|
|
D İL
VE KALKAN
Türkiyedeki baz ı
siyasetçi ve aydınların, Almanya ve Fransa gibi ülkelerdeki mevcut
iktidarların Türkiye karşıtlığını on yıl sonra iktidarda olmayacakları
düşüncesiyle ciddiye almadıkları, hatta bunu açıkça ifade ettikleri
bilinmektedir. Diğer bir kesim ise, Türkiye'nin genç ve dinç nüfusu ile
ekonomik alanda ciddi gelişmeler gösterdiğini, giderek Avrupa'nın en güçlü
ikinci ekonomik gücü olacağını ve işte o zaman Avrupa hükümetleri ve
halkının AB kapılarını sonuna kadar Türkiye'ye açacaklarını ummakta ve
söylemektedirler.
Avrupa ülkelerinin hemen her birinde
seçim dönemlerinde ülkedeki Türkler ve Türkiye seçim malzemesi yap ılırken
gene Türkiyedeki aynı siyasîler ve aydınlar bu durumu hoş karşılamamakla
beraber, iktidar sorumluluğunun bu yolla iktidara gelenleri de kısa
sürede değiştireceğini, seçim
atmosferinden kurtulur kurtulmaz sağduyunun
hakim olacağını
tekrarlamaktadırlar. Biz de kara budundan birer birey
olarak bu söylemlere inanmak istediğimiz
için inanır
gibi yapar, Nazi Almanyasında
sol göğüslerinde taşımak zorunda oldukları altı köşeli sarı yıldızları
görmemek için birbirlerinin yüzüne bakmamayı tercih eden Yahudiler gibi her
telefon ve elektrik direğinde, her seçim panosunda, duvarlarda, otobüs ve
tramvay duraklarının tentelerinde, kapılarımızdaki posta kutularında
karşımıza çıkan yurdumuzu ve bizleri dışlayan, aşağılayan slogan, resim ve
çizimleri görmemezlikten gelmeyi deneriz. Seçimler
geçtikten bir süre sonra sokakların
durulduğunu, yeni afişlerin dağıtılmadığını, bu tür iktidarların Türkiye'yi AB adaylığı görüşme
masasından kaldırmadıklarını, bizleri topyekün sınırdışı etmek için
parlamentolarından herhangi bir yasa çıkarmadıklarını görünce rahatlar, büyüklerimiz haklıymışlar
deriz.
Böyle deriz de haklar ında
art niyetli düşünmeyi asla aklımıza getirmediğimiz bu büyüklerimizin
Avrupalıları "ne kadar tanıdıklarını" sorgulamayı da
akıl
edemeyiz. Meseleye onlarla birlikte yüzeyden bakıp "ne olacak, gâvur değil
mi," der, geçiştiririz. Bu yazıda
gücü, ileriliği,
gelişmişliliği, demokrasisi ve insan haklarına
verdiği değer anlatıla anlatıla artık iflâh olmaz birer hayranı
haline geldiğimiz Avrupayı Türkiyeden bakanların
gözüyle, yani geniş
bulvarların, devasâ meydanların, meydanları
süsleyen heykellerin, gözleri gibi korudukları
tarihi eserlerin, dakik ulaşımın,
hiç kesilmeyen elektrik akımının,
dudaklarından
tebessüm eksilmeyen lepiska saçlı
hanımların, su yerine bira içenlerin Avrupasını değil
de kendi Avrupamın
beyin katmanlarını
aralamak, bize yani Türklere bakışını,
bunların nedenlerini, niçinlerini anlatmayı
deneyeceğim. Okuyucu hedef kitlem,
İsviçredeki minare yasağına bir anlam
veremeyenler, şaşıranlar, hiç ummayanlardır.
-NE OLUYOR BUNLARA?: Y ıllardır
Avrupada yaşayan bizler bile kendimize
bir Avrupalı'nın
bize baktığı gözle bakmayı beceremediğimiz içindir ki her saygısız karikatür
olayında, her minare-camii yasağında şaşırıp kalıyor ve kendi
kendimize soruyoruz: "-Ne oluyor bunlara?.." Oysa hiçbir
şey olmuyor, eğer
bizler hapsedildiğimiz
gettolara, duvarın
beri yakasına geri dönersek herşey
yine eskisi gibi devam edecek; yani burada tekkeler,
zaviyeler, çocuklar için ne eğitim
ne psikolojik ortam anlayışıyla bağdaşan yatılı Kur'an kursları açmaya ve beslemeğe
yine devam edebiliriz. Bu açıdan
değişen bir şey yok. Kimimiz Türkiye'ye gene dar-ül harp diyarı gözüyle
bakmaya, kimimiz şu kadar küsur bin mescid açtığımız
halde ses çıkarmamalarına bakıp "helâl olsun adamlara!" demeğe, yeni
yeni cemaat, tıynet,
meşrep dernekleri açmayı sürdürebiliriz. Bu konuda
bugüne kadar seslerini çıkardılar
mı? Hem niye çıkarsınlar
ki? 1. Dünya Savaşında
mermi yemiş birkaç asırlık kerpiç binalarını, miyadı dolmuş
asbestli fabrika hangarlarını,
çoktan kilit vurulmuş rutubetli depolarını değerinin birkaç katıyla
satın
alan ve onarmak, kıbleyi
doğrultmak için şehirdeki yapı
malzemesi mağazalarına milyonlar döken bizlere şehir
yönetimleri aslında
birer Recycling madalyası,
inşaat
sektörüne yaptığımız katkılardan
ötürü de Wirtschaftsförderer plaketi vermeleri gerekirdi, ama gâvurluk
edip tam tersini yapışlarına
şaşırmamız, onları iyi tanımamamızdan
kaynaklanıyor. Ama onlar bizi tanıyorlar.
Başına
doladığı
kallavî dolamayla Siğtlinin, afgani entarisiyle
Hintlinin, omuzlarına
dökülen çift örgülü saçları,
başında kepesiyle Yahudinin metropol bulvarlarında
fing atışını
görünce bizlerin de türbanımız, başörtümüz, takkemizle duvarın
öte yakasına geçmeye başlamamızdan
önce tanıyorlardı; mâdem ki artık
bu toplumun bir parçasıyız, bizim de insanca ibâdet
edebileceğimiz
mekânlarımız olsun demeye başladığımızı
da biliyorlar. Bunları işittikleri halde ses çıkarmadılar; zira
Avrupanın
mantığında
söylemek başka şey, uygulamak başka
şeydir. Kimse
sizin hülyâlarınıza
karışmaz, ama o hülyâları yaşamaya kalkışırsanız, bilesiniz ki Avrupanın
hümanist yasaları buharlaşıverir,
çünkü onlar sadece kendileri içindir. Fransadan başlayıp
Hollandaya, Almanyaya sıçrayan başörtüsü yasağını
hangi insancıl
gerekçelerle yasal hale getirdiklerini hep birlikte
görmedik mi? İnsan hukuku,
Cenevre Sözleşmesi, Kopenhag?.. Tamam da, bu diyârda
boşuna
mı wer das Minarett stehlen will, beschaft sich
zuerst das passende Etui denmiştir?
MODERN AVRUPANIN ORTAÇA Ğ
YÜZÜ: Osmanlı
mimarisinin özelliklerini taşıyan kubbe ve minareler, bulundukları yerin
ufkunu asla kapatmazlar. Yerle de, gökle de barışıktırlar.
