SOYLEM

              

HasanKayıhan 

 

 

 

     

MALTA’DAN MAMAK’A 3 MAYIS

Malta, İstiklâl Savaşı’mız sırasında milletimizin kaderinde mühim bir yer tutan, pek çok kıymetli vatan evlâdının hapsedildiği küçük bir adadır. Mondros   mütarekesinden sonra İstanbul'a ayak basan İngiliz, Fransız ve İtalyan işgâl kuvvetlerinin ilk işleri derhal büyük çapta bir insan avına girişmek oldu. Sevr anlaşmasının hazırlıkları sürdürülüyordu. Bu anlaşma ile İngiltere ve ortakları, son Türk devletini ortadan kaldırmayı ve mirasını paylaşmayı tasarlıyorlardı. Bu gayeye ulaşmala­rına mani olabilecek önlerinde bir tek engel vardı: Türk milletinin et­rafında kenetlenerek yeni bir silki­nişle başlatacağı Milliyetçi harekete yön verecek insanlar... Hâsılı asker ve sivil pekçok kalburüstü insan, başlıca tehlikeyi teşkil ediyordu.

Milliyetçi hareketi durdurarak Türk milletini yoketme, vatanını elinden alma fikri, esasen Rusya ta­rafından düşünülmüş ve İngilizlere de benimsetilmişti. Nitekim İngilizler, tutuklayıp Malta'ya sürdükleri insanların suçlarını dahi bilmiyor­lardı. İngilizlerin açık itiraflarına göre, bu kimselerin isimleri "Ermeni tazıları" tarafından listeler halinde kendilerine verilmişti. Herbirine uydurma birer suç yapıştırılmıştı; gerçek sebep ise, bu insanların milliyetçi olmaları idi.

İngiliz işgal kuvvetleri komiseri Robeck'in İngiliz Dışişleri Bakan­lığı’na 27 Mart 1920 tarihinde verdiği ve İngiltere Hariciyesinin arşivinde hâlâ F.O. 371/5089/E. 2 numara ile saklanan rapora şöyle bir bakalım:

 Prens Sait Halim Paşa: Eski sadrazam. Suçu: Ermenilere zorbalık ve milliyetçilik.

 Ziya Gökalp: Sosyolog. Suçu: Ermenilere zorbalık, asayişi bozmak, milliyetçi olmak.

 Ahmet Ağaoğlu: Yazar. Su­çu:  Asayişi bozmak milliyetçilik.

 Ali Sait Paşa: Birinci Dünya Savaşı’nda Yemen cephesi kumanı. Suçu: Aşırı milliyetçi olmak

 Süleyman Nazif: Yazar. Suçu: Mitinglerde "dinim kinimdir" diyecek kadar ileri gitmiş bir fanatik milliyetçi.

 Aka Gündüz: Yazar. Suçu: arzulanmayan milliyetçi.

 Cemal Paşa: —Mersinli— Eski Harbiye Nazırı. Suçu:  Milliyetçi ordu için asker toplamak.

 Cevat Paşa: Sınır boyundaki göçebeleri birleştirmek, milliyetçi olmak.

 Albay Şevket Bey: Çanakkale kumandanı. Suçu: Çanakkale'deki İngiliz Akbaş Cephaneliğini basmak, arzulanmayan milliyetçi.

Ali İhsan Paşa: 6. Ordu kumandanı. Sürgün numarasını ilk al adam. 2667. Suçu: Emrindeki duyu terhis etmeyerek direnmek, milliyetçi olmak, Ermenileri bölgesinden çıkarmak.

Malta Sürgünleri listesi numaralarla, isimlerle, uydurma suçlarla uzar gider.

Ancak bizim Malta’lılar, başlarına gelen bu olaydan hiç de üzüntü duymazlar; kendilerini oraya tıkan güç nihayet düşmandır; düşmana kafa tutmaya devam ederler. Malta Valisi Lord Plumer'in deyimiyle, "aşırı milliyetçiliklerini bilemekten“ geri kalmazlar.  Üstelik İngiltere Başbakanına, Savunma ve Dışişleri Bakanına, Ordu kumandanlarına yazdıkları bu mektuplarda, işledikleri iddia edilen bu suçları şeref kabul ettiklerini belirtirler.

