ALMANYA'DA TÜRK YASASI
11 Eylül saldırısını izleyen
günlerde bütün dünya dillerinde en çok kullanılan cümle, ...
artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, idi; ancak Avrupa
Türkleri açısından pekçok şeyin eskisinden daha iyi
olmayacağının belirtileri çok daha önceleri ortaya çıkmıştı.
Dışgöçün başladığı yıllarda bazı Türk
sosyalbilimcilerinin
bu yüzbinlerce işçinin bir trafik halinde gidiş-gelişi ile batı
kültürü memleketin içtimai strüktürünün hücrelerine kadar nüfuz
edecek, (...) garp kültürü, kütle teması ile bu insanların
şahıslarında kasabalara, köylere kadar yayılacaktır. (Tuna,
1965) yorumları yaparken, Avrupalılar yabancı iş gücü, misafir
kol gücü olarak gördükleri bu insanlarla hiç de kaynaşma
niyetinde değillerdi; nasıl olsa güçten düşüp yarın-öbürgün geri
dönecek olan bu kesimlerin bir köşede kendi hallerinde
yaşamalarını öngörüyorlardı. 1973 krizinden sonra Avrupa
Türklerinin biraz daha eğitimli olanları geri dönmüş, geride
bir lokma, bir hırka yaşamaya yatkın daha köylü olanlar, çok
daha ucuz emek arzettikleri için oralarda kalmayı yeğlemişlerdi.
Kadın ve çocukların mevsimlik işlerde, fizikî güce sahip
olanların aynı günde iki ayrı işyerinde çalışmaları, abur-cubur
için para harcamamaları hatta izin dönüşlerinde bulgurunu,
tarhanasını, nohudunu Türkiyeden götürerek dişten de
artırmaları, Avrupanın bu çok çalışıp-az kazanan insanlarının
kendi ülkelerinde süren devalüasyonlar nedeniyle Türkiyenin
döviz babaları haline gelmelerine yol açıyor, 70 cent
Türkiyesinin ilgi odağı oluyorlardı.
Öte yandan Türkiye siyasetinin
her kanadı, inanç sisteminin her parçası bu varlıklı ve fakat
gurbette memleket özlemi çeken, ülkelerinin içine yuvarlandığı
ekonomik ve siyasi karmaşadan üzüntü duyan insanların
yüreklerinde kendisine bâkir bir zemin bulmuştu; derhal
örgütlenerek para sıkıntısı hissetmeden taraftar sayılarını
artırmaya, hatta Türkiyedeki merkezlerine maddî destek vermeğe
başlamışlardı. Onları bu insanların yarın bu ülkelerde
karşılaşabilecekleri meseleler ilgilendirmiyor, üstelik Türk ve
müslüman kalabilmek adına etraflarını kalın duvarlarla örmeleri
teşvik ediliyordu. Avrupalı ev sahiplerinin ise Anadolu
köylerini andıran getto semtlerin oluşumu umurlarında değildi;
oralar, ellerinin altındaki bereketli işçi tarlalarıydı, üstelik
kendi nüfusları giderek yaşlanırken onlar verimli
doğurganlıklarıyla taze ve zinde misafir iş erleri üretmeğe
devam ediyorlardı; gerçi daha önceleri tatil günlerinde şehir
merkezine inerken, parklara çıkarken traş olup takım elbise
giyen, kravat takan Türk erkekleri, makyaj yapan Türk kadınları
ortalıktan adeta âniden çekilivermiş, onların yerine zaman zaman
şalvar, potur giyen, başlarını sıkı sıkı bağlayan, hatta
peçevarî çarşaflara bürünen insanlar almıştı ama bu önemli
değildi, onlar iyi birer iş makinasıydılar.
