|
|
YARHİSAR KALESİNİN TAŞLARI
-
Üç
haftadır sahurdan hemen sonra yola çıkıyorduk. İlk günler amcamla birlikte
gitmek
için can atıyordum, ama artık ne çığlık çığlığa kayıp giden motorlu ne de borusu
beyaz
kireçle sıvalı su tulumbasına öksürüğü andırır küf küf sesleriyle yanaşan
karatren lokomotiflerinden hoşlanıyordum. Günlerdir gördüğüm şeyler, soframıza
gelen yemekler kadar
değişmez olmuştu. Öğleden önce Karaköy'e varmalı, bazen yüzlerce arabayı bulan
kantar
önü kuyruğuna eklenmeli, sıramız geldiğinde de tartı verip pancarları vagona
bosaltma-lıydık.
Sonra köye dönüş başlayacak, yatsı ezanında evimize ulaşacaktık, ama sahurda
yeniden gerisin geri dönecektik. Artık gitmek istemiyordum. Bunu söylediğimde
annemin
yüzü asıldı, «Amcana faydan dokunmasa götürür mü seni?...» diye çıkıştı. Daha
sonraları
hasta olduğumu, başımın ağrıdığını, karnımın sancıdığını söyledim; ama fayda
etmedi.
Çaresiz, bu usanç veren gidip gelmelere katlanacaktım. Hoş, yaptığım şey işten
bile
sayılmazdı. Arabanın üzerine oturuyor, bazen amcamın yedeğinde huysuzlanan
hayvanlara
bir iki çırpak sallıyordum. Hepsi buydu işte!
-
Bu
zorâkî yolculuğun tek hoşlandığım tarafı, Karasu boyuna vardığımızda amcamın
söylemeyi âdet hâline getirdiği bir türküydü. Sesi, gür ve yanıktı; karşıdaki
kayalıklara çarpıp geri gelen türkünün nakaratında ise celallenir, taş
parçacıkları gibi fırlar giderdi.
Bana öyle gelirdi ki, diğer kısımlarda hıçkjrığı andırır yankılanışı, beli
zedelenmiş yılan
gibi sürüne sürüne giden Karasu'nun çığlığıdır...
-
Amcamın gözlerindeki yaş parıltılarını gördüğümde donakaldım. Yine aynı
yerdeydik; ve
amcam o türküyü söylüyordu yine.
-
«Pusu kurmuş kahbe dölü görmedin,
-
Şükür
olsun namusunu vermedin, Obamızda misafirsin ölmedin,
-
Al bağlayıp gülemedin
gelin oy!...»
-
Karasu'nun akıttığı, bin parçaydı; Karasu'ya bağır dökmüş kayalıklar bin parça,
amcamın
gözlerinden akan yaşlar, bin parça!... Türkünün geri kalanı boğazını yırta yırta
döküldü.
Gözyaşlarımı tutamadım ve ağlamaya başladım. Amcam beni unutmuş, adımlarına
uydurduğu başını iki yana sallıyordu habire. Sesimi duymuş olacak ki, birdenbire
durdu.
Bileğine sardığı yular iplerini boyunduruğa bağlayıp yanıma geldi. Gözleri
kızarmıştı.
Kollarını uzatıp beni kucağına aldı. Saçlarımı, o enli ve sert elleriyle
karıştırararak, «ağlama...»
diye söylendi, «ağlama artık!...» Lâkin, yumuşamış ve sivriliklerini kaybetmiş
sesi, hâlâ parça parçaydı. Bağrımda toplayabildiğim soluk kırıntılarını
birbirine ekleyerek
sordum: «Neden ağladın?...» Amcam şaşırır gibi olmuştu. Belli ki bir koca adamın
ağlayacağını aklı kesmiyor; kendi hâlinin farkına yeni yeni varıp şaşırıyordu.
«Şey...» diye
mırıldandı, «ben mi ağladım?. Hadi canım sende, buna ağlamak denmez ki!...»
Cevâbına
aldırmayıp yeniden sordum: «Ya gözlerin?.» Elini başımın çevresinden yüzüne
erişiti-rip
yokladı. Belli ki parmağına sıvanan yaşlara dokunmaktan olacak, adetâ irkildi;
sonra o
kabarık omuzları düşüverdi. Beni yerime bırakıp, öküzlerin önüne geçti, yürüdü.
Nice
sonra, kolunu Karasu boyunda yükselen kayalığa uzatıp, «görüyor musun?» dedi,
başını
çevirmeden, «şu kayaları görüyor musun?.» Başımı salladım. Görmedi bile. Devam
etti:
«Eskiden buralarda gürgen ağaçları varmış ki, hey babam, cümle âleme gölgelik...
Hem
Karasu dediğin de o zamanlar Karasuymuş!. Bu ne ki?. Karasu, Karasu iken, yâni
eskiden,
sesini duyarmışsın Söğüt çukurundan, Pazarcık derbendinden! Öyle gürmüş!.
Yonancılık-ta,
hani Yonan geldi ya bizim buralara, işte o zaman nice canlar kurtarmıştır bu
Karasu. Can
dedimse, ölmelik değil haa!... Namus yâni. Ölmek hoş şeydir o zaman. Lekeden
iyidir, ölmek!... Hayırlı ölüm yâni...»
