Her yıl
Eylül ayının ikinci haftasında kutlanmakta olan Ertuğrul Gazi
İrtifali ya da diğer söyleniş biçimleriyle Söğüt Şenlikleri,
Ertuğrul Gazi'yi Anma Günü, Yörük Bayramı, en komiği de Ertuğrul
Gazi Festivali Türk tarihine karşı milletçe
ve elbette
devletçe gösterdiğimiz kayıtsızlığın en bariz örneklerinden bir
tanesidir. Aslında Ertuğrul Gazi ve Söğüt gerçeğini benden okumak
yerine bir Kayılı anadan dinleyebilseydiniz, çok daha iyi olurdu;
ancak Kayılı analara artık Söğüt'te rastlamanız mucize gibi bir şey...
Boyalı basınımız, tefçi yayınımız Kayılı analarımızı
hafızalarımızdan kovmak için kılıçlarını bileyeli çok oldu;
başardılar da...
Ertuğrul Gazi'nin türbesine ilk
kez henüz bir bebekken ana sırtında götürülmüşüm; aklım ermeye
başladığında "Ertuğrul Gazi'ye gitmek" bütün bir yılın beklenilen
tek olayı haline gelmişti. O dönemlerde devlet henüz Söğüt'ü
keşfetmemişti. Ertuğrul Gazi'yi anmak çevrede yaşayan Kayı boyunun,
özellikle de Karakeçili oymağının işiydi. Keşke Devlet Baba Söğüt'ü
hiç keşfedemeseydi de; o görkemli gün, dört duvar arasına
hapsedilmeseydi; ancak, 1967 yılındaki kutlamalara beraberinde
kalabalık bir grupla Ankara'dan çıkıp gelen MHP Genel Başkanı
Alpaslan Türkeş'i gözyaşları içinde karşılayan Yörük kocalarının
gösterdikleri sevgi, o dönemdeki iktidar partisinin il yönetimini
telaşlandırmış, hele mahalli idareler seçimlerinde MHP'nin
Bilecik'te yaşayan Kayı boyunun bütün oylarını alması ve Türkiye'de
ilk ve tek ilçe belediye başkanlığını (Pazaryeri) alması iktidar
partisinin uyanmasına (!) yolaçmıştı. Bir sonraki yıl kutlamalardan
önce il milletvekilleri Kayı köylerini dolaşmaya, Başvekilin, "anasırımız
Kayılı hemşehrilerime bahusus selamlar ederim," mesajlarını iletmeye
çıkmışlardı. Karakeçili aksakallardan Mehmet Emin Ağa'nın, "Allah'a
şükür, devletimize yük olacak aczimiz yoktur; ama Bilecik
vilayetinin adını Ertuğrul Gazi olarak değiştirirlerse, değil
dünyada ahirette de kölesi oluruz..." isteğine, Kayılıların
seçimlerdeki tutumunu hazmedemeyen sayın vekil, "-iyi de dede,
Bilecik'te sadece yörükler yaşamıyor ki, bir çok muhacir de var!"
diye tepki gösterince, yattığı yer nur olsun, Koca Mehmet Emin Çavuş,
"-senin muhacir dediklerin Kayının en gözü kara yiğitleriydi bre!"
deyip adama sırtını dönüvermişti.Öteki vekilimiz, Ertuğrul Gazi'nin
önünde belki son bir kez daha yere diz vurabilmek için günlerce önce
yollara düşen "Yörük ihtiyarlarının" at sırtında ya da öküz
arabalarında perişan olmamaları için İl Nafıa Müdürlüğü'ne ait bir
kamyonun tahsis edildiğini söyleyerek havayı yumuşatmaya çalışmıştı.
