BOZÜYÜKÜ DOĞRU OKUMAK...
Bozüyükte meydana gelen olaylar üzerine
yorum yapmaya kalkışan basın-yayın köşecileri de, devlet yöneticileri de farklı
noktalardan hareket etmelerine rağmen aynı yanlış sonuca varıp saplanıyorlar;
çünkü hiçbiri, Bozüyükü tanımıyor!
Bozüyük olayları, ne halkın sabrının
taşması ne güvenlik güçlerinin yetersizliği ne de tahrik sonucu ortaya
çıkmıştır; Bozüyük olayları ne etnik çatışma denemesi ne de tertipli bir karşı
reaksiyon halidir.
Son yirmi yıldır hızla sanayileşen bu
şehrimiz, Türkiyenin dört bir yanından göç alan, tam bir Türkiye
örneklemesidir; kök itibariyle tipik bir Karakeçili Türkmen kasabası olan
Bozüyükte Türkiyenin doğusundan, güneyinden, kuzeyinden gelip yerleşmiş
insanlar kadar, bütün Balkanlardan, Kırımdan, hatta çok daha önceleri Timur
ordularıyla gelen ve halkın Kara Tatarlar dediği Özbekler de yaşar; ancak bu
demografik çeşitlilik, Bozüyükü ipi sapı belirsiz kozmopolit bir şehir havasına
çevirmemiş, aksine kültürel etkileşimler sonucu daha da güçlenen bir şuurla bir
Türk Bozüyük olarak bütünlemiştir.
Bozüyüke güneş, Osmanlı Devletinin
kurulduğu topraklardan, Söğüt sırtlarından doğar; her sabah gözlerini güneşin
doğduğu tepelere çeviren Bozüyüklü, orada Atatürkün sözleriyle, milletin kötü
giden talihinin yenildiği İnönü Savaşları Şehitliğini görür. Bozüyüklü,
Sakarya Savaşlarını, -ki, 22 gün 22 gece boyunca Bozüyük kadar köyleri ve
kasabalarıyla bütün bir Bilecikin alev alev yandığı, Türkün bir varoluş
kavgasıdır,- başkaları gibi tarih kitaplarından değil, canevinde hissederek
yaşar; bu satırların yazarı da dahil olmak üzere o toprakların insanları, o
topraklar için toprağa düşen şehitlerinin ruhlarıyla içiçe yaşadıklarını
bilirler; zira her adım attıkları yerde şehitlerinden arta kalan bir kafa, kol
ya da ayak kemiğiyle karşılaşırlar. Türklerde, yerde bir ekmek kırıntısı görünce
alıp öperek çiğnenmeyecek bir yere kaldırma geleneği vardır; biz Bilecikliler,
analarımızdan, adım attığımız her yerde karşımıza çıkan bir insan kemiğini de
alıp öperek toprağın kazabildiğimiz kadar derinine gömmeyi de öğrendik. Oniki,
onüç yaşlarında çapa kazarken ortaya çıkan bir insan kemiğini görünce, bunun
pekâlâ bir düşman askerine de ait olabileceğini söylediğimde, olsun, o da bir
ana kuzusuydu, diyen ana, benim anamdır; benim anam ki, Bursa üzerinden
Eskişehire doğru ilerleyen Yunan orduları köyümüzü işgâl edip minâreye Yunan
bayrağı asınca, seksen yaşındaki Hacı Ahmetin dayanamayıp saklandığı yerden
çıktığını ve tabancasını minareye doğru çevirip ateş ettiğini, kendisini
yakalayan düşman askerlerinin boynuna kızgın sacayağı geçirip döve döve
öldürdüklerini her anlatışında ağlayan o zamanların dokuz yaşında bir görgü
tanığıdır; düşmandan kaçıp dağlarda aç-çıplak yaşamak zorunda kalan; anası,
cephedeki askerimize at sırtında cephane ve yiyecek taşırken üç aylık kardeşine
haftalerca analık eden bir çocuk-anadır; benim anam, nüfus kâğıdında doğum
yeri: Bozüyük yazan bir insandır...
Şu iyi kavranılmalıdır ki,Yunan askerinin
kemiğine bile o da bir ana kuzusu, diye sahip çıkan Bozüyüklü, zafer alayları
düzenlercesine konvoylar halinde topraklarını çiğneyip geçmeye kalkışanlara,
asla bir başka kimlikten, dilden, soydan diye karşı koymadı; bunu en iyi bilen,
yıllar önce Bozüyüke göçüp gelmiş Ağrıdan araba tamircisi Abdüsselam,
Urfadan Lahmacun Fırını sahibi Mahmut, Batmandan Toprak Seramik Fabrikası
işçisi Nurettindir. Nasıl ki ben anamın tanıklığına inanıyorsam, Bozüyükü
harita üzerinde arayıp köşelerinden nutuk atanlar, -eğer bir Madımak, bir
Susurluk hevesiyle avuçlarını okşamıyorlarsa,- önce Bozüyükü rûhu ve şuûruyla
tanımalıdırlar, yâni Bozüyükü kimse tahrikle, tertiple, kimlikle, renkle,
özgürlükle, Kopenhagla açıklamaya kalkışmasın!
Türk milleti, Amasya Tamiminin ilk
maddesini yeniden-
duydu ve canevinden vurulmuşa döndü.
Herhalde ricâl-i
devlet, Amasya Tamimini hatırlayacak kadar tarih dersi görmüştür.
İşin aslı budur!
