DERSİM İSYANI VE ABALI
Onur Öymen devletin topraklarını,
yurttaşlarını ve egemenlik haklarını savunamayarak "açılım" girişimi adı altında
teslimiyetçi bir tavır aldığı gerekçesiyle iktidarı eleştirirken, "yenilgiyi
kabul ediyorum" diyemediği için gözyaşı edebiyatına soyunduğunu ve "analar
ağlamasın" nakaratıyla Türk halkını bu onursuz sürece ortak etmeğe kalkıştığını
vurgulamak amacıyla yakın tarihimizdeki acı olaylardan örnekler verdi. O arada
Dersim isyanından da sözetti.
Öymen, Türkçeyi iyi kullanan bir
siyasetçidir. Gayet açık ve duru olan o konuşmasını ilk okuduğumda cümlelerinin
ruhunu, "eğer askerimiz (ve düşman askerleri) vurulup can vermesin, "anaları
ağlamasın" mantığı ile Çanakkale savunmasını yapmasaydık, bugün belki de bir
devletimiz olmayacaktı" biçiminde algıladım, aslında herkes de böyle anladı.
Lâkin siyasetimize hâkim olan kısır
döngü kaş yarıp göz çıkarma esasına dayandığı için bu
konuda da maviler ve yeşiller gizlendikleri kum torbalarının gerisinden rastgele ateş
açmakta gecikmediler. Bu vatana ait olmanın gurur ve
şuuru bir yana, kendileriyle barışık yaşamayı bir türlü becerememiş bazı kişiler, birilerinin bilerek koparttığı bu gürültüye ellerine
birer teneke alarak katılmak için adeta yarışa girdiler.
Tarih boyunca emperyalist ülkelerin, dünyanın dört
bir yanında dil, din-mezhep ve milliyet farklılıklarını kaşıyarak, kendileri
savaşmadan ülke insanlarını birbirleriyle dövüştürdüğünü ve zenginlik
kaynaklarını ellerine geçirdiğini biliyoruz. Hiç bir zaman şuradaki madenleri
istiyorum, oradaki petrole ulaşmalıyım, şu stratejik bölgeyi ele geçirmeliyim
ya da falan devlet ileride bana zorluk çıkarabilir, biraz daha küçültmeli ve
zayıflatmalıyım, düşüncesini telaffuz ettikleri görülmemiştir. Emelleri, hemen
her zaman insancadır; vahşi Kızılderilileri ya da Zencileri medenileştirmek,
falan ülkedeki filan zavallı azınlığın insanca yaşamasını sağlamak, dünya
barışını tehdit eden filân yere demokrasi götürmek...
Osmanlı'nın son yüzyılında ve Cumhuriyet
döneminde çıkan isyanlar mâlûm. Her isyanın arkasında bir başka devlet
gücünün sömürgeci emeli yatıyor. Sırp ve Bulgar dindaşlarını Müslüman
Sultanlardan kurtarmak için silahlandırıp isyana teşvik eden, ardından
Balkanlara giren Rusya'nın o dindaşlarına yaptığı da mâlûm... Büyük Ermenistan
hayallerini gıdıklayarak Osmanlı Ermenilerini silâhlandıran aynı Rusya, kendi
hükümranlık alanı içindeki Ermenistan'ı neredeyse Ermenisiz bir Ermenistan'a
çevirdiği de mâlûm... İngiltere, Arapları özgürlüklerini kazanmaları
için mi Osmanlı'ya karşı kışkırttı? Aynı İmparotorluk Şeyh Said'i isyana
yöneltmek için kulağına dini kaygılarını artıracak sözler mırıldıyordu ama
gözlerini de Kerkük petrollerine dikmişti. Ne zamanki Türkler herjangi bir
sebeple herhangi bir konuda direnmeğe kalkışsalar, karşılarına hemen yeni bir
isyan hamlesi sürülmüştür.
Burada akla şu soru gelebilir: İyi de artık dinlemekten
gına getirdiğimiz "dış güçler" nasıl oluyor da isyana ya da ihanete hazır bunca
malzeme bulabiliyorlar? Eğer bunu kapaklandıkları köşelerinde mavallar döktüren
büyük düşünürlerimizden biri soruyorsa, hadi belki bilmiyordur demem, suratına
iyi bir hain olduğunu haykırıveririm. Ve de eklerim, daha iki hafta önce,
bir Amerikan enstitüsünün Karadeniz'de lazca konuşanları tesbit ettirdiğini
okumadın mı devekuşu derim? Türkiye'de sadece Almanya'nın desteklediği
demografik çalışmalar yapan grup sayısı yüzü aşıyorsa, topunu siz hesaplayın...