Oysa Avrupalıların sosyal
birer varlık olabileceklerini akıllarına bile getirmediği bu
makinalar kendi içlerinde giderek farklılaşmaya başlamışlardı;
gerçi hâlâ gurbetteydiler, hâlâ memleket özlemi çekiyorlardı ama
ilk gidenler gibi Türkiyenin taşıyla, toprağıyla yatıp
kalkmıyorlar, aksine artık Türkiyenin kurtuluşu için siyaset
yapıyorlardı. Herbiri birer dava adamı olup çıkmıştı; asr-ı
saadet yeniden yaşanmalıydı, batı klübünden kurtulunmalıydı, her
şey Türk için, Türke göre olmalıydı, bu düzen değişmeliydi, su
kullananın olmalıydı. Su, Avrupadaydı, her türlü tohumun
yeşerebileceği saf beyinler de... Artık yürekler kızışmıştı;
Hilâfet devletleri ilân ediliyor, sürgünde hükümetler kuruluyor;
Avrupalının yoldan sıçrayan küçük bir çamur lekesine bile
tahammül edemediği evlerinin duvarlarına ciğer kırmızısı
boyalarla orak-çekiçli Türkçe sloganlar yazılıyordu. Ne var ki
böyle bir şeye alışık olmayan Avrupalıların bu duruma canı
sıkılmaya başlamıştı; tamam memleketlerinde ne halt ederlerse
etsinlerdi ama kavgalarını Avrupaya taşımasınlardı. Sade
vatandaşların imdadına ırkçı sesler erişti; Almanyada Die
Republikaner hareketi sadece yabancı düşmanlığı yaparak pekçok
eyalette parlamentoya girmeyi başardı.
Öte yandan iş alanlarında
hızlanan teknoloji kullanımı giderek daha çok sayıda insan
gücünü sokağa bırakıyor, artan işsizlik ırkçı kesimlerin de
kışkırtmasıyla emeklerini aşırı ucuz pazarladıkları için
çalışmaya devam eden yabancı aleyhtarlığını yaygınlaştırıyordu.
Türkler, Almanyadaki yabancıların açık ara en kalabalık
kitlesini oluşturuyor ve üstelik göze hemen çarpan giyim ve
davranış biçimleriyle adeta sizden değiliz, diye
bağırıyorlardı; elbette karşı taraf da hedefini daha net
belirlemeye, yabancılar yerine Türkler demeğe başlamıştı
bile: Türken raus!
İlk kuşak sırtından kepeneğini çıkarıp elindeki sabanını bırakarak geldiği
Avrupada "şunca para" biriktirmişti; okumak para mı ediyordu; terleyene her
yerde iş ve para vardı. Bir zamanlar!..
Oysa zaman değişiyordu, ama bizimkiler zamanın değiştiğini farkedemediler.
Birdenbire hızlanan teknoloji kullanımı, ekonomik darboğazların da etkisiyle
Avrupada işsizliğin çığ gibi artmasına, 2/3si 30 yaşın altında yer alan 3
milyonu aşkın Türkün toplu işsizlik tehlikesiyle karşılaşmaına yol açtı;
gençlerimizin yarıdan çoğu herhangi bir okul diplomasına sahip değildi, meslek
eğitimi görmemişlerdi, babaları gibi vasıfsızdılar ve artık "ter" para
etmiyordu.
1960larda aynı makinanın başında birlikte çalışan Yunanlı Aleko, İtalyan
Roza, İspanyol Luis, bizim Mehmeti olduğu yerde bırakıp AB statüsüne
atlamışlar, iş piyasasında da öncelikli olmuşlardı. Önce can, sonra cânan, en
sonra sen dönemi başlayıvermişti; o yüzden bugün Hollandada % 2,7 olan genel
işsizlik Türkler arasında % 28e, Belçikada %20 iken Türklerde % 54e,
Fransada % 9,2 ye karşılık Türkler arasında %39a, Almanyada ise %10,1 iken
Türklerde % 23,8e, hatta bu ülkenin demir-çelik havzası Ruhrda % 40a ulaştı.
