleri halde
Öyleki, onun şiirlerini okuyanlar,
Türkleri hatırladıkça şarap taslarına siyanür koymuş olabileceğimizi düşünmeden
edemezler. Üstelik onun şiirinin etkisinde kalan büyük Rus şâiri Puşkin de aynı
dönemde başlar bize küfretmeye. Kafkasya Esirleri, Eşkiyâ Kardeşler, Erzuruma Seyahat ve Çingeneler isimli eserlerinde Byronun çarpık Türk
düşmanlığı etkisiyle Byronun kahramanlarına benzer kahramanlar türeterek,
benzer konuları işler. 1820 yılında yazdığı Kara Corc'un Kızına şiirine Hilâl'in lâneti diye başlar, hürriyet kılıçcısı, günahsız kanlarla
sıvalı... adamlarızıdır biz... Tamam, Osmanlı egemenliğine karşı
başlatılan ve Avrupa'nın heyecanla desteklediği Yunan isyanı, çarlık
hegemonyasının son bulması için uğraş veren Puşkin tarafından elbette
desteklenecekti; ancak şurası bir gerçek ki, o eğer Byron'u tanımamış olsaydı,
konuya onun o hasta duygularıyla yaklaşmamış ve kendi kayınpederini bile öldüren
bir adamın kızına, bir sevgi adamı, bir realist olan Puşkin, o senin
babandı, çocuk, sadece seni severdi kana bulanmış elleriyle, onun birilerini
(Türkleri) gebertmiş bıçağı oyuncağın olsun! diye seslenmemiş olacaktı. Ama
olmadı; Puşkin, kendi ülkesinin emperyalist saldırganlığı konusunda ağzını
açmayan, kendi sapık ilişkilerini başka din ve inanca sahip bir topluma,
Türklere yamayan, Yunan hayranlığını bir Türk düşmanlığına dönüştüren Byron'un
etkisiyle aynı perdeden seslenmeye başladı. Türklere ve Müslümanlara karşı
birdenbire öyle ifâdeler kullandı ki, şaşmamak elde değil... Batı Slavların
Şarkıları isimli şiirini okuyunca öyle öfkelenmiştim ki, içimden ben de
senin,dediğimi hatırlıyorum; zira adam, Türk köpekleri, aşağılık halk,
topunu ağaçlara asmak gibi daha nice ağır hakaretler yağdırmış. Ama bugün bile
Slav ırkından gelen, Ortadoks inancına sahip hiç kimse Puşkine ayıp etmiş
demez, diyemez; çünkü o, Slav-Rus dili edebiyatının babasıdır. Onun kitaplarını
okumayan bir tek Rus düşünemezsiniz. Şimdi söyleyin bakalım, Ruslar ona mı
inanırlar, bana mı?
Franz Werfel, Musa Dağında 40 Gün isimli romanında
Ermenileri nasıl yok ettiğimizi (!) ballandıra ballandıra öyle bir anlatmış
ki, her okuyan bize karşı potansiyel bir nefretçi olmuş...
Günümüze gelelim... Le Monde gazetesinde o malûm Geceyarısı
Ekspresi filmini değerlendiren bir yazı şu cümlelerle sona eriyordu:
Film,
seyredenlerde öylesine derin bir düşmanlık duygusu meydana getiriyor ki,
sinemadan çıkan her insan, böyle bir millet yeryüzünden kalkmalı, onların
yaşamaya hakkı yok, diye düşünüyor.
Hadi Avrupalıları bir yana bırakalım; biz kendimiz sanat
değeri olan eser sahibi 2 Türk şâirinin, 2 Türk müzisyeninin, 2 Türk ressamının,
2 Türk romancısının adını sayabiliyor muyuz?
Peki elin adamı neremizi sevecek bizim? Kurtlar Vâdisinde
dökülen kanlarla mı sevdireceğiz kendimiz?