roman

              

HasanKayıhan 

 

 

Dönüş

DÖNÜŞ!

Anadolu toprağının tarihe düşen çığlığı...

Tarihi tersinden okumaya kalkışanların suratına inen şamar...

Hakkı gaspedilen, iftiraya uğratılan, buna rağmen bu güne kadar susan bir milletin, iftiracıların suratına tuttuğu aynalar dünyası...

 

ERMENI MESELESINI ANLATAN 

IKI ROMAN

                                                       Zeki Önsöz / Hürriyet

 93 Harbi denen 1877-78 Türk-Rus Savaşı, tarihimizin en uğursuz olaylarından biridir.Rumeli’ni kaybımızın birinci safhası olan bu savaşta yüzbinlerce sivil Türk öldürüldü.Rus kılıcından kurtulabilen bir milyondan fazla Türk,500 yıldan beri oturdukları toprakları ve her şeylerini bırakarak Istanbul’a aktılar.Türklerin bu kötü günlerinde Türk vatandaşı ve padişahın tab’ası olan Ermeni Patriği ve bazı Ermeni ileri gelenleri Rus karargâhına giderek Rus zaferini kutlayıp, Anadolu’da kendilerine bağımsız bir Ermenistan kurulması için yardım istediler.Rus orduları Başkomutanı Grandük Nikola, Ermeni delegelerine söz verdi. 1878 Ermeni andlaşmasıyla Ermeni ve Ermenistan adları ilk kez bir ululararası anlaşmaya böylece girdi. Daha sonraki yıllarda Ingiliz-Rus rekabeti  ile diğer Devletlerin de zaman zaman işe karışması ve Ermeni ihtilâl örgütlerinin kurulup eyleme geçmeleriyle Ermeni meselesi uluslararası politikaya mal oldu. Yıllar yılı güncelliğini korudu.Batılı hıristiyan büyük devletler, Hıristiyan Ermenileri ileri sürerek Osmanlı’nın iç işlerine karışmayı benimsediler.

Ermeni meselesi batıda ve bizde çeşitli yayınların kaynağı oldu. Bu konuda batıda ve bizde yayınlanan iki romanı okuyucuların dikkatine sunmak istiyorum.

Birinci  eser, Almanca aslından okuduğum, Edgar Hilsenrath’ın ‘’Son Düşüncelerden Masal‘’ isimli 509 sayfalı romanı  Almanya’nın   Alfred-Döblin Edebiyat ödülünü almış.(1)

Kitapta bir meddahın ağzından  tarih ve Ermeni iddiaları bir masal gibi anlatılmakla kalınmıyor, Türkler  yargısız infazla tarihin sanık sandelyesine oturtuluyor. Ermenilere yapıldıgı ileri sürülenlerden bütün Türkler sorumlu tutuluyor. ’’Bütün Türk Tarihi böyle vahşetle doludur.’’(s.244) ‘’Türk kelimesi  bir kötü hastalığın adıdır, kötü bir hastalıktan ancak birini tehdit ederse konuşulur.’’(s.263) ‘’20.yüzyılın organize edilmiş ve planlanmış ilk halk cinayetini Almanlar buldu zannediyordum. Hayır,Türkler onların öğretmenidir.’’(s.16) ‘’Haç’ ta asılan Isa değil, bir Ermeni’nin gözüdür. Onu oraya çivileyen bir Türk’tür.’’(s.77)

Yazar, Türkleri olduğu gibi Kürtleri de aşağılayan ifadeler kullanıyor. ’’Dünyanın en aptal halkı Kürtlerdir. Çünkü onlar ona kadar bile saymasını bilmezler’’(s.209) ‘’Bir hırsız kaatil ararsan, onu Kürtlerin arasında bulursun.’’(s.62) ‘’Ermeni anneleri Türklerden çok Kürtlerden korkarlar. Çocuklarına; uslu dur,yoksa büyük bir ayı veya  Kürtler seni götürür, derler.’’(s.207)

‘’Kürtler Ermeni köylülerin boğazını kesti, bazıları canlı bedenleri yaktı. Hamidiye Kürtleri 300.000 Ermeni’yi katletti.’’(s.346) ‘’Kemah Boğaz’ında 25.000 Ermeni katledildi. Aslında bu katliamı Kürtler yaptı.’’(s.452)

