BEATRIX'İN ŞAPKALARI
Yenigün geldi; ötede yurdumun insanlarına, beride yurt
hasretiyle dolu yüreklere müjdeler olsun!
Geçmiş yıllardan bilirim ki, büyük kentlerimizin şurasında
burasında kimileri çoktan ateş yakmaya, kimileri de ateş açmaya başlamışlardır
bile; zaten toprağın yeşile, mora, ala, beyaza bürüneceği günlerin gelişi
onların umurunda değildir.
İlk gençlik yıllarımdan kalma bir alışkanlıkla her yıl bu
dönemde çiçeklerle oturur kalkarım; zira bizim Kayı kızları öyle kadınlar günü,
sevgililer günü falan bilmedikleri için sevenlerinden, yavuklularından,
nişanlılarından Yenigünde çiçek beklerlerdi. Biz yeni yetmeler bile dağlara
ağar, menekşenin en ışıklı morunu, çiğdemin en koyu sarısını bulup derlemek,
gönlümüzden geçirdiğimiz kızların yazmalarına takabilmek için çalı diplerinde,
yarlarda, bayırlarda dört dönerdik. Bizler kendimizi sevdiklerimize çiçek
hediye etmekle değil, onlar için çiçek derlemekle ödevli sayardık; çünkü
bizim kızlar kendilerine sunulan menekşenin, çiğdemin, sümbülün hangi dağın
hangi yamacından, hangi vâdinin hangi deresinden derlendiğini bir bakışta anlar,
saksılardan ya da birinin bahçesinden aşırarak getirilenlerin yüzüne bile
bakmazlardı; öyle yavuzdur Kayı kızları!..
Bu yıla kadar Yenigün yaklaşırken ruhum, hayâl atımın
sırtına atlayıp dağlara, tepelere yukarı ağar giderdi; ama ne hikmetse, bu yıl
gözüm çiçeklerde değil, şapkalarda!
Mağazalarda, vitrinlerde bir şapka görmeyeyim, hemen
dalıyor, rengini, biçimini, kumaşını, dikişini, nakışını saatlerce inceliyor,
sonra gözlem defterimi çıkarıp şeklini, şemâlini çiziyor, özelliklerini not
ediyorum. Yok eğer ilgimi çeken bir şapkayı bir mağazada, vitrinde değil de bir
hanımın başında görürsem, o dillere destan çekingenliğimden eser kalmıyor, hemen
seyirtip muhatabımın yolunu kesiyor ve özür dileyerek sormağa başlıyorum:
-Modeli nedir, dizaynını kim yapmış, kumaşı, dikişi, nakışı, ne zaman, kaç
paraya, nereden aldınız, ilh, ...? Kimi hanımların sorularıma cevap vermekle
beraber, içlerinden zavallı yabancı, aklını kaçırmış olmalı, diye
geçirdiklerini hissediyorum ama, umurumda değil!
Bir ay öncesine kadar aklımın köşesinden bile geçmeyen ve
adından başka hiçbir özelliğini tanımadığım şapka konusunda şu an
uzmanlaştığımı söylersem yanlış olmaz; mesela siz, şapka kelimesinin Lehçe
(Polonyaca) czepska sözünden geldiğini biliyor muydunuz? Peki, ya en önemli
şapka kuralı olan, bir şapkaya asla şapka denemeyeceğini, aksine onun
orijinal adıyla söylenmesi gerektiğini biliyor muydunuz? Hollanda Kraliçesi
Beatrixin Türkiyeye yaptığı gezi sırasında Türklerin bu kuralı bilmediklerini
gördük; gerçi bendeki bu şapka merağını uyandıran da Beatrixin Türkiye
gezisini Şapka Gezisi olarak anlayan ve anlatan Türk gazetecileri olmuştur ya,
o başka!
Kraliçe Beatrix, kapalı ya da açık yer farketmeksizin
saray efradına şapka giyme mecburiyeti koymuş; şapkasız bir bayan, asla onun
yakını olamıyormuş. Kraliçenin bekâr oğlu var mıdır bilmem, ama varsa ve bir
genç kız ona gelin olmak isterse, soylu olması değil ama meselâ bir Zootsuit,
Fedora, Straw Safari, Ladys 6, Diadem, Pilltboyd, Türban takması şartmış.