Aynı Almanya, daha bu yıl Türkçe konuşan bütün öğrencilere "gizli" birer zarf
içinde "Alevi misin, Sunni misin," sorusunu niçin yöneltiyor ve bunu neden
gizlilik prosedürüyle yapıyor?
Eğer deve kuşları başlarını kumdan çıkarır da iyi araştırırlarsa,
geçen yüzyılda çıkan her isyanın ardından toprak kaybeden tek ülke olduğunu
göreceklerdir: Osmanlı!.. Cumhuriyet'i kuran nesil o ihanetlerin sadece
can acısını değil ıstırabını da birebir yaşadı. Dersim isyanı da bunlardan
biridir.
Ne var ki Türk milleti sızlanmayı pek sevmez. Tarih içinde
onca acımız vardır, ama o acıyla ilgili en çok bir ya da iki ağıdımız. Benim
aklıma şu an Yemen Türküsü'nden başkası gelmiyor. Kin tutmayı bilmeyiz. Belki de
tez unutan bir milletiz. Yoksa bu özelliğimizi bilen birileri bize bizim
unuttuklarımızı kendi arzuladıkları biçimde yeniden mi öğretiyorlar? O yüzden
mi birilerinin kucağındaki aydınlarımız birilerinden özürler dileyip el ötek
öpüyorlar? O yüzden mi atalarımızı önceleri 300
bin iken açık artırmaya çıkarılmış gibi son tokmaktan önce 1,5-2 milyona bağladıkları insanı öldürmekle
suçluyorlar da Mora'da, Girit'te, Balkanlarda yok edilen 3 milyon Türk
insanını ağızlarına bile almıyorlar?
Son günlerde Onur Öymen'le bağlı olarak
birilerinin Dersim
İsyanı hakkında kabuk kaldırma "açılımcılarının" meseleyi
ne kadar tek yanlı aktarmaya hevesli olduklarını, devletin umurunu gözetme
görevi verilmiş başka birilerinin ise sanki devletten intikam alma hırsıyla bu
tantanaya koşulduklarını ve ötekilerden daha fazla feryat-u figana
soyunduklarını görünce ilk hamlede gerçekten afalladım. Hani, Selçuklu dönemindeki Tuz isyanından PKK isyanına kadar
bu tür kalkışmalar ve arka planları hakkında az çok bilgim olmasaydı da,
şu sıra yazılıp çizilenlere bakarak bir değerlendirme yapmak zorunda
kalsaydım, elime bir teneke de ben alırdım gibime geliyor.
Bu ne biçim sisleme, bu ne biçim
tilkileşmektir böyle?
Sağlıklı düşünebilen her insan,
herhangi bir olayı değerlendirirken en basit bir mantık yürütme ile
ne,
niçin, nasıl sorularına cevap arar. İyi de, "orada neler oldu," sorusuna bir
Yecüc-Mecüc istilası anlatır gibi sadece "masum insanlar öldürüldü," demek
ve bunu kanlı sahnelerle aktarmak mıdır becerebildikleri? Bu mudur aydın
sorumluluğu, bu mudur bilgilendirme namusu? Meydanlarda nutuk çekenler
mikrofonlara birer el bombasıymış gibi, köşelerinde yazıya sıvananlar
ellerindeki kaleme birer tüfekmiş gibi yapışmış, "abalıya" vurdukça
vuruyorlar, neredeyse kalbini çıkarıp avuçlarından kan damlaya damlaya
birilerine sunmaya sıvanacaklar. Yahu durun, siz kimsiniz de kimi kime, neden
kurban etmeğe kalkışıyorsunuz? Durun hele, ortada kambur bir miras mı var
da başınızdan atmağa kalkışıyorsunuz?
Vah Abalı! Doğrusu senin bu kadar öksüz ve yetim
kaldığını görmek fena halde canımı yakıyor.
Patrona Halil isyanını, Mora, Aznavur, Şeyh Said ya da Zeytin isyanının
amaç ve sonuçlarını boşveriyorum şimdi, acaba biri çıkıp da bana
söyleyebilir mi, "bizim Abalı"
Dersim'de karadan, havadan,
denizden kırlara gül derlemeğe çıkmış insanlara mı saldırmış?