Buna rağmen Avrupalılar mâbetlerimiz için şehirlerimizin
mimarî dokusunu bozuyorlar demeğe
kalkışınca, bazılarımız
garp diyarı
adamlarının
bize yakıştırdıkları
şark
kurnazlığı
sözüne yatarak işi
kılıfına uydurmaya, yani camii ve minareleri modern
biçimde inşaa
ederek bu kozlarını
da ellerinden almaya kalkıştılar.
Unuttukları
şey, kılıf
bulma konusunda Avrupalı ile asla
yarışılamayacağı gerçeğiydi;
şark kurnaz olsaydı, dün yerlerde sürünen garbın
oyuncağı mı olurdu?
Almanlar, Fridrich der Grosse von Preussen
dedikleri krallar ının
eğer Türkler gelirse kendileri
için camiiler yaparız deyişini
Alman milletinin öteden beri barışçı, hümanist ve inanç özgürlüğüne sahip
bir halk olduğu tezlerine tanık
gösterirler; üstelik bununla da yetinmezler ve
Fridrichle aynı yıllarda hüküm
süren Pfalz elektörü Karl Theodorun yazlık
başkenti Schwetzingende yaptırdığı
iki ince minareli camiyi işaret ederler. Gerçi o
devirlerde orada bu camiide ibadet edecek hiçbir müslüman yaşamıyordu,
zaten Kral, bu camiyi rezidensini güzelleştirmek
amacıyla yaptırmıştı. Almanlar, Prusya dönemimde IV.
Friedrich Wilhelm tarafından
1842 yılında kraliyet mimarı
Ludwig Persiusa yaptırılan zarif minareli camii ile de öğünürler.
Hoş,
bu bina Müslümanlar için bir ibâdet mekânı
olarak değil, sadece şehrin estetik görünümünü
zenginleştirmek amacıyla camii stilinde inşaa edilmiş bir su pompalama
deposu olarak yapılmıştı
ama o güne kadar kendilerine ibadethane yapma izni tanınmayan
Berlin Yahudilerinin çok işine
yaradı; camii stilinde sundukları
proje kabul edildi ve Yahudiler aradan 10 yıl
geçmeden içinde ibadet edebildikleri Almanya topraklarındaki
ilk sinegoglarına
kavuşmuş oldular. Almanyanın
geçmişinde camii stili mimari, endüstrinin de can
kurtaran simidi idi; Dresdende bir sigara fabrikası
kurmak isteyen sanayiciler,
şehrin imar planı
nedeniyle kendilerine güçlük çıkartılması
üzerine mimar Heinrich Hammitzschten buna bir çare bulmasını istediler.
Mimar, ışık saçan kubbeleri kiliseleri bile gölgede bırakan
dev bir camii projesi hazırladı. Eh,
şehrin
görünümüne güzellikler katacak böyle bir esere kim hayır
diyebilirdi ki? 1908 yılında
camii görünümlü ilk fabrika böylece açılmış
oldu; üstelik Osmanlı
ülkesinden satın alınan tütünleri işlediği için ürettiği sigaraya Yenidze
(Yenice) adı verildi ve sigara paketinin üzerinde de iki minareli bir camii
motifi kullanıldı. Karanlık
dehlizli yapılardan, ufku kapatan çatılardan ürperen
Almanlar, özellikle Osmanlı
stili camii ve onların
nârin minarelerini ruh dünyalarına
açılan birer ışık huzmesi gibi gördüler.
PEK İ
YA ŞİMDİ? : İsviçredeki
minare oylamasının hemen ardından Die Welt gazetesinin Almanya içinde
düzenlediği ankette katılımcıların % 85i minarelerin kendisine ürkütücü
geldiğini belirtirken, % 5i kilise kulelerinin gökyüzünü daha çok
kapladığını, % 10u ise birçok camiinin çok güzel göründüğünü
belirtiyor. Dün
şehirlerinin görünümünü güzelleştiren
ögeler olarak gördükleri camii ve minarelere bugün
neden karşı çıkıyorlar? Yoksa Almanların
mimarî güzellik anlayışları mı
değişti? Hayır,
ne göz zevklerinde nir değiöe
var, ne de damak tatlarında...
Yeniçerinin gulaschını (kulaşı),
halwasını (helva),
crossentını (çörek)
yüzyıllardır bayram menüsü
olarak baştacı edegeldiler,
şimdi de dönerle yatıp
türkische pizza (lahmacun) ile kalkıyorlar.
Değişen tek şey, şehirlerin güzelliğine güzellik katan o camii ve
minarelerin nerede, nasıl, hatta niçin yapıldığı değil, kimler tarafından
yaptırıldığıdır. Ömürlerinde henüz bir minare görmemiş
olanların bile minarelerin yüksekliğinden yakınıyor olmaları
görsel değil,
tamamiyle ruhsal bir yaklaşımın sonucudur. Ah bu
benim gâvurlarım!
AH BU BEN İM
GÂVURLARIM!: Önce
şu yüzeysel
gâvur deyip geçiştirdiğimiz
insanlara bir bir bakalım;
tamam, gâvur olmasına gâvurlar
da, onlar sadece bizim gâvurlarımız
değiller
ki! Dünyada bizim gibi hıristiyan olmayan
şu kadar küsür millet var, yerkürenin
yarıdan çoğunu dolduran budisti, hindûsu, putperesti,
bilmem nesi var ama bize yaptıkları
gâvurluğu onlara karşı asla yapmıyorlar. Neden? Eğer
sadece müslüman olduğumuz
için ise,
İranlılar da
müslüman değil mi?
Topyekün Arap devletleri, bizim Trablusgarp'taki Libya, Fas, Tunus ve o
ülkelerden gelip yerleşmiş
insanlar? Bu ülkelerden hangisinde düşen
bir uçaktan ötürü hangi gazeteci, hangi haber spikeri,
hangi yorumcu uçağı
türkleştirmişler (türkisiert) demeyi akıl
edebiliyor? Kendilerinde ya da dünyanın
başka bir yerinde ortaya çıkan bozma, mahvetme, yoldan çıkarma, yalan söyleme,
sahtekârlık durumlarında
Türke benzetme anlamına
gelen bu kelimeyi ya da eş
anlamlısını
kullanmıyorlar da sadece Türkiye ve Türkler sözkonusu olduğunda
hatırlıyorlar?
Çünkü Avrupa Birli ğine
girmek isteyen ve halkının büyük çoğunluğu müslüman olan tek ülke
Türkiyedir de ondan mı?
Türkiyede çok kişinin
böyle düşündüğü biliniyor ama alâkası yok! Gerçek şu ki,
iktidarı ve muhalefetiyle,
sokaktaktaki adamından aydınına
kadar Avrupalının
bize karşı duruşunun
gerçek sebebi, ne siyasî ne de ekonomik yapımızdan
ötürüdür; tek sebep, yetiştikleri
toplumun kültürel kalıtımından edinilen kronik Türk
korkusudur. Bu klişe,
Kilise tarafından oluşturulduğu
için de ilâhî bir karaktere sahiptir. Türkler aleyhindeki her söze
şüphe duymadan inanırlar;
Türkleri karalayan her tiyatro eserini, her sinema filmini, her romanı
derhal beğenir, oyuncusunu ya da yazarını
sahasında dünyanın en büyüğü
olarak kabul ederler:
Şekspir, Lord Byron, Alan Parker,
Pamuk gibi... Bu korkuyu sadece sanatçılar değil, siyasetçiler de
kaşımayı severler; zemin hazır
olduğu için de başarıya ulaşma şansları yüksektir. Hatırlayınız,
soğuk
savaşın en şiddetli olduğu yıllarda bile Batı
Avrupa'da komünizm ya da Sovyet-Rus karşıtı olan muhafazakâr ya da liberal
partilerden hiçbiri bu gerekçeyle halktan oy
toplayarak iktidar olamamıştır
(Batı Almanya'da
Helmut Kohl'ün iktidara gelmesi FTP'nin saf değiştirmesiyle alâkalıdır.)
ama seçim propagandalarını
sadece Türk karşıtlığı üzerine oturtarak meclise girmeğe
hak kazanan hatta iktidara gelen siyasî partileri pek
çok Avrupa ülkesinde görmemiz mümkündür. Şüphesiz bu partilere oy veren,
hatta kuran ve yönetenleri bütünüyle neo-faşist, neo-nazi ya da ırkçı olarak
nitelendirmek doğru olmaz; ancak, antisemitizm ve rasizm karşıtı
bazı grupların bile sürekli olarak Türkiye ve Türk karşıtı tezlere destek
veriyor olmalarının sebebini kalıtımsal
Türk karşıtlığı dışında herhangi bir argümanla açıklamak
da mümkün değildir.