Elbette bu durumu sadece tarihten gelen olumsuz Türk imajıyla açıklamaya
kalkışmak yanlış olur. Avrupada 1997 yılına kadar en liberal yabancılar
politikası uygulayan ülke olarak bilinen Hollandada yaşayan 350 bin Türkten
eğitim çağında bulunan 90 bin gencinden sadece % 0,97si yüksek öğrenime
başlayabiliyorsa, Belçikada bu oran % 0, 38de kalıyorsa, eğer Almanyada
meslek okullarında kendilerine bir yer bulabilen Alman gençlerinin oranı % 91,4
iken bu oran Türk gençlerinde sadece % 3, 62 ise, öğrenme özürlüler okuluna
gönderilen Türk çocuklarının sayısı liseye gidebilenlerle aynı oranda ise ve
artık ter para etmiyorsa, içe kapanmanın, zaman zaman taşmanın, kırılganlıkların
başlaması kaçınılmaz olurdu; böyle de oldu! Alman Polis Teşkilatının 2005 yılı
verilerine göre Türklerin % 24ü herhangi bir suça bulaşmış durumda. Suç çeşidi
itibariyle % 46 sahte belge, % 20 dolandırıcılık, %27 uyuşturucu ticareti, %22
hırsızlık... Yani akçaya dayalı suçlar...Mahkûm olanların büyük çoğunluğu 30
yaşın altında, işsiz, eğitimsiz ve vasıfsız... Bazı Alman siyasiler, geçtiğimiz
yıllarda Fransada sokaklara taşan, şiddeti doruğa tırmandıran Mağripliler
hareketinin (bunca olumsuz konumlarına rağmen) Almanyadaki Türkleri
sarmayışının sebebi olarak iyi yetişmiş ve uyanık polis güçlerini gösteriyorlar,
oysa sosyal bilimcilerin söylemi daha başka. Onlar, Türk aile yapısına dikkat
çekiyor ve bu işin sırrı, bizim beğenmediğimiz Türk aile anlayışında diyorlar.
Yani şu "Türkler, yabancılar arasında batılı sosyal hayata en az uyum
sağlayan gruptur" yargısına uzanan yaygın kanaatte...
Aslında bu yargı yeni bir şey değil; daha 1854de Kardinal Neumann
"Vizigotlardan Sarazinlere kadar Hristiyanlarla şı ya da bu şekilde temasa geçen
bütün ırk ve soylar Hristiyanlığı benimsediler; bunun tek istisnası,
Türklerdir, diye yazıyordu. Klisenin batıda eski otoritesine kavuşabilmek
amacıyla yeniçağ başlarında sistemli olarak bir Türk korkusu yarattığını
biliyoruz, hatta Türkler olarak onların bu konuda kullandıkları bazı sloganları
kendi gücümüzle gururlanmak maksadıyla severek tekrarladığımız da vakadır;
Uyvar önünde bir Türk olmak, çan çaldırmak, annelerin yaramaz çocuklarını
Türkler geliyor diye korkutması... Oysa bunlar, Avrupalının bugün de bilinç
altında Türk tehlikesi resmi olarak yaşamaya devam etmekte ve her fırsatta gün
yüzüne çıkarılmaktadır. Öte yandan kendi içimizdeki eğitimsizlik, işsizlik
bunalımı, gâvur-haram söylemleri, ganimet-câiz, öteki olarak yaşama tebliğleri
sosyal zeminde aykırılaştığımız gerçeği; ve elbette eksantrik arayışlar içindeki
batılı beyinlere "zorla evlendirme geleneği, Kuranda karı dövme izni, töre
cinayeti, 1,5 milyon Ermeni kesme, 9 yaşta kadınlık" gibi konuları Türk hayat
tarzının genelliği gibi servis yapmayı bir rant olarak benimseyen "bizimkilerin
kışkırtıcılığı" mevcut Türk korkusunun yeniden kabarmasına yol açmaktadırlar.
