SOYLEM

              

HasanKayıhan 

 

 

 

     

DERWISH OF TURKEY /veya/

KEMAL BEGGAR

 

Bu Mr. Allmann denen adam beni deli edecek!

Qin Seddi’nin niqin ve kimlere karşi yapildiwi konusundaki son tartişmamizdan beri benimle konuşmuyor, bir yerlerde tesadüfen karşilaştiwimizda “hab keine Zeit,” deyip sivişiyordu. Bir süredir gene burnumun dibinde biter oldu. Yüz vermedim. Bir ay öncesi e-mail adresime saqma-sapan bir not geqmiş, dayanamayip kendisini arayacawimi ummuştu. Gerqi yazdiklari midemi bulandirmişti ama gene de ciddiye almamiştm. Siz olsaniz şöyle bir iddiayi kayda dewer bulur, ilgi gösterir miydiniz?

             “Düyun-u Umumiyye ne kadar Türk idi ise, Derviş de o kadar Türk’tür!”

             Benden ses qikmayinca geqen gün qim biqme makinamizi ödünq almak bahanesiyle qikip geldi. Makinayi kapinin önüne koydum.

            “-Al, götür!”

            “-Isn’t yenge at the home?“

          Eşime hep Türkqe yenge diye hitap eder.

„-Yok,“ dedim.

Tersliwe bakinki, tam o sira bizimki merdivenin başinda göründü.

„-Hallo Jorci!“

Kâfir geniş geniş siritti: 

„-Hi yenge, Birgitt kocht türkische Mocca genau so gut wie deins! Sie wollt’ dir es zeigen.“

„-Tach all!“

Ardima döndüm. Basilmiştik. Karisi arabayi parketmiş anahtari sallaya sallaya geliyor. Babalarinin evine girer gibi ellerini kollarini sallaya sallaya iqeriye girerlerken Jorci yan gözle bana bakarak siritti:

„-He can go to his office if he hasn’t time!”

Firqalarimi kurumamalari iqin suya koymak üzere odama qiktim. Dakika sektirmeden ardimdan geldi. Yawliboya qalişmakta olduwum tuvale şöyle bir göz attiktan sonra fikrini sormadiwim halde yüzünü buruşturarak:

„-Renoir,“ diye söylendi, „The Seine at the Champrosay, 1876.“

şaşkinliwimi gizleyemedim:

„-Vay domuz!“

Söylediwi dowruydu. Bu qalişmada Renoir’in o kir manzarasini taklit etmeyi deniyordum. Gerqi bunu gizleyecek dewildim elbette, ancak onun bir bakişta bu resmi adiyla, ressamiyla ve yapiliş tarihiyle söyleyivermesine şaşirmiştim. Almanlarin o meşhur özdeyişlerini söyledim:

„-iyi bir kopya kötü bir orjinalden daha iyidir!“

„-You're right!“

O an farkina vardim ki, o gün benimle sürekli ingilizce konuşmaya özen gösteriyor. Sordum:

“-Sen ana dilini mi unuttun bugün?”

Unutmamiş. Unutmamiş da benimle Almanca konuşunca ben dahil bütün Türkler, meselenin ardinda Almanya’nin bir hilesi var mi, yok mu onu düşünüyormuşuz hemen; ayni şey ingilizce söylenirse, Amerikan dostlarimizin öwüdü diye safqa inaniveriyormuşuz. Güldüm:

“-Nereden qikariyorsun bunu?“

„-Derwish!“ dedi.

Aklim, yarim kalan resim qalişmama takilmiş olmali ki, ressam Osman Akqit’in „Die Tanzende Derwisch“ tablosuna gitti.

„-Qok hoş!“ dedim.

Buruk buruk siritti:

“- Kemal Atatürk saw olsaydi, onu geldiwi gün geriye gönderirdi!”

Hinzir beni gâfil avlamişti. Türkiye’deki hükümette ekonomiden sorumlu devlet bakanliwi görevine getirilen Kemal Derviş’ten sözediyordu. Daha önce gönderdiwi e-mail notunu hatirladim.

“-Gördün mü?” dedim, “Türkiye’nin onun katkilariyla toparlanacawini anlayinca Alman damariniz kabarip adama düşman kesildiniz hemen!”

“-Yapma,” dedi, “Derviş’e neden düşman kesilelim, nihayet bir Alman sayilir o!”

“-Du hast kein Esel, oder?“

Bizim „qüş..“ lâfini benden sik sik işittiwi ve nerelerde kullanildiwini bildiwi iqin, ne demek istediwimi iyi anladi.

„-Annesi ve eşi Almandir,“ dedi, „gerqi orasi önemli dewil ama.“

itiraz etmedim. Tezini kabul ettirebilmek iqin bu tür basit hilelere başvurmazdi.

„-iyi ya,“ dedim, „mâdem öyle, onu sizin de sevmeniz lâzim! Öyleyken ne diye ingiliz emperyalizminin diretmesi olan düyun-u ummumiyye ile özdeşleştiriyorsun onu?“

Uyanik, benim tartişma tarzimi iyi tanidiwi iqin beni kendi silâhlarimla vurmayi denerdi sik sik.

„-Ben herkesi severim. Seni bile!”

Güldüm:

“-Die Trşnen des Krokodilles!“

„-Nein,“ dedi, „Betroffenheit eines Dostes!“

„Waffenbrüder“ sözünü militarist, „kamaradschaft“ sözünü nazist bulduwu iqin Türk sosyalistlerinden öwrendiwi Türkqe „dost“ kelimesini severdi.

„-Söyle!“ dedim.

