SOYLEM

              

HasanKayıhan 

 

 

 

     

KIBRIS’A VEDA!

         İlk değil bu...

         İlân edilen ateşkes anlaşmasına rağmen bulundukları yerde durmayıp misak-ı milli sınırlarını çiğneyerek Kerkük ve Musul’u işgal eden İngilizler, dünyanın gözüne baka baka yaptıkları bu terbiyesizliği, Lozan’da Türkiye’ye  dayatmaktan –her nasılsa, utanmış olacaklar ki,-   soğutmaya bıraktılar; tarihe Kerkük ve Musul Mes’elesi olarak düşen güney sınırlarımızın belirlenmesi konusunun, iki ülkenin kendi aralarında yapacakları görüşmelerle çözülmesi, belli bir süre içinde netice alınamazsa Birleşmiş Milletler’in hakemliğine başvurulması gibi bir oyuna başvurdular. Güya Kerkük, Musul, Erbil ve Altınköprü bölgesinde yaşayan Türklerin ve Türkiye’nin de "yararına olacak" bir plan yapıldı. Sonuç belli...

        Egemenlik ya vardır ya da yoktur,  yarım ağızla devlet olunmaz; günün birinde herşey karmakarışık hale gelir, denize düşersiniz, karşınıza iki derebeyi çıkar, iki ayağınızı bir bapuca sokup nice kalın teleffuz ettiğiniz kırmızı çizgilerinizi sulandıra sulandıra eritir giderler.

         Kendi tarihlerini bilmeyenler, kendilerini bilemezler!         

         Şimdi Kıbrıs’ı da oraya, Kerkük ve Musul’un, Anadolu’dan 200 yıl önce Türk vatanı haline gelmiş bu yetim vatanın damarlarının doğranmasına, nice Türk oğullarının petrol aşkına seller gibi kanlarının akıtılmasına sebep olan mezbahanın Helenizme adanmış özel katına, Korint’in, Mora’nın, Oniki adaların, Girit’in dürülmüş defterleri bulunan yere götürüyorlar.

         Gerçi temelsiz ve ülküsüz devlet anlayışına sahip adamlara bu saatten sonra söylenecek sözün hiçbir yararı olmaz ama, ben bu yazıma, son Koca Kurt’a, Rauf Denktaş’a dua niyetine yazmak için başladım; çünkü o, Türkiye’de Türk olmanın ne kadar zor olduğunu bilir! Benim elimdense dua etmekten başka birşey gelmez; dua etmek, bir de bağırabildiğim kadar bağırmak! Hoş, Girit için, “ya taksim ya ölüm” diye bağıranlar da benim gibi sırtı yufka olanlardı; Girit gitti ve ellerinde, İstanbul’da bir meydanın adından*) başka bir şey kalmadı. Peki Kıbrıs’tan birkaç sokak ismi dışında geriye ne kalacak?

         Boşverin, ben eski kölelerimize hayranım! İçimizden bulup çıkardıkları yandaşları için tek kelime etmeye bile değmez; varsın Mısırlı Mehmet Ali’ye bir de Kıbrıslı Mehmet Ali’yi eklesinler. Aslında şu an bana, gönlümün rüzgârına kapılıp sisli şafaklarında bir zamanlar nöbet tuttuğum Yavru Vatan’a vedâ etmek düşer; ama bu gönül, kahrolası bu gönül söz dinlemiyor.

         Siz ey, Girit’te bir gecede onbinlerce Türk doğranıp Akdeniz kan gölüne çevrilirken kanlı şafakların kızıllığında Afrodit serapları görenler; siz ey,  Hazreti İsa’nın doğum yıldönümü şerefine Kıbrıs’ta şampanya yerine Türk kanı içilirken ıslak etekli Helena’nın aşkına Enosis etiketli şarap kadehleri kaldıranlar; siz ey, mazlumu yuhlayıp zalimi alkışlayanlar!..  Kendi elleriyle ellerini kınalayıp..  Beşparmak dağlarından kendi elleriyle derledikleri yediveren gülleriyle  saçlarını taçlandırıp.. Girne önlerinde can veren Mehmetlerin kanıyla yanaklarını allandırıp..   Makarios papazının doğrattığı körpe Türk çocuklarının gözbebekleri ile gelinliğini pullayıp size peşkeş çektikleri o diyârı, köpüklü sahillerinde yıkanan Afrodit yosması sanmayın; bilin ki, belki yer yarılır, gök yere düşer; ama benim kavgam bitmez! Gün olur, devran döner; Türk,  yeniden “Türk” olur; o zaman, işte o zaman bu defterler yeniden açılacaktır!

 

                                                        * * *

         Lâkin siz ey Erenköy’de, Yeşil Baf’ta, Gazi Magusa’da, Beşparmak Dağlarında yatan şehitler! Artık bizden olan başbuğlarımız yok diye tasalanmayın! Göreceksiniz, "...hayrihi ve şerrihi min Allahu Tealâ!.."