Üstelik bu olgu, tarih boyunca Türklerle herhangi bir sürtüşme
yaşamamış Avrupa toplumlarında da gözlemlenmektedir.
Avrupadaki bu Türk karşıtlığı
kültür mirası öylesine yerleşmiş ve güçlüdür ki, âdeta
Avrupalının olmazsa olmazı
gibidir. Üstelik bu durum Avrupalıların kültür coğrafyası haline
getirdikleri ülkelerde de aynıdır; Christopf Kolombus,
Magellan, Vasco de Gama dünyanın
en ücra köşelerine giderlerken gemilerine herhalde
tatlı su yerine bu mirası
yükleyip götürmüş olmalılar
ki, bir keçiyi bağlasanız
kaçmak için her yolu deneyeceği Tanzanya, Togo, Tonya
gibi ülkeler dahi Türklere vize uygulamaktadırlar.
Orta ve yeniçağlarda
Kilise tarafından
insanların yüreğine Hıristiyanların Azraili olarak işlenen
ve artık kronik
bir durum kazanmış olan
Türk korkusunun ne kadar güçlü olduğunun
son örneklerinden birini geçen seçimlerde Hollandada gördük. Bu ülkede
bir türlü tek başına
iktiara gelemeyen, bu nedenle de sürekli sürtüşme
halinde olan muhafazakâr (CDA ve sosyalist (PvdA)
partiler, hiçbir alanda düşünce
birliğine sahip değillerken,
birdenbire ortaya çıkan Türk
İnkârcılar konusunda seçim çalışmaları
sırasında dahi davranış
birliği
sergilemekten çekinmediler; her iki parti, yıllardır
kendi bünyelerinde politika yaparak çalışkanlıkları ve erdemleriyle partililerinin
güvenini kazanan ve seçim listelerinin üst sıralarında
yer bulan Türk asıllı
adaylarından birer saat arayla Ermeni soykırımını
kınıyorum, beyanında bulunmalarını
talep ettiler, yanaşmayanları
aynı gün, aynı saatlerde yaptıkları açıklamalarla Türk asıllı inkârcı
adaylarını listelerden çıkardıklarını kamuoyuna
duyurdular.
D İN,
ELLERİNDE BİR YÖNTEM:
Avrupanın âkil
adamlarının
meselesi, bizim onlarla aynı
dinden olmayışımız
değildir; üstelik bu Akşamistan
diyârında günümüzde papazlar, zangoçlar, rahibelerden
başka dindar mı kaldı? Papalar
bile kendilerini bir din adamından
çok siyasetçi olarak kimliklendirmiyorlar mu? Öyle
olmasa ne işleri
var başka "gâvur ellerinde"?
Tamam, Avrupalıların dinle yatıp kalktıkları, birbirlerini dinden sapmakla
yani gâvurlukla suçlayarak yüzyıllarca boğazladıkları oldu elbette, ama o
zaman dahi din, sadece ağızlarındaki
gerekçe idi. Yoksa bir protestan ülkeyle bir katolik
ülke güç birliği yapar
da bir başka
katolik ülkeye karşı savaşır mıydı? Hadi 40 yıl süren o din savaşları aynı
evdeki kardeşlerin birbirleriyle didişmeleriydi diyelim, peki ya Haçlı
Seferleri? Siz bu seferlerin din gayretiyle açıldığını mı düşünüyorsunuz
hâlâ? Alâkası yok! Kilise, doğudaki
devletlerin, meselâ Eyyubilerin Kudüs'ü Hazreti
İsa'nın doğum yeri,
yâni hıristiyanlığın kutsal
mekânı olduğu için değil, o çağlarda her devletin izlediği genişleme
politikasının bir gereği olarak ele geçirdiklerini, Selçukluların
çoktandır müslümanların elinde
bulunan Irak'a, Suriye'ye ve Mısır'a hangi amaçla
girdilerse Diyâr- Ruma da "gâvurcukları
Müslüman etmek için" değil, toprak kazanmak için girdiğini
bilmiyor muydu? Oralarda yaşayan
hıristiyanların
dinlerine dokunulmayacağının ilk örneğini Hz. Muhammed,
Medine'ye göç ettiğinde oradaki
Yahudilere inanç özgürlüğü tanımakla gösterdiğinden
haberi mi yoktu Kilisenin? Eğer
Koca Sultan Süleymanın amacı hıristiyancıkları müslüman yapmak olsaydı
300 binlik ordularına
10 bin sünnetçi bulup katamaz mıydı? Kim engel olabilirdi ona?
Akıncılar
Münih tepelerine geldiğinde
soluğu Atlas Okyanusu kıyılarında alan Şarlken mi? Dünyanın en geniş
casusluk teşkilatına sahip olan Kilise, Türkler
Vatikanı bile ele geçirseler
kimsenin dinine dokunmayacağını, kendisinin de dinî bir kurum olarak
varlığını sürdüreceğini elbette biliyordu; ancak hıristiyanlar
üzerinde Tanrı
Kral hegemonyasını
yeniden kurabilmek için yüzyıllar
boyunca "Türk düşmanlığı" yapmayı bir yöntem
olarak kullandı ve
kıta Avrupasının her yerinde bu
amacına ulaştı;
bütün bir yeniçağ boyunca her
kilisede her pazar günü düzenlenen "Türk'e Karşı
Dua" âyinleri, her ay bir yenisi dağıtılan sahte "Sultan Mektupları",
Türkler tarafından kaynar kazanlara diri diri atılan
onbinlerce din kardeşimiz"
haberleri, geldiler, geliyorlar, kapıdalar söylentileri yayılarak Avrupa'nın
dört bir yanında inletilen "Türk Çanları" her Avrupalının genlerine işleyen
yapay bir Türk korkusu oluşturdu;
işte
bu korku, Kilisenin etkisini kaybetmesinden sonra
ilkin yayılmacı krallar,
şimdiyse muhteris politikacılar tarafından kullanılmaktadır.
Anla şılacağı
gibi "gâvurcuklarımın"
din ayırımcılığı ya da moda
deyimiyle İslamofobiden değil, kanlarına işlemiş o Türk korkusundan muzdarip
olduklarını düşünüyorum;
onlar, ferdî ve millî çıkarları
söz konusu olduğunda İslâmiyete olduğu kadar kendi
dinlerine de mesafelidirler, ne gül yüzlü
İsa ne de On
Emir umurlarındadır; böyle
olmasaydı, 1. ve 2. Dünya Savaşları'nda birbirlerini
ezip çiğnerlerken,
karşılıklı olarak kentlerinin
üzerine halı serer gibi bomba döşerken aşağıda yaşayanların kendi din
kardeşleri olduğunu düşünüp
insaflı davranmazlar mıydı? Din korkusu ya da kaygısı
gütseydiler Almanlar ilk savaşta
kendi din kardeşlerini bir an
evvel halledebilmek için yüzde doksanının müslüman
olduğunu
bildiği Osmanlı'ya can kurtaran
simidi gibi dört elle sarılır mıydı?