Yanlış değil, farklı bir toplumuz; ancak bu farklılığımızı Japonlar,
Hintliler hatta Tamiller kadar bile bir kültür zenginliği olarak yansıtabilmeyi
becerememekteyiz. (Almanyada haymatlos statüsünde yaşayan Sri-Lanka kökenli
çocukların % 80i elit Alman liselerindedir.) Galiba sıkıntı da buradan
başlamaktadır, ki burada asıl suçlu, bu güne kadar vatandaşlarına karşı
rehberlik yapma görevini kesinlikle yerine getirmemiş olan Türkiyenindir. Kendi
insanlarını sadece bankerlere, holdingçilere kapkaççılara soydurmakla kalmamış,
onları çocuklarını yetiştirebilme konusunda da yapayalnız bırakmıştır. Öte
yandan bir devlet olarak kendi insanlarının önünde dik duramamış, hatta onların
(yörük) sırtından kurban kesmekten çekinmemiştir. Almanyadaki Türklerin başına
gelen bu son olay da bizimkilerin batılı politikacılara hoş görünme
yaltaklanmasından başka birşey değildir; zira Almanyada Türklerin hayat
alanlarını sınırlandırma konusunda sertlikleri bilinen Bayan Merkel de, siyasî
babası Bay Kohl de Türkiyede nabız yoklamadan hiçbir zaman böyle bir işe
kalkışmamışlardır. Çocuklarımızın Alman vatandaşlığını şart koşan mesleklere
yönelebilmelerine izin veren, insanlarımızın seçmen olma özelliği kazanarak etki
güçlerini artırmalarına fırsat veren çifte-vatandaşlık uygulaması, Türkiyenin
ABye katılımı konusunda kendisinden destek isteyen T.C. Başbakanı Mesut
Yılmazın Helmut Kohle ricası üzerine çektiği "pembe kart" peşkeşiyle sona
ererken, son zırva da Bayan Merkelin Ankara ziyareti sırasında aile birleşimi
yoluyla Almanyaya gelecek olan Türk gençlerinin Türkiyede Almanca öğrendikten
sonra vize alabilmelerinin yararlı olacağı düşüncesini açtığı Başbakan R. Tayyip
Erdoğanın yaktığı yeşil ışık üzerine Yeni Yabancılar Yasasına alınmıştır.
Naz,ler tarafından ,şyerler, yakılan, sadece Türk oldukları için dayak yiyen,
öldürülen hangi insanımızın ardından Devletimiz bir Hindistanın verdiği tepkiyi
verebilmiş, Alman devlet adamlarının yakasına yapışabilmiştir ki?
Almanyadaki Türklerin bu yasaya karşı çıkış gerekçeleri ise, çoklarının
sandığı ve söylediği gibi Ağrı Dağı yamaçlarında koyun otlatan Sülonun ya da
Çarşamba Ovasında tarla çapalayan Fadimenin gönlünü Almanyadan bir Türke
kaptırması, Allahın emri, Peygamberin kavliyle muradına ermesine rağmen
yaşadıkları yerde Almanca öğrenme imkânından yoksun oluşlarından ötürü eşlerinin
yanına gelemeyerek yeni yeni Leyla-Mecnun hikyelerine konu olacaklarından ötürü
değildi; hatta Almanya Türklerinin Yeni Yabancılar Yasasına itirazı bu yasaları
Türklere yönelik bir "apartheit" politikasının izleyeceği endişesinden de değil,
esasta Türkiye Cumhuriyeti Devletinin onurunun zedelenmesine duydukları öfke ve
hayâl kırıklığından ötürüydü. İşte Cumhurbaşkanı Köhler bir süre bekledi ve
Türkiyeden kendisine herhangi bir meslekdaş siteminin bile yükselme şansının
bulunmadığı, TBMMnde Cumhurbaşkanlığı turlarının sürdüğü bir sırada Alman
dilinin pek mâhir olduğu Gummi-Satz / Lâstikli Cümle yeteneğinin bile
gizleyemediği bu Türk Karşıtı Yasanın altına imzasını koyup "işi" bitirdi; hem
de Nazilerin Türk zannedip bir grup Hintliye dayak attıkları gün...
Ben burada bizim yüzümüzden dayak yiyen Hintlilerden özür diliyorum.
Sevgili Hintliler, gördüğünüz gibi Almanyada Türk olmak kolay değildir.