Yazara göre, bütün Anadolu, Hayastan yani Ermenistan’ dı ve Ermenilerin vatanını Türkler almıştı. Ermeniler Osmanlı’ya isyan da etmemiş ve Ruslarla işbirliği de yapmamışlar.(s.389)   

Türkler, yüzlerce yıldan beri birlikte yaşadıkları  bu halkı birdenbire ortadan kaldırmaya karar vermişler. Ve bütün Ermeniler Türkler tarafından yok edilmiş.(s.15)

Avrupa daki olumsuz Türk imajını kuvvetlendiren,  tek yanlı, yanlış, kin ve nefret kusan, Türk düşmanı  eserlerden bir yenisini daha okumuştum. Içimi karartan bu satırlardan sonra ‘’Niye bizim yazarlarımız bizi anlatan romanlar yazmaz ‘’ diye düşünürken elime Hasan Kayıhan’ın  ‘’Dönüş’’ isimli  405 sayfalık romanı geçti.(2)

Behçet Necatigil’in ‘’Edebiyatımızda Isimler Sözlüğü’’ne göre Hasan Kayıhan günümüz yazarlarındandır, 7 romanı yayınlanmıştır, şimdi Almanya’da yaşamaktadır.

Kayıhan romanında Türk-Ermeni ilişkilerini, uzun yaşaması ile bilinen bir kaplumbağanın gözünden onu şahit göstererek anlatmış; ’’Insanlar yırtıcı kuşlardan fenaydılar; gerçi insanlık sözünü ağızlarından düşürmüyorlardı ama insanlara bile acımıyorlardı.’’(s.54)Türklerin Ermenileri yok etme iddiasını ise şöyle çürütüyor; ’’Eğer Türkler sizi yok etmek isteselerdi, bunu en güçlü devirlerinde Yavuz Selim, Süleyman zamanında yaparlardı.O zaman kim karşı koyabilirdi onlara?’’(s.90)  ”Aslında sıkıntı, Rus ordusuyla çıkıp gelen Ermenilerden kaynaklandı. Baskınları onlar başlattı.Yerli Ermeniler de Onlara uyunca iş çığrından çıktı.’’(s.84) ‘’On beşinden yetmişbeşine bütün erkekler cephelerdeydi çünkü. Sadece yaşlı insanlarımız,kadınlar ve çocuklar kalmıştı geride.’’(s.104),

 Osmanlı’nın Ermenilere verdiği imkânlar ise bir Ermeni’nin ağzından şöyle anlatıyor; “Osmanlının bizimkilere verdiği imkânı Çarlar Ruslara, krallar, papalar,  Hristiyanlara vermedi.  Şu Istanbul bizden soruludu eskiden, padişah sarayı da, Bab-ı âli de, Büyük Çarşı da. Adamlar bizimkilere öylesine güvenmişlerdi ki, millet-i sadıka diyorlardı bize.”   Ermeni çetelerinin yaptığı katliamlar romanın bir çok yerinde karşımıza çıkıyor, anlatılanlar ninelerimizin, dedelerimizin bize anlattıkları şeyler: Diri diri toprağa gömülen insanlar... Içine doldurdukları ihtiyarlar,çocuklar ve kadınlarla ateşe verilen kubbeli yapılar.’’(s.347)’’Ilerleyen Rus ordusunun önünü açan yerli Ermenilerin saldırılarından ülkenin iç kesimlerine kaçan insanların hıçkırıkları ve kağnı gıcırtılarıyla bölünen gecenin hem öksüzü,  hem yetimiydi o.’’(s.386)

Ermeni sorununu anlatan iki roman ve iki yazar. Hasan Kayıhan da Hilsenrath ve diğerleri gibi Türklere ‘’Suçlu ayağa kalk!’’ deseydi’’ bir Alman edebiyat ödülü almaz mıydı dersiniz?

Hilsenrath romanında’’ Ermeniler kendilerine yapılan kötülüğü unutmazlar’’diyor(s.494)

Ya   Türkler ne yapsın? Bayburt’ta Taş Mağazalar ‘da akrabaları Ermeni çetecilerince diri diri  yakılan bu satırların yazarı, bütün Anadolu’da Ermeni çetelerinin katlettiği yüzbinlerce sivil vatandaşın yakınları, onlarca büyük Devlet adamını ve 50 den fazla diplomatını Ermeni terörüne kurban veren Türk milleti ne yapsın?