KÖR MÜ BUNLAR? :
Günümüze gelirsek, bizim onların
"gâvuru" olmamız,
Avrupalının yine umurunda değildir.
Elbette bu düşünceme herkesin
katılmasının
hiç de kolay olmadığını
biliyorum; zira özgürlük ve barış
adası olarak bildiğimiz Davos
İsviçre'sindeki halk bile, "minare
tahammülsüzlüğünü sandıktan
çıkarıp 2009 Noel armağanı
gibi önümüze koyarken bunların
derdi din değildir demek birçok kişiye
hiç de mantıklı gelmeyebilir ve
şunu sorabilirler:
Mâdem bu böyle değilse,
bu çağda
herşey herkesin gözleri
önündeyken, Türkiye ekonomisi, hayat düzeyi, iyi eğitim almış milyonlarca
genciyle birçok Avrupa ölkesinden daha gelişmiş, daha ileride iken ne diye
Türküz diye bize karşı olsunlar? Kör mü bunlar?
Hay ır,
kör de değiller,
sağır da; ama bize gözleriyle bakmıyorlar
ki, bizi şu halimizle göremiyorlar ki! Siz onların
mâlûm ve birileri tarafından durmadan cilâlandığı
için bizi böyle görmeğe mahkûm "gönül gözlerine" baktınız
mi hiç? Hiç sanmıyorum, öyle olsaydı bizi olduğumuz
gibi görsünler diye gönül gözlerindeki pası
gidermek için bu güne kadar akıllıca
işler yapardınız.
Avrupal ı
asla aptal değildir; kendisine
şirin görünmek için atılan taklaları,
dalkavukça davranışları
tanır ve
alkışlar, hatta
teşvik de eder, ama bir dalkavukla asla arkadaş
olmaz. Günü geldiğinde
kullanmak için yanında bulundurur; size söylemek
istediklerini ilkin ona söyletir, göstermek istediklerini ona gösterir. Su
akar, ateş yakar öyle mi?
Hayır, o, size suyun yakacağını, ateşin akacağını bütün samimiyeti ve
inandırıcılığıyla ısrar eder; biriniz inamazsa, diğeriniz
inanır; Avrupada en güçlü silâha Almanca bölgesinde İ-Waffen derler,
informasyon silâhları
Bir bakarsınız ki silâh sizin bedeninize patlamış,
canınız yanınca uyvanır, şikâyete yeltenirsiniz. İsviçredeki minare halk
oylamasında olduğu gibi
Bir kere
İsviçrelinin sandığından çıkan o
"Nein zum Minarett" cevabı
dinî değil,
millîdir; halk oylamasında
İsviçreliler diğer
Avrupalılar gibi minareye, hıristiyanlık-müslümanlık
açısından değil, "milli ve kültürel açıdan"
yaklaştılar; sandığa giden çoğu
İsviçrelinin beyninde minare ile Türklük özdeşleşti.
Bir kere Avrupa'da ümmetçilik ya da dindaşlıktan
önce millîlik ve yerellik vardır. Biz her ne kadar genel bir kavram olarak
"Avrupa, Avrupalı, Avrupalılık" diyorsak da, her Avrupa ülkesi önce
milli'dir; birbirlerine ve ötekilere karşı önce "kendi" öncelikleri vardır.
Almanca konuşan İsviçrelinin de, Avusturyalının da, Almanyalının
da Almancası kendi ülkesine hastır, aradaki tabii nüansları kimsenin
kaldırmaya kalkışmasına izin vermezler. Tıpkı Türk klişesinin gevşeyip
yokolmasına izin vermemek için sarfettikleri bunca gayret gibi.
B İZİ
TANIMIYORLAR: Daha bu yıl
içinde yasa değişikliği yapıp Almanyanın dili Almancadır diyenler,
yarım yüzyıldır ülkelerinde
yaşayan insanlara muhtarlık seçimlerinde bile söz hakkı vermeyenler,
neden hep bizim eksiğimizi
ararlar? Bizim güzel yönlerimizi niçin görmezler? Neden tarihe takılıp
kalmışlar? Biz Osmanlı değiliz ki, biz Türkiye Cumhuriyetiyiz!
Bizi, bizden daha iyi tanıyorlar,
çok daha iyi tanımak için de durmadan çalışıyorlar. Türkiye,
Almanyada, Hollandada,
şurada, burada ne kadar Türk yaşadığını bile kesin
rakamlarla bilmiyor. Bunlardan kaçı
geriye dönmüş, geriye dönenler nereye yerleşmiş,
çocuklarının eğitim durumu
nedir, dil sorunları var mı, haberi bile yok! Ama adamlar meselâ
Karadenizde Lâzca konuşanların kesin sayısını saptamak için kaç senedir harıl
harıl köy köy dolaşıyorlar. Neden? Almanyanın NRW eyaletinde okullarda Türk
asıllı bütün öğrencilere içinde bir tek soru ve çarpı işareti için yer
bulunan kapalı zarf içinde mektuplar dağıtılıyor;
Alevi misin? ( ) Neden?.. Elbette sizi daha iyi tanımak
için... Türklerin kurduğu kaç dernek var, bunlardan kaçı Türkiye yanlısı,
kaçı rejim karşıtı, hangileri
İslâmcı, Bozkurtlar kimlere karşı,
Atatürkçü derneklerin Ordu ile ilişkisi
var mı, ; hepsini biliyorlar. Hangi sanatçı
azınlık gruplarındandır, kimler desteklenmeli, fonlardan hangilerinin
yararlanmasına izin verilmeli... Cevaplar arşivlerde desteli.
Bizi gayet iyi tanıyorlar.
Daha önce de söyledim, Avrupal ılar
dalkavukluğu sevmezler ama dalkavukları desteklerler.
Kimin eline keser vereceklerini de iyi bilirler. Dünya
İsviçreyi barış adası, tarafsız, âdil
olarak tanımıyor mu? Peki ya İsviçrelilerin bize bakışı? Biz
nasıl olur da İsviçrelilerden
Türke sempati, minarelere izin bekleyebilirdik ki? Daha dün o ülkenin
kültür başkenti Zürih'te
"Türkler 2 milyon Ermeni'yi, 40 bin Kürt'ü kestiler" diyen ve Nobel ödülüne
yürüyen kişi
bizim yazarımız
değil miydi? Olaya bir de
İsviçreli gözüyle bakın;
bunları söyleyen, ülkemizin Cumhurbaşkanından
bile ödül tebriği aldığına göre
söyledikleri yalan olabilir miydi? Zürih sokaklarını
temizleyen Anadolunun bilmem hangi kırsalından
çıkıp gelmiş kara kafalı
Memet dilediği
kadar yemin billâh etsin, biz kimseyi asmadık,
kesmedik;
İsviçreli ona mı
inanır, Nobellimize mi? Öyleyse adamlar ne diye kafa
uçuranların gelip mahallelerine
cami-minare dikmesine izin versinler? Sizin ülke
olarak Davosta Osmanlı
bindallılarından, kehkârilerinden sergiler açmanız,
uçaklara doldurup getirdiğiniz memleket nimetleriyle Bolulu ustaların
elinden dünya liderlerine ziyafetler çekmeniz kaç para
eder kaatilliğinizin yanında?
