lı
seni… Lâf! Orada göreve başladığım bir hafta bile olmamıştı daha,
üstelik Osman dışında henüz kimse bilmiyordu buraya geldiğimi,
sen nereden bilecektin ki! Bu taraftan geçiyordun öyle mi?..
„Gel, böyle otur!" demiştim sandalyemi
uzatarak. O odada her sabah koridordaki odacıların masasından
alıp getirdiğim bir tek o sandalye vardı çünkü bana ait olan.
Göreve başladığım ilk gün içeride dört masa bulunan bu odayı
gösteren bölüm yöneticisi „odan burası," demişti, „bir masa
bulununcaya kadar koridorda, şurda burda idare edersin işte.
Sizin kesimden buraya daha önce de birkaç kişi gelmişti ama
hiçbiri 3-4 günden fazla kalmayıp ayrıldı. Hani sanmam da,
kalacak olursan başka bir çözüm buluruz belki..." Gerçekten
orada kalabilmek zordu; yöneticiler dahil kimse benimle
konuşmuyor, bir iş verilmiyor, üstelik koridorda, merdivenlerde,
yemek salonunda militan kılıklı personelden sürekli omuz
yiyordum. Odaya çay servisi yapanlar dahi sadece diğerlerinin
masasına çaylarını bırakıp dönüyorlar, benden yana bakmıyorlardı
bile. Senin ziyaretinden bir gün önce kafeteryada sıraya girmiş,
öğle yemeğimi alıp oturabileceğim boş bir yer bakınırken biri
dirsek atıp tepsimi yere düşürmüştü. Osman Çakır sadece herhangi
bir ülküdaş değildi benim için; dertlerimi, sevinçlerimi, yürek
acılarımı, kavak yellerimi kendisine açabildiğim hemen hemen tek
insandı. Mantık adamıydı. O gün olanları anlattığımda benim için
endişelenmiş „Bırak şu Yörük inadını„ demişti, „anlaşılan
yaşatmayacaklar seni orada, bir başka yere aldır kendini…“
Ama böyle bir şeye gerek kalmamıştı…
„Selâmün aleyküm!"
Odayı dolduran o tok ve gür sesin sanki ilk
kez böyle bir top sesi işiten o yamyam kabilesini düşüncelerinin
karanlık ormanlarına hapsetmeye yetmişti.
„Çay içer misiniz?"
Akşam Çakır’a bize çay ısmarlamak
istediklerini söylediğimde hiç de şaşırmamış, „Ercüment mi geldi
yoksa?" demişti. Meğer o sabah onunla karşılaşmışşsın da beni
sormuşsun, o da bana yapılanları anlatmış. Ve sen bre Köroğlu
yürekli adam, sen de o günlerde burçlarına bilumum kızıl
bayrakların çekildiği o Alamut Kalesi’ne yüreğini rüzgâr edip
tek başına esip gelmiştin…
Geçerken şöyle bir uğrayıverdin öyle mi?..
Seni uğurlarken ben de bahçeye inmiştim.
Kocaman bir ağaç vardı yol kenarında. Dalları karla kaplıydı.
Bir ara başını kaldırıp göğe bakmış, sonra dizlerine ulaşan
karları yara yara ağacın altına gitmiştin de iki elinle kavrayıp
şöyle bir silkelemiş ve dallardaki bütün karı yere dökmüştün
hatırlıyor musun?. „Kuşlar konacak yer bulamıyor!" demiştin geri
dönünce… Hey Yunus Emre gönüllü koca adam, hey!
Sen benim orada kalmamı sağlamakla, ülkemiz
insanına yüzlerce radyo programı yazabilmemin yolunu açmıştın;
Ocakbaşı, Tarla Dönüşü, hele çocuklarımızın anadillerini daha
güzel geliştirmeleri için yüzlercesini yazdığım, aradan yıllar
geçtikten sonra bile daha iyisi yapılamadığı için defalarca
tekrarlanan Türkçemiz… Onların hepsini sana ithaf ettim.
Milyonlarca çocuğun Türkçelerinde yaşadığını biliyor musun?
Ve o günden itibaren aradan geçen iki kış
boyunca bahçedeki o ağacının dallarını silkeledim karları
dökülsün diye. Sana da haber verirdim her defasında da o
Türkistan çeliği gözlerin ışıl ışıl olurdu.
* * *
Sonra bir kış daha geldi…
Gene Aralık…
Seninle görüştüğümüz o gün de kar yağıyordu
Ankara’ya. Bir hafta sonra 27 Aralık’ta Mehmet Akif’i anma
toplantısında yeniden görüşmek üzere sözleşmiştik ki tam
ayrılırken, „biraz gecikebilirim ağabey“ demiştin, „biraz
gecikebilirim.“
Seni gidi koca Seğmen! Önce Dikmen sırtlarına
gidecektin değil mi; Mustafa Kemâl’i karşılayacak, gâzi
atalarının ayak izlerinden bir kez daha yürüyecektin Ankara’ya
onunla birlikte, bilmez miyim! Başında Horasanî keçeni kuşatan
poşun, sırtında cepkenin, belinde devasa şal kuşağına dolanan
yörük kolanın, bacağında kara koyun yününden çahşırın, dizlerine
uzanan ak çoraplarınla bir elin belindeki kamanın sapında,
diğeri Ankara semalarında toprağa diz vura vura yürüyecektin.
Doh! Doh!.. Bu ne heybet, bu ne vak’ar, bu ne sevda ey nice
düşman saldırılarının diz çöktüremediği koca hisar?
