IRAK, O KADAR
IRAK DEĞİL...
Saddam
Hüseyin’i de, BAAS’çıları da sevmediğimi defalarca yazdım; Arap halkına karşı
da öyle “ekstra” bir sempatim yoktur; çünkü ben, ninelerimdem Yemen türküsünü
dinleye dinleye büyüdüm; çünkü ben, Osmanlı’nın tayin ettiği bir memur olan
Mekke valisi Şerif Hüseyin’in İngilizlerle birleşip İslâm dünyasını ayakta tutmaya çabalayan
Mehmetçik’e kum tepelerini Kerbelâ’ya çevirdiğini
unutamam; çünkü ben “Irak devletinin” 5 milyonluk Irak Türklerine 1959 yılından
bu yana revâ gördüğü zulmü unutamam... Kerkük, nüfusunun % 95’i Türk olan bir
şehirdi; kırdılar, sürdüler ve adını El-Temim’e çevirdiler; unutamam... Bu
işte, şu sıralar Irak’ın kuzeyine çöreklenen derebeylerinin de payı az değil;
çevresinde akbaba gibi döndükleri mülk, Osmanlı’nın mülküdür; onlar
da bunu unutmasınlar...
Kendilerini akıllı, eli aptal bellemesinler; biri çıkar, hatırlatıverir...
Bu yazı, savaşın dördüncü günü kaleme alınıyor; ne olur, ne biter bilemem.
Ama bildiğim birşey var ve ben şu an sadece onu söyleyebilirim:
Amerikan ve Anglo-Saksonların güneyden saldırdıkları yerin adı,
Bahreyn’dir. İngilizler orayı iyi tanırlar; çünkü, 15 Ekim 1914’te de aynı
yerden karaya çıkmışlardı. Karşılarında bin askerden oluşan bir Türk gücü
vardı. Sekiz gün içinde Basra’ya kadar ilerlediler.
Şu anda Basra çevresinde vuruşmalar devam ediyor; Iraklılara tavsiyem,
radyo ve televizyonlarında, gazetelerinde Türklerin o toprakları nasıl
savunduklarını anlatsınlar. Askerlerine moral vermek için hiçbir yerde bundan
daha iyi bir örnek bulamazlar! Yüzbaşı Süleyman Şükrü’den başlasınlar meselâ; dörtyüz
kişi ile İngiliz ordusuna nasıl saldırdığını, bir hafta boyunca yemeden,
içmeden Kutulamare tepelerinde tarihe nece kahramanlık örnekleri yazdırdığını,
şehit düşen son askerini de kendi elleriyle toprağa verdikten sonra tek başına
vuruşmaya nasıl devam ettiğini, esir alınmak üzereyken tabancasında kalan son
kurşunu nasıl şakağına sıkıp ahirete göçtüğünü anlatsınlar!
Irak kurmayları, bu Kutulamare’ye dikkat etsinler; orada siper kazarken
küreklerine takılan her bir kemik parçasına bakarak birer elham okusunlar;
onları sadece o kemik parçaları
kurtarır; çünkü onlar, o topraklarda aynı İngilizlere karşı kanlarının son damlasına
kadar çarpışan binlerce Türk şehidine aittir; onların ruhlarına sığınırsanız
eğer, size onlar da yardım ederler. Çünkü onlar, orada canlarını vererek,
geriden yetişen kardeşlerinin 8 Aralık 1916’da 15 bin kişilik İngiliz ordusunu
esir almalarını sağladılar. Şu an üzerinde bulunduğunuz toprakları Türkler,
savaşta değil, “sizin sayenizde” barışta kaybettiler, bunu da unutmayın...
Ey, tepelerine yıldız yağmuru gibi mermiler yağan Iraklılar! Başınızı eğin,
yere bakın; o topraklarda şehit düşen Mehmetçiklerin göz parıltıları,
gökyüzünden düşen mermilerin şavkını bastırmaya yeter!
Siz benim soydaşlarıma zulmettiniz, sizi sevmiyorum; ama topraklarınıza “
barış ve özgürlük getirme yalanıyla” saldıran sömürgecileri hiç sevmiyorum;
çünkü onlar, Kızılderililere de, Hintlilere, Afganlara ve “bize” de hep o
yalanla saldırdılar!
Sizi seyreden Arap soydaşlarınıza söyleyecek söz bulamıyorum; dileğim, bu
savaş bitince hiç değilse “Eski Osmanlı Memleketleri” adı altında bir araya gelin ve birbirinizi yemeyin! Bu halinize
hiç bir Türk gibi ben de “bana ne,” diyemiyorum; çünkü, sizinle dindaşım; bana
dindaşım gibi davranmadığınız halde,
“medeniyet denilen o tek dişi kalmış canavarın” Newyork ve
Londra sokaklarında çocuklarına havai fişek gösterisi sunarcasına tepenize
bombalar yağdırdığını gördükçe dayanamıyorum, gözlerim doluyor, isyan ediyorum!