 İşte size birkaç örnek:

"Bizim   Malta'da   tutuklanmamız, Müslüman Türk'e karşı dini zulümden başka bir şey olamaz!“ (755, Sait Paşa, 24.1.1921)

"İngiltere benim gibi savunmasız insanları ezebilir ama acınmayı ve bağışlanmayı asla kabul edemem. Ben adalet istiyorum.“ (2764, Ahmet Ağaoğlu, 30.7.1919)

"Türk milletinin çok şerefli bir geçmişi  vardır.   Türk milliyetçilik ateşini söndürebilecek hiçbir kuvvet yoktur." (2760, Halil Menteşe Bey, 30.3.1920)

"Bu   sürgün  hareketi,   ortaçağ despotlarının emrettiklerinin aynı­sıdır."     (2689, Fethi Okyar, 24.9.1920)

İçeridekiler kendi imkânlarıyla milliyetçilik mücadelesine devam ederlerken ve fırsat buldukça, kaçılamaz sanılan Malta'dan kaçıp istiklâl savaşımızda yerlerini alırlar­ken, dışarıdakiler de durup dinlen­meden ülküleri için savaşıyorlardı. İngiliz kuklası Damat Ferit Paşa hükümeti, Ermenilere zulüm yaptığı iddiasıyla ölüme mahkum ettirdiği Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey'i ve Urfa mutasarrıfı Nusret Bey'i acımadan asmıştı. Bu günahsız insanlar gibi Ermenilere zulüm iddia­sıyla Nemrut Kürt Mustafa Paşa Divan'ı Harbinde yargılanan Ziya Gökalp, bu haysiyetsiz mahkemeye şöyle seslenmişti: "Milletime iftira etmeyin!.. Er­meni kıyımı diye bir şey yoktur. TürkErmeni savaşı vardır."

Ama satılmış vicdanlar, maale­sef bu iki vatan evlâdını asarlar; aynı suç­tan sıralarını bekleyenlere ise, mil­letten gelen tepkiyi görünce ilişemezler. Yeni Türk hükümeti, İngi­lizlerin elinden "aşırı miljiyetçi" oldukları için Malta'ya sürülmüş olanları her türlü tehlikeyi göze ala­rak kurtarır. Türk milletinin hafıza­sında acı bir yer tutan Malta sürgünü hâdisesi böylece kapanır.

Özetlersek, Malta olayı, mille­timizin İstiklâl Savaşını başlatması­nı önlemek maksadıyla yapılmış ve, tamamıyla Türk Milliyetçilerini he­def almıştır. Başlangıçta, Türk mil­liyetçilerini tutuklayıp hapsedenler, Osmanlı Devleti hükümetleri gibi görünmüştür; ancak bu olaylar, doğru­dan doğruya İngiliz ve Fransızlar tarafından organize edilmiş, yerli hü­kümetler onların isteklerini yerine getirmiştir. Düşman açısından ta­mamen yeni bir milli devletin doğ­masını önlemek olan bu girişimleri, yerli hükümetler bütünüyle siyâsi çekişme, ikbâl ve hırslarını tatmin açı­sından desteklemişler, onların oyuncağı olmuşlardır. Kuvvayı Milliyyenin kurucu gücü olan Türk Milliyetçileri Türkçüler de artik usuldan kimlik genişletmeye, Türkçüler Günü olarak bilinen yeni bir Ergenekon’dan çıkış hamlesinin adını bile değiştirip Türk Günü haline sokarak ülkülerini sulandirmaya giristikleri su günlerde Türkçü Mustafa Kemal kabrinde rahat edememekte,  bu millet yeni bir 3 Mayıs darbesiyle karşılaşırsa ne halt eder, nasil gögüsler diye kara kara düşünüyordur sanırım.

Öyle ye oyuncakçı dükkânına kıtlık mı girdi!