   Kara sürülüp,sonra yüzüne ayna tutulan Türkler, bu güne kadar kendilerine yapılan bütün ihanet, katliam ve suikastlara karşı hakkının davacısı  olabildi mi? Haklı sesini dünyaya duyurabildi mi?

1.Edgar Hilsenrath, Das Märchen vom letzten Gedanken, Piper GmBH, München 1989

2.Hasan Kayıhan, Dönüş, Elips Kitap, Ankara2006, ISBN:975-6053-68-

ELİP KİTAP: ISBN: 975-6053-68-2

 

 

 

    YOKLAR, ülkücü bir öğretmenin günümüzdeki romanıdır. Davasına inanmış, milletinin, devletinin meselelerini kendine dert edinmiş, gerçekten aydın bir insanın ışıklı hikayesi...

    Kitapta, milletine hizmet aşkından başkasını genç gönlüne çok gören gerçek bir aydın ile halkın kucaklaşıp bütünleşmesini bulacaksınız.

      Peyami Safa adına 1975 roman ödülünü kazanan kitabın ilk baskısı aynı yıl Ötüken Yayınevi (Istanbul) tarafından yapıldı. Son baskısı Haziran 2006'da ELİPS KİTAP tarafından 5.Baskı) gerçekleştirildi.

 ISBN: 975-897-165-4 (                             

 

ZİNCİR. Kırım göçmenlerınden bir genç, Kerküklü bir Türkmen kızını sevdi; ama bir gün öldürüleceğini biliyordu; sevdasını içine gömdü...

      Ve öldürüldü; ama ölmeden önce Timur Han'ın, Yavuz Sultan Selim'in, Kanunı Sultan Süleyman'ın bile yapamadığını yaptı; Ankara'da I. Türk Dünyası Kurultayı'nı topladı: "Hazır olun," dedi,    "15 yıl içinde bütün Türk yurtları özgürlüklerine kavuşacaklar. O fırsat, 1000 yılda bir ele geçer!" Zincir, 1990'larda Sovyetler Birliği'nin dağılacaüını 15 yıl önce haber veren dünya çapında tek yazılı belge özelliğine sahiptir!

     Ilk baskısı 1977 yılında yapılan bu kitap, aynı yıl Türk Kültür Vakfı Roman Ödülü'nü aldı.

I(Tükendi.)

UYANMAK

                                    

UYANMAK

Anadolu'nun doğusunda  1985'lerden sonra yaşanan acı olaylar unutmayanların yadındadır... Bu romanda, onlar anlatıldı. Ama bir farkla!.. Bu romanın ilk baskısı, 1977'de yapıldı!..

2000 yılında üst düzey bir devlet yetkilisi  yaşanan olayları değerlendirirken bu roman hakkında  şunları söyler: "Maalesef bir romancının 10 yıl önce yazdıkları aynen yaşandı; devlet adamlarımız onun kadar uzak görüşlü olabilseydiler, başımıza bunlar gelmeyecekti!"

Uyanmak, 1977 Dündar Taşer Roman Ödülü'nü aldı.

(Tükendi.)

      

 

 

Acı Su, Seyhun Irmağı kıyılarında yaşanan bir Vahşi Batı hikayesi... Kolonizmin, kapitalist-komünist sistem farkı göstermeyen acımasız yüzü...

      Türk okuyucusu, bu kitapta tanığı olacağı olaylardan elbette çok daha fazla etkilenecek;  çünkü buradaki kurbanlar, kendi soydaşlarıdır.

      Ancak okuyucu, hürriyet ateşinin hiç de sönmeyeceğini, erinde gecinde yeniden alevleneceğini de görecektir.

(Tükendi.)

 

Gurbet, gezip görmek için gidilen yer değildir; arzu edince kopup gidemezsin oradan, kader yollarını öylesine bağlamıştır...

Gurbet Ölümleri, Avrupa'nın dört bir yanına buğday taneleri gibi savurduğumuz Anadolu insanının dünyaya buruk bakışının hikâyesidir.

Aynı isimle sinemaya da uyarlanan romanı okuyunca, baba ocağından uzaklarda yaşayanlara daha başka bir yürek sıcaklığıyla yaklaşacaksınız...  Bir vatana sahip olmanın değerini, vatansız kalınca anlayan insanların, dil, inanç ve kültür birliğinin sadece kuru birer yurttaşlık bilgisi terimi olmadığını ne büyük yürek sancılarıyla kavradıklarının tanığı olacaksınız.