İşte Cumhuriyet döneminin Ertuğrul Gazi ile alâkalı ilkeylemi
bu kamyon olmuştur. Zamanla aydın gençliğin Ertuğrul Gazi
törenlerine ilgilerinin artması, devleti Söğüt'ü "zapt-u rap" altına
almaya sevketmiş, Eskişehir'deki Askeri Garnizondan bir mızıka
takımı gönderilmesine, törenlerin resmi kutlama düzeyine
çıkarılmasına (!) yol açtı. "Yörükler" tören alanının bir kenarına
itildi ve Ertuğrul Gazi'yi anmak, bando dinlemek ve bir askeri
birliğin piyade tüfekleriyle spor gösterisi sunmasıyla şekillenir
oldu. Artık ortalıkta ne Dursun Fakih Türbesi'nden "yağlık mendili"
kapıp gelmecesine yapılan at yarışları ne yiğitlerin üç gün süren
güreşleri kalmıştı; gün batımına kadar süren cirit oyunları,
geceleri dev ateşlerin başında girişilen tura (bir çeşit sinsin
oyunu), yanık sesli Kayı kadınlarının vedâ gecesinde Ertuğrul Gazi
üstüne yas edişleri tarihe karışmıştı. Böylece Ankara'nın "oy"
hesabı, Ertuğrul Gazi İhtifali'nin giderek panayıra, (hatta bir
keresinde Ertuğrul Gazi Festivali adı kullanılmıştı.) dönüşmesine
yolaçtı. Bazı aklı evveller de bu güne Yörük Bayramı adını verdiler;
oysa bu gün,
aslında ne Ertuğrul Gazi'yi anmak ne de şifalı pilav pişirmekle
ilgiliydi; "Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun" çıkmadan
önce Kayılılar her yıl 21 Mart günü Söğüt'te toplanırlardı; bu,
şimdilerde Nevruz denilen Yeni Gün Şenliğinden başka birşey değildi;
aradaki fark, orada sadece baharın gelişini anmaları değil, Ertuğrul
Gazi'nin huzurunda üç kıt'aya yaydıkları devletlerinin hatırasını
beyinlerinde ve gönüllerinde bir kez daha tazelemek, bunları
çocukalarının hafızalarına kazımaktı; düşünün, ovanın yüzüne
yüzlerce oba (çadır değil...) kurulmuş, direklerde bayraklar, dokuz
davul, dokuz nekkare, dokuz zurna, meydanda dev ateşler, ateşin
çevresinde turalanan yiğitler... Bir hafta boyunca süren şenlik;
destancılarıyla, türküsüyle, ağıdıyla, Kur'an'ı, mevlidi, aminiyle...
Siz henüz bir çocukken aynı
anda dokuz hafızın ağzından Fetih suresinin okunuşunu dinlediniz mi
hiç? Kayı kadınlarından doğmaca tarzında söyledikleri Ertuğrul Gazi
Yasları işittiniz mi? Siz herhangi bir Kayı kadınına Osmanlı'nın
kuruluş dönemi tarihini anlattırdınız mı? Çoğunun okuması yazması
bile olmayan bu insanlar, işte orada,
Söğüt'te devşirirlerdi kültürümüzü. Gösteriler arasında koyun-keçi
boynuzlarında mumlar yakılarakYarhisar Kalesi'nin alınışı,
tekfurların Osman Gazi'ye Bilecik'te kurdukları tuzak, kırk yiğidin
gizlendikleri kilimlerin içinden "-Ya Allah... Biledik beyim!.."
diye haykırarak çıkışları, kılıç oyunları, Bursa'dan muştucu gelmesi...
bütün bunlar bire-bir canlandırılırdı. Ayrıca Sarıkeçili, Tekeli,
Akevli, Karaevli, Avşar oymaklarından konukları olurdu. Haberler
gider, haberler gelirdi; aralarındaki hısımlıkları tazelerler,
sözler kesilir, nişanlar takılırdı. Sonra vedalaşıp köylerine,
obalarına dağılırlardı. Karakeçili oymağından herhangi bir Kayılıya
sakın yanılıp da o günleri sormayın; derdini deşer, ağlatırsınız!
Zaten şifalı pilav söylentisinden başka ne kaldı geriye? Aslında o
pilavın şifası falan yok; bulguru bildiğiniz bulgurdur... Her harman
sonu anacığım buğdayı kaynatıp hazırladığı bir çuval bulguru "bu
Söğüt için..." der bir kenara kaldırtırdı. Her Kayılı'nın evinde
Söğüt için bulgurda kaynatılırdı, tereyağı da basılırdı, kesilecek
koyun ya da keçi de beslenirdi; zira Söğüt ovasındaki aş oymağında
kazanların altındaki ateş hiç sönmezdi.
Ne var ki Kayılıların bu
gelenekleri söndürüldü; aslından uzaklaştırılarak festival halini
alan kutlamalar, neyin ve niçin kutlandığını pek anlayamayan yerli
turistlerin sıradan bir hafta sonu kaçamağı haline getirildi.
Bu yıl da orada
değilim diye üzülmüyorum, diyeceğim ama, yalan olacak...