Davos başka,
minare başka diyorsanız, eh,
ama bilesiniz ki en çok hayır oyu tek tük müslümanın yaşadığı, ne bir mescid
ne de namazğâh
bulunan en uzak kantonlardan geldi, oralarda ne Müslümanlıktan
bir iz var ne de işçi Türklerden;
ama ortaçağdan beri
perçinleşmiş, bizim de yanlış
teşhisler, yanlış dermanlarla sürekli cilâladığımız
korku kokan Türk klişesi var!
CAMBAZA BAKTIRMAK: Bu kli şeyi
minareye karşı
kullananlar elbette sıradan
insanlar değiller; gökyüzüne püskürttükleri isli, kara
dumanlardan bulutlar oluşturan
fabrika bacaları altında doğan ve gömülen insanları, koskoca ülkede 2-3
minareye karşı kışkırtmalarının
sebebi, halk muhayyilesinin bahçelerinde zaten mevcut
olan önyargıları kolayca
harekete geçirebilmeğe, daha da derinleştirmeye uygun bir motif
oluşlarıdır:
Süngü gibi ince, mızrak gibi
uzun; İkiz Kuleler, terör, Hıristiyanlığa
saldıran İslâm
Işıklı
şerefesi; Türk sarığı
Uçaklar için engel, şimşeği
davet eden çelik, yarın bize karşı kullanılacak roket atarlar, gölgesi
üzerimize düşerek bizi kirletecek hilâl
Öyle bir Mont Blanck eteklerindeki
domuz çobanından Paristeki
Elysee Sarayındaki
adama herkese yetecek bir oyuncak
Nitekim oylama
sonucunu teri soğumadan
alkışlayan Sarkozy, ülkesinin mimarî dokusunu
bozdurmayacağından dem vururken
residansının bir kilometre ötesinde güneşi
de, bulutları da kapatan bilmem kaç katlı
kübik kibrit kutularını
elbette görüyordu, ancak atalarının
Türklere daha yakın bir coğrafyadan, Macaristandan devşirip getirdiği
ne olursa olsun Türke karşı
olmak hastalığı
onu bu konuda da sayıklama mecburiyetinde bırakıyor;
Sarkozy akıllı adamdır,
Türk aleyhtarı her sayıklamanın
mâlûm tarlada neşv-ü
nema bulacağını
bilir.
Sarkozy ve Avrupanın
diğer akil adamlarının
asıl
amacı, "asıl
önünü almak istedikleri şey" elbette ne minare ne
camii ne de müslümanları
ibâdetlerinden alıkoyarak dinlerinden soğutma
çabasıdır;
zira onlar da çok iyi bilmektedirler ki, insan, imânını
mescid bulunmayan bir diyarda da koruyabilir, namazını
minaresiz ibadethanelerde, hatta birçok yerde Ramazan ayında
elli yıldır yapageldiğimiz
gibi herhangi birimizin evinin bir odasına iki kilim, bir halı sererek de
kılabiliriz, yani o zaten sessiz ve ezansız bırakılan minareler olmayınca
bizler hiçbir zaman hıristiyan
olmayız. Elbette konuya
Avrupalının
ağzında çiğneye çiğneye eskittiği o ciklet, "düşünce
ve inanç özgürlüğü" penceresinden bakıp vergi ödeyen birer mükellef
olarak buna hakkımızın
olduğunu
söyleyebiliriz. İsviçredeki Türkler ve diğer
müslümanlar, Lahey'e bile gidebilirler; büyük bir
ihtimalle Lahey'deki hâkimler,
İsviçre parlamentosunun din ve vicdan hürriyetini oylama konusu yaptırma
kararını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı bir işlem olarak
görüp sonuçlarıyla
birlikte iptal edeceklerdir. Peki, bu güçlü olasılığı
benim gâvurlarım
bilmiyorlar mı
sanıyorsunuz? Elbette
biliyorlar! Onlar halkı
oy sandıklarında birer Don Kişot
gibi Minare'ye saldırtırken kanatlarını kırmak için
üzerinde asıl
akıl yordukları
"yeldeğirmenine"
topyekün saldırı için
halka kämfer zum kreuzzug ruhu yayma çabasındalar.
Yâni neyi, niçin yapt ıklarını
çok iyi biliyorlar. Ben de biliyorum; zaten bu
yüzdendir ki burada bunca "dil" döküyorum.
D İL!
: Öyleyse asıl
mesele, dildir: Türk'ün "asıl
kırılmak istenen kanadı", dilidir. Öyleki Şark Meselesi
başlangıçta
birkaç Avrupa ülkesi tarafından
tertiplenip güdüldüğü halde "Türkçe Meselesi" bütün
Avrupa'nın
ortak projesi olarak görülmekte ve kotarılmaktadır.
Neden?
Öncelikle bilinmelidir ki "dil, uyumun ön
şartıdır," sözü,
sadece Türkler için geçerlidir; Batı
Avrupa ülkelerine Kamboçya'dan tutun Trinidat'a kadar dünyanın dört bir
yerinden gelinler de geliyor, göçmenler de ama
oralardan gelen hiçbir gelin ya da damat ülkesinde dil testine alınmıyor.Ya
bizimkiler? Binlerce genç gelinimiz ve delikalımız dil testi sınavlarını
başaramadıkları için vize alamıyor
ve eşlerine kavuşamıyorlar.
Oysa Almanya'da tek kelime Almanca bilmeyen
yüzbinlerce yabancı yaşıyor.
Tag demeyi beceremeyen gelinler de geliyor, damatlar da... Bu güne kadar bir
tek Japon'a "Almanca bilmiyorsun, sana oturma izni veremeyiz" dendiği
duyulmamıştır. O yüzden integrasyonu engellediği
için Türkçe'ye karşı
olmak, kocaman ama etkili bir yalandır, öylesine etkilidir ki,
Türkiye Başbakanı,
2008'de Almanya'ya yaptığı bir özel gezi sırasında bu ülkede Türkçe liseler
açılmasının yararlı olacağını söyleyince, bırakın istisnasız bütün Alman
siyasi partilerini, kelli felli Türk asıllı milletvekillerimiz, adı
sivil toplum önderliğine
çıkmış "kendi adamlarımız" bile bu tür okullaşmaya
uyumu zehirleyeceğinden
tutun, gettolar yaratacağı kehanetine uzanan değişik gerekçelerle karşı
çıktılar. Oysa bu ülkede yıllardır öğretim dili Yunanca olan ve Almanca'yı
sadece yabancı
dil olarak okutan ve bünyesinde anaokulu,
ortaokul, liseyi barındıran
50'nin üzerinde Yunan Okulu bulunmaktadır.
(Yunan okullarının isim ve
adreslerini merak edenler için: http//www.hasan-kayihan.com/asimilasyonvedil.htm)
Peki Yunan okulları, Japon,
Amerikan, Fransız, Patolonya okulları ve dilleri uyumu
baltalamıyor da Türkçe mi
baltalayacak? Yoo, hiç de öyle değil, bırakın baltalamayı, bu
tür eğitim kurumlarında
kendi anadiliyle alacağı eğitim
sayesince türlü bahanelerle normal okullarından çıkarılıp
geri zekâlılar okullarına tıkılan
sayıları %12-15'lere varan Türk
çocukları seygiyle kucaklanır,
adam gibi eğitilir, hatta elit liselere bile devam
edebilirlerdi.