Gurbet Ölümleri, Haziran 2006'da ELİP KİTAP tarafından (3. baskı) yayınlandı. ISBN: 975-897-173-5

 

 

Sultan/Köln'de Bir Kız

Köln, onlar için Ren kıyısında  bir endüstri şehri değildir sadece; Köln, kültür çatışmaları sebebiyle darmadağın olan aile ocaklarında yaşanan acıların mekânıdır... Aile şerefi uğruna sönen, söndürülen hayatları bulacağınız Sultan/Köln'de Bir Kız romanındaki kızın başına gelenleri görünce titreyecek ve kendi çocuklarınıza daha sıkı sarılacaksınız. Köln'de Bir Kız'ın Sultan'ı bizim kızımızdır, ailesi bizim ailemizdir; doğruları, yanlışları, umutlarıyla, acıları ve sevinçleriyle bxz varız o ailede, onların kaderi bizim kaderimizdir...

   Kitap Haziran 2006'da ELİPS KİTAP tarafından SULTAN / Köln'de Bir Kız adıyla yeniden yayınlandı.

 ISBN: 975-865-196-x

                   

BEYLER AMAN, Osmanlı Devleti'ni kuran ruhu yüzyıllar boyunca muhafaza eden insanların Cumhuriyet Türkiye'sinin doğuşuna da aynı inanç ve gaye ile hizmet etmelerine rağmen devlet ciddiyetinden uzak yönetim felsefelerinin ve güçlü kişilerin şahsi çıkarlarına resmiyet kazandıran uygulamaların elinde nasıl ezilip perişan edildiklerini anlatan iki ciltlik bir romandır.

Sanatı sosyal psikolojinin derin vâdisinde gezdiren bu romanı okuyunca iki ayrı duygu ile kıvranacaksınız: Öfke ve çaresizlik!

Haziran 2006'da ELİPS KİTAP tarafından tek cilt halinde yayınlanan BEYLER AMAN'ı şu ISBN numarasıyla temin edebilirsiniz:

ISBN: 975-613-296-5 (4. Baskı)

"BEYLER AMAN HAKKINDA"

                                    Prof. Dr. Alemdar  Yalçın

  Üslub bakımından yep yeni bir çizgi belirten romanların en önemlisi Hasan Kayıhan'ın Beyler Aman isimli romanıdır.

Beyler Aman'da yazar baştan sona titiz bir yapı kurmuş ve romanın çekiciliğinin her yerde aynı ölçü olmasını sağlamıştır. Şimdiye kadar romancılığımızda hâkim olan Fransız ve Ingiliz romancılığının dil ve teknik hakimiyetini yıkabilecek ve yerine yerli, kıvrak ve sıcak bir nesir üslubu yerleştirecek hareketin başlangıç müjdecisi olarak Beyler Aman’ı göstermek mümkündür. Yazar, insanımızın dertlerinden uzaklaşarak, konu bulma sıkıntısı içine girdiğini söyleyen yazarların aksine gözlerini insanımızın dertleri arasına sokmuş ve oradan seçtiği unsurları romanlaştırmıştır.

Kayıhan 1938 yılının son aylarından başlayarak, Bilecik Bozüyük'te yaşayan Karakeçili Aşiretinin macerasını anlatır. Romanın konusu Karakeçili Aşiretinin son beyi Sarı Mustafa ile Cumhuriyet Halk Fırkası Bursa Müfettişi Çolak Sami arasındaki çekişmeye dayanmaktadır.

Çolak Sami ahlâksız bir kimsedir. Millî Mücadele yıllarında Ankara'da bir namus meselesi yüzünden kolundan yaralanmış ve Ankara'dan uzaklaştırılmıştır. Bursa'da özellikle Karakeçili aşiretine mensup köylülerin oturduğu dağlardaki ormanlık bölgeyi kontrolü altına alarak kereste ticareti yapmayı düşünür. Bu konuda bir yahudi tüccarla anlaşmıştır. Yalnız Sarı Mustafa'yı ikna edemezler. Bunun sebebi geleneklerine çok bağlı olan ve 600 yıldır geleneğini sürdüren aşiretin bölgeyi terketmeye yanaşmamasıdır.