Türban kelimesini okuyunca siz de şaşırdınız mı? Niye
yalan söyleyeyim, ben bunu öğrendiğimde şaşırmıştım; hele Kraliçe Beatrixin
bütün şapkalı fotoğraflarını (şapkasız yok zaten de..) topladığımda içimden,
hey Allahım, bizde bi türban için ne kıyametler kopuyor, bunlar ne böyle?
sorusu geçmişti. O günden beri beynimde gökkuşağı renkli tüyler, püsküller,
ilmikler, saçaklar, düğmeler, iğneler, bağcıklar, boncuklar, pullar, fırfırlar,
kemerler, kurdelalar, danteller sarmaş dolaş...
Kraliçenin gezisi boyunca dikkat ettim; ne Anıtkabirde,
ne Köşkte, ne orda, ne burda tamam, evrensel görgü kuralları gereği
hanımlardan başlarındaki şapkaları kapalı yerlerde dahi çıkarmaları beklenmez,
ama kendi hanımlarımızın saç tokasından, ayakkabı tokasına kadar didik didik
edenler, hele başörtülü iseler desenlerindeki renklerin harmanlanışından
uyumuna, örtünüş biçiminden ütü kırışığına kadar didik didik eden haberleşme
özgürlükçülerinden bir teki neden ağzını açıp da tamam, misafirimizdir, ama bu
leylek yuvasını andıran şey görevinin ciddiyetiyle başdaşıyor mu, sorusunu
bırakın sormayı, acaba neden aklından bile geçirmedi ki?
Merak ettim ve günlerce gelmiş geçmiş devlet adamlarının
eşlerinin başlarına taktıkları ya da örttükleri şapkalarını, başörtülerini
araştırdım, resimlerini taradım. İki resme kanım kaynadı, ayırıp yazı masamın
üzerine koydum. Eşi devlet adamı olmamasına rağmen bir üçüncü başörtülü hanımın
önümdeki duvarda asılı duran fotoğrafını da alıp diğerlerinin yanına koydum:
Atatürkün eşi Lâtife Hanım, R. Tayyib Erdoğanın eşi Emine Hanım ve benim
rahmetli anam... Üçünün de başları örtülü, üçünün de gözlerinde sevgi
parıltıları... Üçü de benim insanım! Peki Atatürk, Lâtife Hanımın başörtüsünden
rahatsız olmuş muydu? Zübeyde annenin, Makbule bacının başındaki örtüden
rahatsız olmamış da Lâtife Hanımınkinden niye olsun?
Resimdeki başı örtülü Lâtife Hanım, Gazimizin koluna
girmiş, onun gözlerinin ta içine bakıyor... Sevgiyle... Keşke ayrılmasaydılar;
mavi gözlü Koca Kurtla birbirlerine ne kadar da yakışıyorlarmış!
Bu resme bakarken, eşi başörtülü olan biri Cumhurbaşkanı
olamaz, Atatürkün koltuğuna oturamaz diyenlerimizi var ya, şu an onlardaki
mantığı hiç mi hiç anlayamıyorum. Son günlerde R. Tayyib Erdoğanın
Cumhurbaşkanlığına aday olmayacağı sıkça söylenir oldu; bu, kendi bileceği
iştir, ama eğer bu kararında birilerinin Emine Hanımın başörtüsüyle ilgili
yaygara koparmalarının bir etkisi varsa, bir daha benim bulunduğum bir mecliste
sakın yüksek perdeden konuşmasın, sataşırım!
Gözlerim yeniden Kraliçe Beatrixin şapkasına kayıyor;
doğrusu Emine Hanımın Beatrixin bu şapkasını ödünç alıp eşinin koluna girerek
Çankayaya yukarı yürüdüğünü düşünüyorum; hızla gözlerimi yumuyorum.
Kraliçe kusura bakmasınlar ama, yanyana çekilmiş
resimlerine bakınca ben, bizim başörtülü First Ladymizi daha şık ve daha modern
buluyorum; modern çünkü, resimdeki Kraliçenin başındaki şapkanın M.Ö. 3200
yıllarında Giritte Minosluların kullandıkları şapka olduğunu artık biliyorum
da onun için...