SOYLEM

              

HasanKayıhan 

 

 

 

 

AYRILIĞIN RENGİ HÜZÜN

       Anadan, atadan, yârdan, vatandan uzakta geçirilen o her bayramda yaşadığım hüznü, bu kere katlanmış olarak hissetmekte, gene de eşe dosta belli etmemek, en azından onlara da  hüzün bulaştırmamak için sahte gülücüklerle “mutlu bayramlar” dilemekteyim; uzaktakiler bir yana karşı sokakta oturan ahbaplarımdan bile“çağdaş” yöntemlerle gelen kalıplaşmış, kimbilir kaçıncı kişiye kopyalanmış ”Bayram SMS’leri” yüreğime çöreklenen kederleri dağıtmak bir yana, daha da derinleştiriyorlar. Bu yılki Kurban Bayramı’nın gözde kalıplaşmış SMS cümlesi, “Beyaz bir gül gönderiyorum, yaprağında iman, dalında Muhammed renginde nur var... „ diye başlayanı. Tek tek sayıyorum, tam altı ayrı dosttan inmiş. Her ne kadar gözlerimin önüne  iri, beyaz goncalı, yapraklarına çiğ taneleri düşmüş o güzelim  yediverenleri getirmeye çalışsam da, adını okur okumaz „selâm ve salavata“ giriştiğim Peygamberimin de bir muhacir olduğunu düşünsem bile, içimdeki kederi silip atamıyorum. Ve birden, hüznün yaşanmadığı bir bayramın artık bana asla huzur veremeyeceğinin farkına varıyorum. Oturup ağlasam mı?

       Oturup ağlamak, kendini „Müslüman bir Türk“ olarak nitelendiren insanların yapabilecekleri en kolay ruhî hadisedir; depremin vurduğu Pakistan’daki müslümanları, Amerikan işgalcilerinin vurduğu Irak’taki insanları, PKK’lı teröristlerin vurduğu vatan çocuklarını düşünün; eğer bunlar gözyaşlarınızın yağmur olup dökülmesine yetmezse, Türkiye’nin dümensiz bir yelkenli gibi açık denizlere savruluşunu düşünün ve hıçkırmaya başlayın… Yok eğer hâlâ metanetinizi kaybetmedinizse ve mutlaka  „oturup ağlamak“ istiyorsanız, ama nalet komşunuz çanak anten takmanıza karşı çıktığı için „Manyakist Türk TV Dizileri“ni  izleyemiyorsanız, yapacağınız tek şey olarak geriye, „oturup kendi halinize ağlamak“ kalmaktadır. Yok eğer, bir bayram arefesinde bu ne biçim yazıdır, illâ ağlamamız, kederlenmemiz, hüzünlenmemiz mi lâzım diyenlerdenseniz, o zaman oturun bir güzel kitap okuyun en iyisi… Benim şu günlerde yaptığım gibi! Ne okuyacağını bilmeyenlere, neyi tavsiye edebileceğimi soranlara derim ki, Orhan Aras’ı okuyun.

       Orhan Aras’ın size tavsiye edebileceğim kitabının*) ilk cümlesi şu: „Şimdi Sen Güzelce Sabret!“

       Orhan Aras, sizi karşısına bir güzel oturtup şöyle diyecek ilkin: „ Aslında, yaşamak biraz da pervasız olmaktır. Bizim gibi gözlemlerini sevdayla derinleştiren insanların yaşamdaki payları adaletsizdir. Payımıza hep gözyaşı ve keder düşüyor. Peki ağlamak çözüm müdür? Bazen, evet!“

       Kadere bak, Türk dilini şirin bir dere güzelliğinde cümlelerinde çağıldatan bu yazarımızın kitabını okuyasınız ki,  başınızdan kederleri, yüreğinizden hüznü kovasınız, demeye niyetlenirken, karşımıza gene gözyaşı, gene keder, gene hüzün çıktı.

       Ancak onu da demeliyim ki, „hüznü tanımayan âşık olamaz!“ Benim sevgili öğretmenim S. Ahmet Arvasî, bizi üzen herhangi bir konu hakkında sohbet ederken Hz. Muhammed’i her anışında, hep şunu söylerdi: „Benim hüzünler içinde kavrulan Peygamberim!“

       Öyleyse hüzünlenmekten korkmaya gerek yok, yani Orhan Aras’ı okumaya devam…

       Çünkü, Ayrılığın Rengi Hüzün’dür!