Millî Mücadelede bu dağlara ve bölgeye Yunanlıları sokmamışlar, kahramanca savunmuşlardır. Atatürk'ün ölümü üzerine Çolak Sami Ankara'ya gider. Böylece kaybettiği eski itibarını yeniden kazanır. Bu bölgedeki ormanları işletmek için yetki çıkarttırır.

II. Dünya Savaşı yılları olduğu için bölge halkı büyük bir kıtlık ve fakirliğe düşmüştür. Bu sırada yol vergisi çıkarılır. Veremeyenler çalıştırılmak için götürülür. Aşiret dağılmıştır. Bölgenin manevî sahibi eren geleneğinin devamı olan Güllü Baba tutuklanır. Deli Ferhat, Sarı Mustafa'nın torunu Ertuğrul'u okumakta olduğu orta okulda ziyarete gider. Romanın birinci cildi böylece sona erer.

Yazar, Çolak Osman'la çarpık bir şekilde başlayan batılı aile sistemini, köye gelen ilkokul öğretmeninin yeniliği köylüyle çatışmak ve zorla karşısında yobaz tipler yaratmak mantığını tenkit eder. «Millî Şef» döneminin jandarma başçavuşu, yol postabaşısı gibi tiplerini büyük başarı ile çizdiğini söylemeliyiz.

1940'lı yıllarda bir Güllü Baba tipiyle karşılaşmamız bizi bir anda Söğüt'e hatta Fırat Nehrini geçen Kayı boyuna götürürken,  Deli Ferhat tipi haksızlıklar karşısında tahammülsüz alp-erenlerle ilgi kurmamıza sebep olur.
Özellikle Deli Ferhat tipi, konuşmaları, tepkileri ve ruh dünyası ile son yıllarda Türk romanında az rastlanan karakterlerden biridir. Tek başına hadise olan bu roman kahramanın  isminin geçtiği her yerde okuyucunun heyecan ve merakını kontrolü altında tutmaktadır.

Beyler Aman’ın edebiyatımızın kalıcı eserleri arasına gireceğine  inanıyoruz. Yazar romancılığı konu veya teknik orjinalliği olarak değil bir ustalık ve işleyiş kaabiliyeti olarak değerlendirmiştir.

Kayıhan'ın romanında çizilen kahramanlar, her şeyden önce kendi kültürleri ve sosyal yapılarının özellikleriyle konuşurlar, işin en dikkat çekici yanı buna rağmen tipleşmemeleridir. Çünkü genellikle bu yolu deneyen romancılar kahramanlarını tipleştirmişlerdir. Buna örnek olarak Hüseyin Rahmi'yi verebiliriz. Kayıhan'ın kahramanları psikolojik yapıları ve davranışlarıyla orijinal karakterler olarak görünmektedirler.

 

BEYLER AMAN
                      Mehmed Niyazi

Uzunca bir zamandan beri milletçe Hrant Dink cinayetiyle yatıp kalkıyoruz. Kimisi bu işin altında derin devleti, kimisi de yabancıların parmağını arıyor. Sözcüler konuşmalarında Abdi Ipekçi, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Uğur Mumcu cinayetlerine bir yenisinin eklendiğini, bunun da failinin meçhul kalacağını belirttiler; fakat cinayetin zanlısı bulundu.

Dikkatimi şu çekti; bu memlekette Gün Sazak gibi bir bakan, dillere destan belediye başkanı Hamit Fendoğlu, Ismail Gerçeksöz ve Kemal Fedai Coşkuner gibi şairler, yazar ve dünya efendisi bir parlamenter olan Ilhan Darendelioğlu öldürüldü. Hepsinin de faili meçhul kaldı. Hiçbir sözcü şaşırıp da bunlardan söz etmedi. Bu cinayeti şurada, burada, çetede değil, bu tek taraflı zihniyette aramalıyız. Bağnaz zihniyetin sahiplerine 'Beyler aman' demek de gereksizdir; çünkü onların kendilerinden saymadıkları herhangi bir kimsenin öldürülmesini umursamayacaklarının farkındayım.