 

3 MAYIS 1944

Aradan 26 yıl geçmişti ki, Türk milliyetçilerinin canları bahasına kurdukları yeni Türk devletinin tepesine çöreklenenler 2. Dünya Savaşı yıllarında millî devlet çizgisinden ayrılıp BerlinMoskova arasında mendil kapmaca oynamaya kalkışınca karşılarına dikilen Milliyetçi Türk gençliğini, Malta’yı Lozan’da İngilizlere kaptırdıkları için Yedikule zındanlarına kilitlediler. İşgalci İngilizlerinin kukla yargıcı Nemrut Kürt Mustafa Paşa çoktan ölmüştü ama yenisini bulmakta zorluk çekmediler; zındanlara doldurulan gençlerimize akla hayale sığmaz işkenceler yaptılar, onları diri diri gömmek üzere tabutlara kapattılar. Bereket versin henüz basiretli paşalarımız vardı:  „Ulan haysiyetsizler,“ dedi 4000 yıl ötelerden gelen bir ses, „bu milliyetçi gençler olmasaydı, Türkiye de olmazdı, halt karıştırmayın!“ 3 Mayıs zındanları boşalıverdi. Lâkin suyun tabiatı akmak, itin havlamak, kurdun ulumaktır…

           

60 YIL SONRA...

Türkiye’de 60 yıl sonra, 1980 ihtilâliyle yeni bir milliyetçi kıyımı daha yaşandı. Gerçi ortada sıcak bir savaş yoktu, ama artık savaşların şümulü genişlemiş, topların tankların önünden başka güçler ilerlemekteydi: İdeoloji...

Osmanlı İmparatorluğu’nu içerden vuran kuvvetlerin belki adı değişmişti ama, tavrı aynıydı. Artık Türkiye'ye saldıran kuvvetin adı, dünkü kadar kendisini açıkça orta­ya koymamakla beraber, hemen herkes tarafından bilinir hâle gelmişti. Dün Arap, Ermeni, Sırp, Bulgar, Yunan idi; azınlık hakları kavramında birleşerek Türk'ü vuruyorlardı. Ama 1970’lerde düşman sinsileşmiş, kürtçülük, bölgecilik, mezhepçilik, bölücülük hedeflerine ulaşmak için daha muğlak ve kaypak bir kavramda birleşmişti; devrim, sosyalizm, komünizm!.. Dünkü uşakları Ermeni, Rum, Arap’tı; bunu gizlemiyorlardı da… Ama 60 yıl sonra kardeşi kardeşe düşürmüşlerdi. Dün arkalarında Rusya, İngiltere, Fransa vardı. Silahlarını onlar vermişti. Dün karşılarına Türk milliyetçileri çıkmıştı. 60 yıl sonra da… Dün, 1. Dünya savaşı sonrası askeri bir yönetim ülkenin tamamına el koymuştu. 60 yıl sonra da öyle olmuştu. Dün askeri yönetim Ingiliz'e, Rus'a şirin görünmek için Türk milliyetçilerini toplamış ve Bekirağa bölüğüne, Arapyan hapishanesine tıkmıştı. 60 yıl sonraki yönetim de Türk milliyetçilerini topladı, İstihbarat Okuluna, Mamak zındanlarına doldurdu. Ama dün, Türk milletinin Kemal Paşa’sı vardı; Malta’da bir tek Türk milliyetçisi bırakmamış, hepsini kurtarmıştı. 60 yıl sonra ise, Atatürk’ün „fikrimin babası“ dediği Ziya Gökalp’i bile mezarından kaldırıp mahkeme önüne çıkartmaya kalkışan Nemrut Kürt Mustafa Paşa’nın mirasçısı Savcı Soyer, Anıtkabir’in önünden teğet geçip milliyetçilere idam sehbaları hazırlamakla meşguldü.

Sözün kısası 1918’lerin Malta'sı, 1944’lerin Yedikule zındanları, 1980’lerin Mamak’ı vardı; Türk’ün yiğit oğulları, sonbahar eylüllerini Mayıs’a çevirip ülkelerine taze bir bahar getirdiler; ağladılar, yağmur dediler; kırıldılar, sevda dediler; öldürüldüler, doğduk dediler; inlediler, türkü dediler…

Bir 3 Mayıs gününde daha, işte memleket türkülerinde omuz omuzalar; tepelerinde simit tezgâhı gibi banka taşıyanlar, elbette bu sevdâdan anlamazlar. Cehenneme kadar yolları var!  Biline ki, Türk milliyetçileri, omuzları üstünde tuttukları başlarını bu vatan, bu millet, bu bayrak uğruna verebilmek için gezdiriyorlar…  OECD suç değil, EFTA, NEFTA, AB suç değil de TURAN mı suç?

Al işte, bu sevdâ da bizim!