Birkaç hafta önce davet edildi ğim
bir okuma akşamında izleyicilerden bir öğretmen hanım, "Alman öğretmenlerin
Türk velilerine çocuklarıyla Türkçe konuşmamalarını, kendisinin öğleden
sonra haftada 2 saat verdiği Türkçe kursuna çocuklarını
yollamamalarını
telkin ettiklerini, oysa anadiliyle desteklenen bir öğrencinin
daha başarılı olacağının bilimsel olarak da ispatlandığını, bir öğretmenin
bunu bilmemesinin mümkün olmadığını, bu yüzden karşı çıkış sebebini
anlayamadığını" söyleyince iki saate yakın roman okuduktan sonra orada
kalkıp "Avrupa'nın Türkçe Meselesi" tezine girmek istemedim ve "-
Öğretmenim, çocuklara
derlerinizde Türkçenin kolbastısını
öğretmenizden korkuyorlar," dedim. Salondakiler gülmeğe
başladılar.
Öğretmen
arkadaşın kırılabileceğini
düşünerek, "-Gülmeyin," dedim, "ciddiyim! Kolbastı,
zeybek oyununun Karadeniz ayağıdır. Avrupalı, yüzyıllardır her Türk'ü
bir zeybek, bir efe olarak gördü; Mohaç'ta Süleyman'ı, Edirne'de
Sinan'ı, Kocatepe'de
Mustafa Kemâli efeleşirken
izledi ve yutkundu. Kim Çanakkale'nin, Sakarya'nın, Dumlupınar'ın topla
tüfekle kazanıldığını iddia edebilir? Ağza alınacak topumuz, tüfeğimiz,
uçağımız, tankımız mı vardı? Öğretmenimizin sözünü
ettiği kişiler,
sizin çocuklarınızın ölüme
efelenen, mitralyöz yağmurlarıyla âdeta zeybek oynayan o şehitlerin,
gazilerin torunları olduklarını bilmiyorlar mı sanıyorsunuz? Uzun süredir
Avrupalının şuur altında zeybeklenmeğe devam eden Türk, bir baktılar ki
şimdi yanıbaşlarında,
üstelik çocuklarının adı Muzaffer, Gazanfer, Cihangir...
Ellerinde birer Türkçe sözlük yok mu sanıyorsunuz?
Bu kelimelerin ne anlama geldiğini
bilmiyorlar mı sanıyorsunuz?
Atilla, Fatih, Cengiz... Birinin Papa ayaklarına
kapanmış, biri çağ değiştirmiş, diğerine dünya dar
gelmiş. Var mı böyle adamlar bir başka milletin tarihinde? Devletinizin
kurucusu Mustafa, Peygamberiniz Mustafa, dün dünyaya gelen çocuğunuzun
adı
da Mustafa!.. Kızlarınız
Ayşe,
Fatma, Hatice... Öte yandan Umay, Bilge, Aybike...
Bir ayağınız Hicaz'da, diğeri
Atlas Okyanusu'nda... Bir kolunuz Semerkant'a uzanmış,
diğeri Helsinki'ye... İşte size Türkçenin kolbastısı!
Üstelik, iki de birde nâralanıyorsunuz:
"-Hayda breee!.." Yeryüzünde hangi milletin hangi dansında,
hangi oyununda var sizin kolbastı ya da zeybek oynayışınızdaki ihtişam?
Onların
integrasyondan anladıkları,
asimilasyondur; bir insanı
asimile etmenin tek yolu vardır, o da dilini almak... Anadilinizi alırlarsa,
ardından kolaylıkla Türk şûurunuzu alacaklardır ve tabii ruh dilinizi de...
Hani nerede Macar ovalarını
dolduran Hun Türkleri, Peçenekler? Romayı
kuran Etrüsk Türkleri nerede? Önce dillerini
bitirdiler, sonra kendilerini... Bir hanım
öğretmen kalkmış Avrupaya kafa tutuyor; Avrupanın
göbeğinde dünyaya gelmiş veletlere Allahın Resulü Mustafanın yolunu
gösteriyor, Türkün atası Mustafanın gururunu aşılıyor:
Ne mutlu Türküm diyene! Bakın
bu ülkede ne kadar guru yaşıyor biliyor musunız? Budist rahipler,
Brahmanlar baştacı! Ama bizi hâlâ Viyana önlerine
yaklaşırkenki halimizle
görüyorlar, sonra pat diye burunlarının dibindeyiz! O
yüzden göz altındasınız.
Siz öğrencilerinize
Türkçe öğretirken onlar o dilin ruh kökünden fışkıran
eğilmezliği, mertliği, zeybekliği,
Türk olma gururunu, birer Atatürk olma ülküsünü daha
bir pekiştiriyorlar. Öğretmenim,
onlar sizi sadece bir öğretmen olarak mı
görüyorlar sanıyorsunuz?"
Öğretmen arkadaşın ağlamağa
başladığını farkedince sustum, baktım ki başkaları da ağlıyor.
İşte Avrupa'nın bizimle asıl
meselesi budur: Bize 3-5 cümlesiyle kâh gözyaşı döktüren kâh dağları
söktüren ana dilimiz...
AVRUPANIN ORTAK DİLİ:
TÜRKÇE! : Onlara yıllardır
diyoruz ki, tamam sizin dilinizi de öğrenelim,
zaten öğreniyoruz,
hem de çoklarından çok daha mükemmel konuşuyoruz. Sovyetler dağılınca
Almanya'ya getirtilen hangi Rusya Almanı bizden daha
iyi Almanca konuşabiliyor?
İber yarımadasından
gelen göçmenlerden hangisi bizden daha aksansız
konuşabiliyor? Okullar arası şiir yarışmalarında,
güzel okuma yarışmalarında yıllardır birinciliği
kimselere kaptırmayan çocukların adı
ya Ahmet ya da Ayşe!
İnsaf edin artık!
Yok,
hay ır, sorun bizim
zeybekliğimizde, kökünü kurutmak için anavatanda yasa
değişikliği bile yaptığımız (
ya da yaptırdıkları) Türklük bilincini diri tutan bu
dilde, Türkçe'de!
Dün
Çin Denizi'nden Adriyatik'e kadar konu şulan
bu dil, artık
Atlantik'e uzandı.
Yeryüzünde ticaret ve iletişim dili sayılan İngilizce
bile, Avrupa'da İngiltere dahil
olmak üzere % 8 oranında konuşulurken Türkçe % 9'a ulaştı. (www.bab.la/nachrichten/die-sprachen-der-welt.html)
Bir Orta Avrupa dili olan Almanca % 12 ile Türkçe'nin önünde görünmesine rağmen
Almanya, Avusturya ve İsviçre'nin dışına çıkıldığında konuşulma oranı % 1
bile değil. Bulgaristan ve Romanya'nın da Avrupa Birliği'ne katılması,
Makedonya, Sırbisyan ve Arnavutluk vatandaşlarına AB'ye vizesiz seyahat
hakkının tanınmasından sonra Türkçe, Balkan yarımadası ile İskandinav,
Benelüx, Almanca sahası ve hatta İber yarımadasına uzanan bölgede
yaşayan
değişik halk
grupları arasında
1. ortak dil konumunu kazandı.
Batı Avrupa kaynaklı global ticaret, Türkçe'nin Avrupa-Türkistan hattını
çoktan farketti ve özellikle Kazakistan ve Türkmenistan gibi ülkelerde
yoğunlaşan yatırım
alanlarında ortak dil sebebiyle Batı
Avrupa'da yetişen Türkçe bilir elemanlar istihdam
ediyor. Hatta ekonomik krizin etkisiyle işsiz
kalan Avrupanın
yetişmiş
yerli işgücü, Türkçe'nin iş
hayatındaki anahtar rolünün farkına vararak son yıllarda
daha yoğun
biçimde Türkçe öğrenmeğe
yöneldi. Öyle ki Türkçe, öğrenilmek
için en çok tercih edilen dil sıralamasında, geleceğin
ekonomi ve iş pazarı
devi olarak görülen Çin'in sunduğu
geniş imkânlara rağmen Çince'nin bile önüne geçti.
