KIBRISA VEDA!
İlk
değil bu...
İlân
edilen ateşkes anlaşmasına rağmen bulundukları yerde durmayıp misak-ı milli
sınırlarını çiğneyerek Kerkük ve Musulu işgal eden İngilizler, dünyanın gözüne
baka baka yaptıkları bu terbiyesizliği, Lozanda Türkiyeye dayatmaktan her
nasılsa, utanmış olacaklar ki,- soğutmaya bıraktılar; tarihe Kerkük ve Musul
Meselesi olarak düşen güney sınırlarımızın belirlenmesi konusunun, iki ülkenin
kendi aralarında yapacakları görüşmelerle çözülmesi, belli bir süre içinde
netice alınamazsa Birleşmiş Milletlerin hakemliğine başvurulması gibi bir oyuna
başvurdular. Güya Kerkük, Musul, Erbil ve Altınköprü bölgesinde yaşayan
Türklerin ve Türkiyenin de "yararına
olacak"
bir plan yapıldı. Sonuç belli...
Egemenlik ya vardır ya da
yoktur, yarım ağızla devlet olunmaz; günün birinde herşey karmakarışık hale
gelir, denize düşersiniz, karşınıza iki derebeyi çıkar, iki ayağınızı bir bapuca
sokup nice kalın teleffuz ettiğiniz kırmızı çizgilerinizi sulandıra sulandıra
eritir giderler.
Kendi
tarihlerini bilmeyenler, kendilerini bilemezler!
Şimdi
Kıbrısı da oraya, Kerkük ve Musulun, Anadoludan 200 yıl önce Türk vatanı
haline gelmiş bu yetim vatanın damarlarının doğranmasına, nice Türk oğullarının
petrol aşkına seller gibi kanlarının akıtılmasına sebep olan mezbahanın
Helenizme adanmış özel katına, Korintin, Moranın, Oniki adaların, Giritin
dürülmüş defterleri bulunan yere götürüyorlar.
Gerçi
temelsiz ve ülküsüz devlet anlayışına sahip adamlara bu saatten sonra söylenecek
sözün hiçbir yararı olmaz
ama, ben bu yazıma, son Koca Kurta, Rauf Denktaşa dua
niyetine yazmak için başladım; çünkü o, Türkiyede Türk olmanın ne kadar zor
olduğunu bilir! Benim elimdense dua etmekten başka birşey gelmez; dua etmek, bir
de bağırabildiğim kadar bağırmak! Hoş, Girit için, ya taksim ya ölüm diye
bağıranlar da benim gibi sırtı yufka olanlardı; Girit gitti ve ellerinde,
İstanbulda bir meydanın adından*)
başka bir şey kalmadı. Peki Kıbrıstan birkaç sokak ismi dışında geriye ne
kalacak?
Boşverin, ben eski kölelerimize hayranım! İçimizden bulup çıkardıkları
yandaşları için tek kelime etmeye bile değmez; varsın Mısırlı Mehmet Aliye bir
de Kıbrıslı Mehmet Aliyi eklesinler. Aslında şu an bana, gönlümün rüzgârına
kapılıp sisli şafaklarında bir zamanlar nöbet tuttuğum Yavru Vatana vedâ etmek
düşer; ama bu gönül, kahrolası bu gönül söz dinlemiyor.
Siz ey, Giritte bir gecede onbinlerce Türk doğranıp Akdeniz kan gölüne
çevrilirken kanlı şafakların kızıllığında Afrodit serapları görenler; siz ey,
Hazreti İsanın doğum yıldönümü şerefine Kıbrısta şampanya yerine Türk kanı
içilirken ıslak etekli Helenanın aşkına Enosis etiketli şarap kadehleri
kaldıranlar; siz ey, mazlumu yuhlayıp zalimi alkışlayanlar!..
Kendi
elleriyle ellerini kınalayıp.. Beşparmak dağlarından kendi elleriyle
derledikleri yediveren gülleriyle saçlarını taçlandırıp.. Girne önlerinde
can veren Mehmetlerin kanıyla yanaklarını allandırıp.. Makarios papazının
doğrattığı körpe Türk çocuklarının gözbebekleri ile gelinliğini pullayıp
size peşkeş çektikleri o diyârı, köpüklü sahillerinde yıkanan Afrodit yosması
sanmayın; bilin ki, belki yer yarılır, gök yere düşer; ama benim kavgam bitmez!
Gün olur, devran döner;
Türk,
yeniden Türk olur; o zaman, işte o zaman bu defterler yeniden açılacaktır!
* * *
Lâkin
siz ey Erenköyde, Yeşil Bafta, Gazi Magusada, Beşparmak Dağlarında yatan
şehitler! Artık bizden olan başbuğlarımız yok diye tasalanmayın! Göreceksiniz,
"...hayrihi
ve şerrihi min Allahu Tealâ!.."