„-Ama söyleyeceklerimi yazip bir yerlerde yayinlamaya kalkma. Sonra Türkiye’ye sokmazlar seni!“

„-Türkiye muz cumhuriyeti dewil,“ dedim, „başla hadi!“

Başladi:

„-Manhatten’in kuzey batisina dowru uzanan ana caddenin ortalarinda bir ev vardir. Green House! Görünüşte siradan bir sürü sekreterin girip qiktiwi, yazi işleri alan bir firma izlenimi uyandiran bir yerdir. Sana sözünü edecewim olayin cereyan ettiwi tarih, 31 Aralik 2000’dir. Öwleden sonra saat 15. Green House’in parkina peşpeşe bir sürü araba parketmektedir. Arabasindan inip asansörlere yönelen istisnasiz her hanimin ya da erkewin surati asiktir. Onlar zaman zaman Pazar günleri de aniden buraya qawrilmaya alişiktirlar. Bozuk atmalarinin sebebi o Pazar gününün ayni zamanda silvester oluşundandir. Yeni yila kimileri ailesi, kimileri de sevgilileri ile neş’e iqinde girebilmenin bütün hazirliklarini yapmişlardir.“

Sabrim taşti:

„-Bana bak Jorci,“ dedim, „bana hikâye düzme! Bu işi senden iyi becerecewimi bilirsin!“

„-Hikâye dewil, bu bir tesbittir! Hem sözümü de kesme! Bütün birimlerin qalişmasi, akşam saat 8.30’a kadar sürmüş, o saatte Z-Team dişinda görevli bütün elamanlarin evlerine gidebilecekleri bildirilmişti. Dünyanin dewişik yerlerinde yaşayan Big Boss’larla Z-Team’in haberleşmesini sawlayan Ww-Conversations’in tecrübeli elemani Mrs. Barsh, arkadaşlarinin ofisten ayrilişlarini izlerken gözyaşlarini tutamadi;  bakişlarini yirmi yildir hizmetinde olduwu şefine qevirerek bowuk bir sesle hiqkirdi:

„-Could not those the tomorrow?

Mr. McCartoon yüzünü yeniden pencereye qeviren Mrs. Barsh’a cevap vermedi. Sadece iqini qekti. Bu iq qekiş,  onun üzüntüsüne katildiwi iqin mi, yoksa ilerlemiş yaşina rawmen hâlâ bir genq kizin hatlarina sahip vücudu iqin miydi, belli dewildi; zira Mr. McCartoon, meslek hayatinda olduwu gibi özel hayatinda da hislerini gizlemesini qok iyi bilirdi. O ara telefon yeniden qaldi. Zaten son üq saattir ara vermek nedir, bilmiyordu. Telefondaki ses:

-Derwisch! Dedi.

Mrs. Barsh, şefine bakti. Başini salladi.

-Derwisch.

Başka bir odada kendisinden bu haberi bekleyen ekibe bilgi vermek iqin hizla masasindan kalkarken Mrs. Barsh’a seslendi:

-Perhabs we can arrive to home -party well-timed!

Mrs. Barsh ona bakmadan aci aci gülümsedi. O, bu işlerin iqinde pişmişti. Dünya Bankasi’ndan gelen bir teklifi IMF yanlilarinin asla kolayca kabul etmeyecewini biliyordu. Ancak o an bilgisayarina giren bir E-postaya göz gezdirince birden ümitlendi. Burada aynen şu cümle yer aliyordu:

“Mr. Derwish and turkish government accepts the list of conditions from IMF.

          Notu hemen kağıda bastı ve iç odaya seyirtti. Tahmin ettiği gibi IMF yanlısı olarak bilinen bir üye yummuş gözünü, açmış ağzını ver yansın ediyordu:

-why is he, why?

“Chairman” böyle bir soruyla karşilaşacawini biliyordu. Hazirlanmişti. Üyeyi daha fazla tahrik etmeyecek bir ses tonuyla, IMF ve Dünya Bankasi’nin dewişik ülkelerdeki uygulamalariyla qok puan kaybettiwini, Türkiye’de de işlerin hiq iyi gitmediwini, her an bir krizin ortaya qikabilecewini, perdenin önüne Türklere ters görünmeyecek birini dikmenin yararli olacawini, “Derviş” adinin bu iş iqin qok uygun olduwunu söyledi. Ama IMF’nin adami ikna olmamişti, derhal itiraz etti:

-who is he? who is he? Is he the boy of Kemal?

Başkan sinirlendi:

-No, but he is Kemal too! He is a Kemal and Beggar! Dou you understand, what a big luck for us?

          Tartışma Mrs. Barsh’ın getirdiği yeni bir notla noktalandı.

“- The operation defers in the Turkey!

Başkan ayawa kalkti. Ardindaki dolabin gözlerinden birini aqip iki kitap qikardi. Bu âdetti. Dişariya sir verilmemesi iqin üyeler  incil ve Tevrat’a el basarak toplantiyi terkederlerdi.

Mrs Barsh hemen telefona seyirtti.

“-Darling, I’m driving to you!”

         Jorji sustu ve kapiya yöneldi.

-Karim kahve pişirecekti, hadi inelim!

-Corci, dedim, olaylar böyle gelişmedi ama!

-Bekle, dedi, senin neden haberin var ki! Kahveden sonra 17 ocak günkü toplantida neler konuşulduwunu anlatacawim sana.

-Yahu dur, dedim, anayasa daha sonra firlatilmişti ama...

Güldü:

-Sana anlatmakta olduwum bu adamlar olaylari izlemezler, olaylar onlari izler!