Art ık
dünyanın hemen her ülkesinde şu ya da bu biçimde Türk göçmen iş "kolonileri"
oluşmakta, bu insanlarımızdaki durdurulamaz yurt ve Türkçe sevgisi ya da
gittikleri her yere alıp götürdükleri o zeybeklik ruhu, bu ruhun doğal
yansıması olan vakar, sıcak
kanlılık, aile dayanışması, misafirseverlik, tevekküle
uzanan saflığında yoğunlaşmış
zekâsı çevresindeki yerlileri de sarmakta, hele
bazı kelimelerimizin başka
hiçbir dile nasip olmamış âhenk büyüsü, kutup soğuğu
ilişkiler dünyasına hapsolmuş bu insanları âdeta çarpmakta, hemen her biri
farkında bile olmadan en azından 3-5 cümle Türkçe
edinmektedirler. "Canım, aşkım,
ruhum" kelimeleri hangi dünya diline sahip oldukları
anlam derinliği ile tercüme edilebilir? Bu yüzdendir
ki Türkçe, 20 dil arasında
yapılan "En Çok Sevilen Yabancı Diller" araştırmasında 7. sıraya yükselmiş
bulunmaktadır. ( www.eu.student.eu/die-20-beliebtesten-fremdsprachen/)
TÜRKÇENİN
KÜLTÜR RÜZGÂRLARI: Kültür
dediğimiz şey, sadece dil
yoluyla gelişir
ve yayılır. Misyonerlik teşkilatlarının
en çok dil alanında para harcamalarının sebebi de budur. Devlet dili Türkçe
olan herhangi bir ülke, meselâ Türkiye, Türkçe'yi dünya çapında
yaygınlaştırmak için özel bir gayret sarfetmediği halde bu dilin önlenemez
çıkışı ve beraberinde alıp getirdiği kendi kültür değerleri, taa
Hindiçin'e, Afrika'nın ortalarına, kutupların dibine kadar Avrupalılık
kültür değerlerini top, tüfek de dahil her yöntemi kullanarak götürmüş ve bu
iş için asırlar harcamış bir Avrupa'nın göbeğinde yeşermiş, dal budak
sarmaya başlamışsa, Avrupalı'nın
eli kolu bağlı duracağını düşünmek mümkün müdür? Türkçe ve onun kültür
ambarı sistemli biçimde herhangi bir merkez tarafından
desteklenmeden hızla
yayılıyorsa, Avrupanın
âkil adamlarının buna yolaçan etkenleri bir bir mercek
altına almayacaklarını
nasıl düşünebilirsiniz? Anadolu'nun ücra bir köyünden emek gücü olarak çıkıp
gelmiş, belki ilkokul mezunu bile olmayan kişiler Avrupa'nın bir ucundan
öbür ucuna her yerde bir yel değirmeni gibi Türk kültür rüzğârları
estiriyorlarsa Don Kişot eli kolu bağlı mı duracaktır?
Birçoğu artık Avrupanın
yerleşikleri haline gelmiş bu insanların elinden dillerini almadan,
ruhlarını alamayacaklarını bilmez mi âkil adamlar?
D İL
KOPARMA OPERASYONLARI: AB
parlamentosu, AB ülkelerine diğer
ülkelerden gelmiş insanların çocuklarına kendi anadilllerini öğretme
yükümlülüğü verdiği halde, üstelik Türkiye'yi neredeyse konuşulan her
lehçeyi ayrı bir dil seviyesine getirtmek için zorlayan Avrupalı, kendi
ülkelerinde Türk çocuklarının anadillerini öğrenmelerini
engellemek için yıllardır her
engeli denedi, sonında Hollanda başta olmak üzere
haftada 2-3 saat okul binalarında
verilmekte olan Türkçe derslerini tamamen kaldırdı.
Hızını alamayan Hollandalı bir bakan, Amsterdam gibi dünya denizciliğinin
ana limanı olan bir kentte Hollandaca dışında başka bir dil konuşulmasının
yasaklanması için kanun teklifi bile verdi. Almanya ise aynı maksatla
daha farklı bir
yol tutturdu: Türk çocuklarının
okul bahçesinde dahi birbirleriyle Türkçe konuşmasını
yasaklamaktan , Pazar günleri Türkçe kursu aldıkları kamu binalarını
kapatmaya kadar uzanan, görünüşte
mahalli hatta bireysel girişimlermiş izlemimi verilen uygulamaları devreye
soktu. Hastalık ya da emeklilik nedeniyle meslekten ayrılan Türkçe
öğretmenlerinin yerine yeni atamalar yapmamak yoluyla öğretmen sayısında
%50'yi bulan tırpanlamaya ulaştı. Dersler, çocukların
âdeta ek bir külfet olarak görecekleri biçimde planlandı.
Bodrum katlarında, labaratuar eskisi sınıflar verildi.
Son derece ilkel
şartlarda sunulan, okul
yönetimlerinden üvey evlât muamelesi görenbu derslere
devam oranı
giderek düştü ve
% 14-15lere indi.
Devam ettikleri okulda 6 saat ders yapt ıktan
sonra kimi yerlerde 10-15 kilometre ötedeki bir semt okulunda haftada bir ya
da iki gün bir başka öğretmenden ödünç alınan bir derslikte karma
sınıflar halinde kötü hazırlanmış birer ders kitabından başka hiçbir
desteği olmayan öğretmenler tarafından verilen (1.-4. sınıflar ile 5.- 10.
sınıflar) bu dersler, ne yazık ki bu haliyle bile pekçok siyasinin gözüne
diken olmaktadır. Resmi ilişkilerde masaya konulan "Anadil dersleri
yönetmeliği" içerdiği birçok lastikli cümleyle Alman Eyalet Eğitim
Bakanlıklarını aklamakta, zevahiri kurtarmalarına yetmektedir.
" En az 15 öğrenci
velisinin isteği halinde uygun dersane ve öğretmen
bulunması
durumunda haftada 1-4 saat arasında
anadil dersleri verilebilir."
cümlesinde bulunan elmalar ve armutları
toplamak hiç de kolay olmamakta, öğrenci mevcudunun neredeyse yarısını Türk
çocuklarının oluşturduğu okullarda bile anadil dersleri verilmemektedir. Bu
dersten alınan not, sınıf geçemede herhangi bir etkiye sahip olmamakta,
sadece Almanya'ya sonradan gelen (14 yaşından büyük çocuklara)
sene sonuna doğru merkezi bir şehirde düzenlenen Türkçe sınavından geçerli
not almaları şartıyla İngilizce yerine yabancı dil olarak kabul edilmektedir
(NRW). Bu durumda hangi öğrenciden bu derslere severek
devam etmesi beklenebilirdi?