'Beyler Aman'la gözlerden ırak kalmış değerli bir yazarımızdan söz etmek istiyorum. Yıllarca önce 'Yoklar' adında bir romanını okumuştum. Hayatı aksettiren hükümleri, roman tekniği dikkatimi çekmişti. Aradan yıllar geçtikten sonra Sayın Hasan Kayıhan'la karşılaşınca 'Yoklar'ın gencecik bir delikanlının kaleminden çıktığını anladım. 'Dönüş' ile 'Beyler Aman'ını peş peşe okudum. Iki romanı da, damağımda tat bırakan 'Yoklar'dan çok daha derin ve olgun. Üslubu da kıvraklaşarak tam kıvamını bulmuş. Bu bizde az rastlanan bir olaydır; üne kavuşan bir kimse adını değerlendirmenin peşine düşer; dolayısıyla edebiyattan kopar; seviyesi de sığlaşır. Dilerim ki Kayıhan uzun yıllar yaşar, romanımızdaki boşluğu doldurur.

Çocukluğumuzda Anadolu dullar memleketiydi. Komşularımızdan, annelerimizden, "Naime Teyze evlendi; dokuz ay sonra eşi askere gitti, bir daha dönmedi; hamile kaldığı Mehmed'i doğurdu ve büyüttü." diye duyardık. O ne güzel, ne çilekeş bir kadındı; hiçbir zaman dert yanmazdı; yüzünden gülümseme, dudaklarından dua eksik olmazdı. Onun ne romanı, ne de şiiri yazıldı. Sanki o insan değildi; istismar edilecek bir yaratıktı. Ona ideolojilerine pay çıkarmak için yaklaşıldı; fakirliği, çaresizliği sömürüldü. Onu Naime Teyze yapan sabrıydı, tevekkülüydü, imanıydı. Bu üstün vasıfları idrak etmek onun dünyasını paylaşmakla, hatta yaşamakla mümkündü. Bunlar da ideolojilerinde yoktu.

Anadolu'nun kavruk topraklarında şahsiyetini bulan Kayıhan, Naime Teyze'nin, Sarı Mustafa'nın, Çolak Sami Bey'in, Güllü Baba'nın dünyasından geliyordu. Onların bu toprağı nasıl vatan yaptıklarını gayet iyi biliyordu. Ve her şeyden çok milli bilincin bir toplumu millet haline getirişinin idrakindeydi. Gün gelir milletin kaleleri yıkılabilir, orduları dağılabilir, tersaneleri işgal edilebilir; ama milli şuuru varsa, hepsine tekrar kavuşabilir. Milli şuur gökten zembille inmez, yaşanmış hatıralardan, çekilen acılardan, sergilenen kahramanlıklardan elde edilir. Işte onu nasıl derleyip, bize sunduğunu kendi üslubundan görelim: "Vakit tamamdır; Güllü Baba taş kovuklarına diktiği ateş alı karanfillerini, dağ moru zambaklarını sulamış, gözlerini Ircali'nin doruğunda ipildeyen kızıllığa dikmiş, ve an gelende 'Hu Allah' deyip elini kavalına atmış olmalıdır. Ve işte, gönül pınarında yunmuş, arınmış bir nefese, yel efiltisinde, su şırıltısında dağlara dağlara kanat çırpmaktadır ki, iki öfkeli dev, Ahı ve Ircali, imana gelmiş kafir gibi bu alevli ses önünde secdededir. Esiyorsa rüzgâr, akıyorsa su, uçuyorsa kuş bir bilinmez büyü ile sustadır yahut Hak'tan talimli tekrardadır. "Sordum sarı çiçeğe / Boynun neden eğridir / Çiçek eydür; Derviş Baba / Özüm Hakka doğrudur." Koca Yunus kültürümüzün eli asalı simgesidir. Anadolu Yunus'tur, her insanımızda ulu dervişten bir esinti vardır; yeter ki görebilelim. Gurbette yaşayan Hasan Kayıhan çalışmalarıyla gençlerimize önderlik, işçilerimize rehberlik yapmaktadır. Romanlarıyla gündemimizde layık olduğu yeri almaması sadece gözlerden ırak olmasından değildir. O da bir edebiyat lobisine dahil olsaydı, hele hele arada bir zehirli kılıcını değerlerimize indirseydi, Paris'in bohem hayatını soluyanlar gibi, onun da nabzını dinlerdik. O, kalabalıklarla iç içe ama edebiyat bakımından yalnızdır. Unutmamak gerekir ki, başkalarından çok şey öğrenilmesine rağmen, dehanın anası yalnızlıktır. Dağ doruklarında tek başına yaşayan kartalın bakışları keskindir; başka hangi varlık onun kadar ayrıntıyı görebilir? 12.02.2007