SOYLEM

              

HasanKayıhan 

 

 

 

     

BARSISA’YI ÖLDÜRDÜLER!

Yoksa siz Barsisa’yı tanımıyor musunuz?

Eğer onu hiç görmediniz, hiç işitmedinizse, elbette onun öldürülmüş olması sizi pek etkilemez.

Aslında Barsisa’yı tanımadığınıza inanmıyorum; çünkü sağlığında Barsisa, her insanla en az bir kez konuşmak için koşturur dururdu.

Belki bu yazıyı okurken aklınıza gelir, Barsisa’yı hatırlarsınız. Gerçi sizin Barsisa’yı tanıyıp tanımamanız benim için önemli değil, o sizin meseleniz; ben sadece Barsisi’nın nasıl vahşice öldürüldüğünü duyurmak istiyorum sizlere...

Evet, Barsisa öldürüldü!

Bazı gazeteler olayı sıradan bir habermiş gibi iç sayfalarda küçük harflerle şöyle geçtiler: „Barsisa adında birinin öldürülmüş olarak cesedi bulundu. (Türkçeye bakın!) Polis, kimsenin sahip çıkmadığı cesedi, Dar-ül-aceze Umum Müdürlüğü’nün defnetmek üzere morktan alacağını duyurdu."

Bu kadar! Hepsi bu kadar! Oysa aynı gazetelerin ön sayfalarında koskocaman kılları alınmış bir bacak fotoğrafının altına şöyle bir cümle yazılmıştı:

„Bundan güzeli kimsede yok!"

Bir yumuşağa verilen değere bakın! Gözlerim yaşardı. Benim ülkemin, benim şehirlimin, benim köylümün sahip olduğu hoşgörüye bakın! Kimbilir bu bacak nice bekâr odalarının duvarını süslüyordur!

Bununla Barsisa’nın öldürülmesi arasında ne ilişki var, diyenleriniz olursa, üzülürüm. Sakın böyle birşey söylemeyin; yoksa ülkemizi Avrupa Birliği’ne almazlar!

Ben iddia ediyorum, Barsisa’yı Avrupa Birliği taraftarları öldürdü. Kim taraftar değil, diyor ve kendinizi de o gruba koyuyorsanız, bu, sizin de suç ortağı olduğunuzu gösterir.

Barsisa, ah Barsisa! Demek ki alın yazın böyleymiş! Seni bir değil, birçok kişi aynı anda öldürdüler. Kim vurduya gittin dostum! Polis dosyanı çoktan "Cürüm-ü Meçhuliyye" raflarına kaldırmış bile.

Buna dayanamıyorum işte. O yüzden kalkıp polise gittim. Dedim ki:

-Davacıyım!

Polis gayet sokukkanlı bıçimde gözlerimin içine baktı:

-Kimden davacısın?

-Hepinizden !

Birden sinirlendi. Ayağa kalkıp üstüme yürüdü :

-Sen bizimle dalga mı geçiyorsun lan? Nerede bulunduğunun farkında mısın sen?

Farkında olmaz olur muyum beyim? Üniversitede iken ikide birde karga tulumba ziyaret etmek mecburiyetinde bırakıldığım yeri bilmez miyim? Kapattıkları odaya gece yarısı biri çıkar gelir, ve "niye geldin?" diye sorardı usulca. "Kendim gelmedim, getirdiler!" derdim hep. "Yok.." derdi, "kendin geldin!" Her satırını şiir gibi ezberlediğim bir hikâyeydi bu. Öyle de desem, böyle de desem, netice değişmezdi; o yüzden daha sonraki zorunlu ziyaretlerimde kestirip atardım: „-Su içmeye geldim!" Ve hemen saymaya başlardım: 1,2,3,4..5! Yahu sayı tamam, ne diye bu kez fazla vuruyorsunuz? Toplu kavgaya karışmanın bedeli 10 cop değil miydi?" O günlerde herşeye sık sık zam gelirdi; sonradan bu soruyu da sormaz olmuştum.

Dalıp gitmişim. Polis bağırınca kendime geldim.

-Cevap verse e!

Yoo, hemşerim, bağırma, geçti o günler! Bugüne bugün Avrupa görmüş, Avrupa’da dostlar edinmiş adamım! Bu şekilde Avrupa Birliği’ne giremezsiniz!

Bu söz, ne sihirli sözmüş bre! Bence Türkçe’den "lütfen" kelimesini kaldırıp onun yerine "Avrupa Birliği" ya da daha derin anlamlısının, yani "Yoksa-Avrupa- Birliğini-Ancak--Rüyanda-Görürsün" sözünün kısaltılmış halini "YABA-RÜYA-GÖR" yahut sadece YABA şeklini koysalar, vallahi herşey rayına oturur. "Memur bey, şu evrakı onaylar mısınız lütfen, pardon yaba?

Allaaah, ne rüyâdır o ya! Euro’lar ülkeye akacak, Anayasalar havalarda uçmayacak, Bankalar soğanlaşmayacak, şirketler sarımsaklaşmayacak… (Mı dersiniz? Sap saman savurmak için kullanılan yaba’nın meşe ağacından yapıldığını ve ne sağlam birşey olduğunu bilenlerin yüreği cız etmez mi o zaman? Karıştırmayalım:)

-Yaba! Dedim polise. Hemen iki adım geriye çekildi, yumruklarını çözdü, su bardağına saldırdı, doldurup uzattı:

-Içmek ister miydiniz acaba!

-Hayır, teşekkür ederim!

Koltuğu önüme sürdü:

şöyle buyurun yaba!

-Teşekkür!

-Yaba söyleyebilir misiniz, hangi sokakta oturuyordu arkadaşınız?

Hatırlayamadım.

-Yaba izin verin yardımcı olayım… Kontantinapolis Sokağı mı, Afrodit Çıkmazı mı, Zeus Meydanı mı acaba?

Aklım iyice karıştı, cevap veremedim. O ise saymaya devam ediyordu: Aristotales Sokağı, Platon Caddesi, Aleksandriya Yokuşu, Pitagores Bulvarı, Venizelos Alanı, Diyajones Çıkmazı?..

Adamın yüzüne baktım:

-Dostum Yunanistan’da değil, Türkiye’de yaşıyordu!

-Efendim lâtife ediyorsunuz sanırım, Eskişehir’imiz Yunanistan’ı çoktan sıfırlamıştır Allah’a şükür!

-Yaba söyler misiniz Barsisa’yı kim öldürdü?

-Birazcık ipucu verebilir misiniz yaba Barsisa kimdi acaba?

(NOT: Barsisa’nın kim ya da ne olduğunu bilmeyenler, vakitlerini boşa harcattığım için kusura bakmasınlar!)