İstenen bu idi; ancak duyarlı Türk veliler herşeye rağmen çocuklarını bu
derslere (varsa) göndermek için uğraşmakta, yıldırma yolu ile bu isteğin önü
alınamayınca radikal çözüm yolları aranmaktadır. Hollanda bu dersleri
tamamen kapatarak ilk adımı atmış oldu. Hessen eyaleti, gelen tepkiler
yüzünden kapatmanın eşiğinden döndü. Almanya^nın
güney eyaletlerinde ve Belçika'da Türkiye'den gönderilen ve finanse edilen
öğretmenler tarafından Türk konsolosluklarının organizasyonu altında verilen
anadil dersi, okul programları dışında, gönüllülük esasına ve not
etkisi olmayan kurslar olarak verilmesine rağmen,
bu uygulama biçimi de ev sahibi politikacıların
gözlerinde birer dikendir; Almanya'nın
iktidar partisi CDUnun 27 Eylül 2008 tarihinde
Stuttgart'ta geçirilen genel kurultayında
delegelerin çok büyük bir bölümünün desteğiyle Anayasaya Almanyanın dili
Almancadır ibaresinin girmesine karar verildi. Almanya'da oturma izni ya
da Alman vatandaşlığına geçişin temel şartlarından biri yasalara tam uyum ve
benimseme olduğuna göre, birinin bu maddeye karşı çıkması durumunda oturma
hakkının ya da vatandaşlığının kolaylıkla kaybettirilmesi
pekâla mümkün olabilecektir. Almaya'nın
resmî dilinin Almanca olduğu anayasada zaten mevcutken, ek olarak böyle bir
maddenin konulmasının, bu memlekette herkesi resmî daireler dışında da
Almanca konuşmak zorunda bıraktığını, yarın sokakta birbirleriyle Türkçe
konuşan iki insanımıza Nazi beyinli birinin pekâla müdahale etmesine
zemin hazırladığını
(eden zaten ediyor da), bir tartışma
halinde bu kişilerin
bu maddeye dayanarak mahkeme karşısında
haklı çıkacaklarını
anlamak için avukat olmaya gerek yoktur; ve elbette bu maddenin
Almanya'da da en çok konuşulan 2. dil olan Türkçe'nin önünü kesmek için
çıkarıldığını farketmek için de dâhi olmaya gerek
yoktur. Bu ülkede 3 milyonu aşkın
insan tarafından konuşulan Türkçe'ye karşı açılan bu
savaşın "savaşların anası"
olduğunu, bu işin Don Kişot'a havale edilmemesinden, bir Şef Görevi olarak
biçimlendirilmesinden de anlayabiliriz.
RADYO VE TELEV İZYONLARDA
TÜRKÇE YASAĞI:
Bazılarına
belki "savaşların anası" kavramı abartılı gelebilir ama
hiç de öyle değil;
bu böyle olmasaydı, RBB (Berlin-Brandenburg Radyo
Televizyonu) 2008'de Türkçe yayınlarını ne diye kaldırsındı?
WDR (Westdeutsche Rundfunk) 2009 sonunda tarihi bir değer
kazanmış olan Türkçe yayınlarınıı haftada 5 saate indirmeyi
niçin kararlaştırsındı?
Dünya çapında bir haber ajansı olan DPA (Deutsche Presse Agentur) haber
ağından Türkçe'yi niçin silsindi? Danimarka Devlet Radyo-Televizyonu (RD),
İsveç Devlet Radyo-Televizyonu (RTS), Fransa Devlet Radyo-Televizyonu (RFI),
Hollanda Devlet Radyo-Televizyonu ( NOS/NPS), Belçika Devlet
Radyo-Televizyonları (BRT ve TRBF) ülkelerinde Türklerin ya da Türkçe
konuşanların sayısında azalma değil aksine artış yaşanırken
neden Türkçe yayınlardan
vazgeçsinlerdi? Bu ülkelerden
yayın
yapan hiçbir özel radyo televizyonda orada yaşayan Türkler için Türkçe yayın
da yok ki, başkalarını izlerler diyebilsinler! Bütün bu ülkeler değil midir
Türkiye'de neredeyse her lehçede ayrı bir radyo-televizyon yayını isteyenler?
BRÜTÜSLE ŞTİRMEK:
Avrupa Parlamentosu'nun kararlarını
hiçe sayarak Türk çocuklarını dilsiz bırakma yolunda her türlü yönteme
sarılan bu kafa, koyduğu her yeni engeli kendisini cennete götürecek bir
çift kanat uhreviyatı olarak anlıyor demekten beni
şimdi
hangi vicdan ve izanla kim menedebilir? Birkaç yıl
önce Almanya'nın metropol şehirlerinden birinde Hindistan'dan gelen bir
doktor grubunu güpegündüz çevirip döven ve polisteki ifadelerinde
"biz onları
Türk sanmıştık," diyenlerin bir zamanların
Papa'sının cennet vaadiyle kandırıp savaşçı olarak Kudüs yollarına döktüğü
garip köylülerden kandırılmışlıkta ne farkları var? Bir kere daha açıkça
belirtmeliyim ki, basına ancak öldürme ya da ev yakma ile sonuçlanınca
yansıyan Türk avına çıkmış kişileri resmi görüşmelerde ve basın karşısında "ruh sağlığı
bozuk dummkopf'lar" olarak tarif edenler,
Türkçe'ye de karşı
çıkmakla kendilerini apaçık ele veriyorlar.
E ğer
bizler ve elbette arkamızda durması gereken Türkiye, hatta Türk dili konuşan
bütün ülkeler bir minare yasağına gösterdiğimiz tepkiyi Türkçe kıyımına
karşı gösteremezsek dikmeğe çalıştığımız o minarelere saldırtılacak
geleceğin Don Kişotları arasında pekâlâ kendi sulbümüzden gelenler de
olacaktır. Roma'yı yerle bir etmekten Papa'nın
yalvarması
üzerine vazgeçen Atilla'nın
çocukları nasıl oldu da Avrupa içlerine doğru ilerleyen Osmanlı ordularının
karşısına hem de Hıristiyanlığın
koruyucuları sıfatıyla dikildiler? İşte Bulgar, Peçenek Türkleri... Önce
dillerini kaybettiler, ardından dinlerini...
BEN İM
KALKANIM: DİLİM!: Bu günün meselesi, "Avrupa'nın
Türkçe Meselesi"dir. Bu dil
giderse, bu ruh da gider; işte
o azaman çok değil elli sene sonra camiiler boş kalır, uğrayanlar da
namazlarına "bismillah" yerine "ich fange
mit dem Gott" diye, In the name of God diye başlarlar.
Çünkü başka
dilleri olmayacak! Türk çocuklarının
Türkçe öğrenme imkânını yokuşa sürüp din dersleri vereceklerini, ancak
Almanca verilmesini olmazsa olmazı sayan ve bütün Türk kuruluşlarına
kabul ettiren Almanya ve elbette onu izleyecek olan Hollanda, Fransa,
Belçika ve bilumumu çok geçmez camiilerde kendi dillerinde ibadet, vaaz ve hutbe zorunluluğunu
da getireceklerdir. Onlar zorlamasa bile imamlar
kendilerini cemaatlerine anlatabilmek için mecburen Almanca, Fransızca,
Hollandaca, vesairece konuşmak zorunda kalacaklardır.
E ğer
Avrupadaki 5 milyon insanımızın, bizim insanımız olarak kalmasını
istiyorsak, onları yok olmaktan sadece Türkçenin koruyacağını, Türkçe
kalkanı olmaksızın birilerinin durmadan teleffuz edip
durdukları
Alman Müslümanlığı ya da Euroislam mensupluğunu dahi koruyamayacaklarını
ve günün birinde antropolojik bir halk topluluğu
olarak etnoğrafya
müzelerinden birinin tozlu raflarına taşınacaklarını
şimdiden söyleyebilirsiniz
Bu yaz ıyı
başlığımı selâmlayarak noktalıyorum: Dilimiz, bizi biz olarak
yüzyıllara ulaştıracak tek kalkanımızdır!
|
|
|