„Gecikebirim," demiştin, „gelemem“ değil!
Gelemedin!
Ne Mustafa Kemâl’i getirmeye gidebildin, ne de
o gür sesinle Mehmet Akif’e İstiklâl Marşı okumaya gelebildin…
Seni o gün öldürdüler!
Suçun neydi, günâhın neydi, suiniyetin neydi
de öldürüldün sen ey üşüyen bir kuş yüreğinin acısını ruhunda
hisseden dev adam?
Neden?.. Neden?..
Vatanda bulunduğum zamanlar Ankara’ya ilk kar
düşer düşmez Karşıyaka Mezarlığı’na koştum; mezarının toprağını
örten karlara döktüm gözyaşlarımı … Lâkin kader beni yurt
toprağından ıraklara sürükleyip götürdüğünde sanma ki menekşe
bakışlı gözlerini yıldızlarda aramayıp seni Fatihalardan mahrum
bıraktım!
* * *
Bu otuzuncu Aralık...
Ren ırmağı boyunca kar yağıyor.
Bu sabah da yem koydum bahçemdeki kuş
barınağına gözlerim nemli…Yaralarının sızısını yüreğimde daha
bir dayanılmaz hissede hissede…
Acım, katillerinin bugünün itibarlı beyleri
oluşu değil kardeşim; Hasan Sabbah yöntemlilerin beyliğinden,
dirliğinden ne çıkar ki…Onlar dün de devlet-millet düşmanıydılar,
bugün de öyle… Dün de haindiler, bugün de… Onlar dün de
uşaktılar, bugün de öyle!.. Birilerinin „kullanılma, kandırılma,
aldatılma, 5. kol, beyin yıkama, bekleme, olgunlaştırma“
masallarına aldırmıyorum hiç; onlar, düpedüz bu yurdun
düşmanıydılar, bu milletin, bu devletin… Ve elbette senin!
Sen o günlerde Türkiye’ydin onlar için; hâlâ
öylesin… Öyle de kalacaksın; her zaman ve daima!
Beni üzen, ne senin kaatillerinin ne de
milletimizin varlığı için verdiğimiz kavgayı sebillerin serin
gölgesinden seyredenlerin bugün su başlarını tutmasıdır; beni
kahreden, dün bir dilim ekmeğimizi bölüştüğümüz, sırt sırta
verip dövüştüğümüz, dillerinde memleket türküleriyle toprağa
düşenlerimizi hıçkırıklardan sıyırabildiğimiz tekbirlerle
birlikte uğurladığımız bazı ülküdaşlarımızın kara budundan bir
er olarak kalmış olma erdeminindeki ulvî makamla yetinemeyip
hesap kitap işine kalkışmış olmalarıdır…
Biz birbirimize hiç küstük mü koca Şehit?
Vatan hainlerinden hangimizin daha çok yumruk, sopa, bıçak,
kurşun yediğini tartıştık mı hiç? Dâvâmızı sayıya, hesaba vurduk
mu hiç? Sen saydın mı o dev gövdene kaç hain elden aynı anda
kurşun sıkıldığını?
İnan asla yamulmadım, eğilmedim, zerre kadar
şüphe etmedim dâvâmızdan, ülkümüzden, yolumuzdan; ama toprağa
düşüşünün 30. yılında da senin nezdinde bütün şehitlerimize
hesap vermeye mecbur hissediyorum kendimi.
İçimizdeki bu ülküsüzlük, bu dağılmışlık, bu
umursamazlık deli ediyor beni.. Sanma ki susuyorum. Sanma ki „Yaz
ağabey, Allah aşkına yaz…" deyişin kulaklarımda daima çınlamıyor.
Sadece yazmakla ve söylemekle kalmıyorum bilesin, bir kenara
çekilmiş olanlarımıza hesap soruyorum; senin adına, senlerimizin
adına…“Dün kurşun yağmurları altında sendeyen bir ülküdaşımızın
yanına sanki bir bayrak yarışındaymışcasına koşanlar bizler
değil miydik? Bizler değil miydik düşenlerimizin kanını
gözyaşlarımızla yıkayıp dövüşmeye devam edenler? Hangi
ülküdaşımız bir ülkü yoldaşını yalnız bırakıp yarı yoldan geriye
döndü? Bizler değil miydik kuş konmaz kervan geçmez dağ
yollarından aşa aşa insanlarımıza dâvâmızı anlatmaya seyirtenler?
Kendi yanlışımız elin doğrusundan bin kat daha muteber değil
miydi birbirimizin yanında? Lânet olsun çinlinin yumuşak ipeğine,
sahte gülüşüne demiyor muyduk altı yırtık ayakkabılarımızla
gururlanarak? N’oldu bize, ulaştık mı ülkümüze? Dâvâ
yürüyüşünün sonuna gelmedik ki daha… Nerede Kızılelma?"
Ercüment... Kardeşim!
Bu Aralık’ta da yurdumuzdan uzaklardayım; ama
biliyorum ki yakın berilerdeki, uzak ötelerdeki bütün
ülküdaşların, -sen benim acı söylediğime bakma- bir seğmen
alayına düzülürcesine şehitler kervanına katılan sen ve bütün
rütbedaşlarının kendilerine emanet ettiği bu Dâvâ’nın
milletimizin varlık kökü olduğunun şuurundalar; göreceksin,
Ergenekon’dan yeniden çıkacağız!
Şâd ve müsterih ol sen ey Ankara Kal’esi
fikirli Şehit!..