Kerbela'ya başbakanımız da ağlıyor, ben de ağlıyorum. İnanç dedelerimin hem
acısını hem adını taşıyorum. Ama biri bana söylemeli, Mustafa Kemal gibi biri oradakiler Evlad-ı
Kerbelâ oldukları için mi ordu yürütmüş dağlarda? Oradakiler ahlâk ve faziletine,
mertliğine ve bilgisine kurban olduğum Hazreti Ali taraftarı oldukları için mi
manevi kızını tayyareye bindirip bomba attırmaya yollamış Koca Atatürk?
El insaf yahu!..
Tamam, ben milletimi tanırım, gün yıllara
uzandığında Köroğlu'nu da, Çakırcalı'yı da, Kamalı Zeybeği de artık eşkiya
olarak görmez, basıp yaktıkları konakları, tutup kaçırdıkları kızları unutur
onlara türkü bile yakar tutkun ve hayran.
İyi de, Abalı sen-ben değil miyiz, o
olmayınca biz neyiz, eğer niyetimiz onu yoketmekse ne diye çekeceğiz
birbirimizin nazını? Tamam, dünyanın en azgın emperyalislerine karşı
savaşmış, küller içinde kalmış bir vatan parçası üzerinde binbir güçlükle
bağımsızlığını henüz kazanmış Abalı'nın eli, kolu onu hâlâ yere sermek için
didinen düşmana fırsat vermeme kaygısıyla silahlanıp isyan
eden, dağlara çekilip kurşun yağdıran kendi insanına sert davranmış olabilir,
kabul, ama yer yüzünde hangi devlet daha farklı davranırdı? Hele bu coğrafyada devlet olmak zor iştir, devlet olarak kalmak ise
daha çetindir; o
çetinliktir ki, Koca Kanuni'ye ağlaya ağlaya Mustafa gibi yiğit bir oğulu boğdurtmuş,
Yedikule'de kardeş çığlıklarını işittikçe gözyaşlarına boğulmakla beraber
devlet-i ebed-müddetin bekaası hatırına Genç Osman'a kulaklarına ağaç tıpalar
sokturtmuş, üzerine ordu yürütmek zorunda kaldığı kardeşi Cem Sultan'ın ardından
Bayezıd gibi bir fatih oğlunu "gülüm, gülüm," diye ağlatmıştır.
Dersim
dağlarında kendi başına ordu kuran, vergi toplayan, kendine asker yazan,
devlet içinde devletlik taslayan, sağı solu basıp kan döken celaliye "eh, madem
öyle analar ağlamasın, kınan kutlu, beyliğin yurtlu olsun" demediği,
birer de tuğ,
mehter ve sancak vernediği için mi bu devleti abalıya çeviriyorsunuz? Niyetiniz
isyanın bastırılış biçimini mi eleştirmek yoksa niçin bastırıldığını mı?
Vay benim garip devletim, senin adına bunları sormak ben
gurbetteki oğluna mı kalacaktı?
Bu topraklarda yaşanmış bütün sevinçler gibi
acılar da hepimizindir; bedenen ve ruhen. Eğer bu devletin bir vatandaşı olma
şuur ve emelindeysek, bunu böyle kabul etmek zorundayız. Anlık çıkarlar uğruna,
göz çıkartma fırsatlarını kollayıp sırça köşkten başkalarının acılarına
ağıtlanma numaralarıyla "secaat arzetmeye" kalkışmak hiç de
samimi bir davranış
değildir, hatalı bir tutumdur. Yok eğer beynimizin arka bahçelerinde başka
tohumlar yeşertmek niyetindeysek, Amerikan mandasını, İngiliz himayesini,
Yunan esaretini reddeip egemen bir devlet olabilmek için evlâtlarını
kınalayıp cepheye yollayan anaları öne sürmeyelim, Nene Hatun kadar,
Kara Fatma kadar erkek olalım ve kadınlarımızın arkasına saklanmayalım. Yok
eğer kendimizle yüzleşmek istiyorsak, kara günümüz de oldu, ak günümüz de deyip
akıllı uslu konuşmayı becerelim.
Unutulmamalıdır ki, tarihin kalemi kadar saynası da
vardır; ve bu milletin anaları, başkalarının dikenli hülyâları için yağmur duasına
çıkmazlar. Hem de Kandil'den inip inip evlâtlarının canını alan canileri
göre göre...