-
O
günden sonra, amcamı daha çok sevdim. Onunla gitmemek için artık en küçük bir
bahane aramıyordum. Amcam, herbir şeyi anlattı bana. Hem türkü söyledi, hem
anlattı.
Sonra, Karasu boyundaki kayalıklara geldiğimizde, ikimiz birden başlar olduk
aynı türküyü söylemeye...
-
«Yarhisar kalesinin taşları,
-
Karasuya konak olur, gelin oy!...
-
Ayçamızın hilâl gibi kaşları,
-
Yıldızlara durak olur gelin oy!...»
-
Yalvarır yakarır, söyleyeceği herbir cümleyi ezbere bildiğim halde hâdiseyi
amcama tekrar tekrar anlattırırdım. Kırmazdı; her seferinde gözleri buğulanarak,
iç çeke çeke söylerdi:
-
«Bizim Pazarcık var ya, hani şu Ahi dağının beri yanındaki kasaba, işte onun öte
yanında
bir köy vardır. Adına Bakraz deyiveririz ya, işte o... Gerçi şimdilerde herşey
modaya
uyup değişiverdiğinden, bu Bakrazın da adı değişmiş ya, neyse!... O zamanlar,
yâni
Yonancılıktan evvel, işte bu Bakraz da yaman Bakrazmış haa!. Her evin kapısında
atlar
varmış ki, beşer onar.. Karavışal tüyleri, ışıl ışıl öyle. Sonra, alev gözlü,
kurt belli köpekler ki,
cangalçangaH.Ee, bunlardan belli değil mi,sürü sürü koyun, keçi, sığır.Öylesine
varlıklıy-mış
yâni. Sonra, bizim oranın Yörüğü tutkun millettir hani. Diyeceğim, bu Bakrazın
Yörüğü, ya
hep zengin ya hep fakirdir oldum olası. Kırk koyunu olan, içlerinden el
tutmacasına
birini şöyle ayırır, başım gözüm üzre diyerekten verecek fukara aramış eskiden.
Bakrazın
Yörüğünde, kaç kırk koyun, kaç kırkın biri koyun vardır kimbilir!. Ee, fukara ne
gezsin, Allah sözünün izini güden Bakraz Yörüğünde. işe bak hele, ne diyorduk
nereye vardık!.
-
Her
ne ise, işte bu Yörükler, Ertuğrul Gazi var ya, hani türbesi vardır bizim
Söğüt'te
işte onu dedeleri bilirler. Hem de öyledir. Yaman adammış oğlu Osman!. N'apmış
biliyor
musun, bu Osman?. Misafir olduğu evde yatak sermişler altına, çarşafları kar
akı, yastıkları
menevşe, çiğdem işlemeli... Amma, odada, görmüş ki Kitabı Şerif var, tövbe
sırtını
bile dayamamış duvara, yatmaktan geçtim. İşte Osman, bu Osmandır!. Babası da
Ertuğrul.
Yâni bizim Bakraz, Yörüğünün dedemiz dediği. Yörükler, akraba canlısıdırlar,
hatırnazdır-lar. Dostu da, düşmanı da unutmazlar kolay kolay. Ee, dedemiz
dedikleri Ertuğrul'u unutacak
değiller ya, her sene güzün oldu mu, çoluk çocuk, ihtiyar moruk dökülürler Söğüt
çukurluğuna. Mevlidler okutup dualar ederler ki hele bir de sofra açarlar ki;
hele hele güreşler tutup atlar yarıştırıp, ciritler oynarlar ki; şöhreti yaban
ellerini tutmuştur, hem de
Dersaâdete bile varmıştır. Türküler söyleyip ağıtlar düzerler ki, değme aşık ben
de varım diyemez yanlarında. Bir de yanık seslidirler ki!. Her neyse, işte bu
Bakraz Yörüğü,
haa, onu da sokuverelim buraya, öteki Yörük oymakları da gelir onların
yanıbaşına tabiî.
Akkeçilisi, Tekelisi filân... Bu Bakrazlılar, Karakeçeli Yörüğündendir de. İşte
onlar, bu Er-
-
tuğrul'un türbesine, her güzün gelmezlerse olmaz. Gün döner, Kasım geçer, kar
yağmayı
unutur da, Yörük Söğüt'e gelmeği unutmaz.
-
Unutmasına unutmaz ya, Yonan da kahbeliği unutmaz. Çok Rum vardı eskiden buralarda.
Karasu boyuna konmuş ki kara dinliler, bezirgâncılk babalarının işlemeği. Yonan
çıkıp gelene kadar, bu Rum'un yanında bizim Türk gibi has insan, has müslüman
yoktur.
Birbirleriyle hırlaşırlar da Türk'nen kumru gibi sevişir, can ciğer kesilirler
öyle. Ee, ne
demişler: Asıl azmaz, nesil azar. Tüfeği ışıldak süngüsü keskin Yonan askerini
görüve-rince,
bizim buranın Rum'u göbek atmağa kalkışıvermez mi?. Vay kahbe dölleri, vaayl.
Müslüman sarığı kapmak, minarelere taş atmak, camii duvarlarına necasetlerini
bulamaktır, gırla gider. Azıcık dikeliversen, Yonan askeri, tak kapı ki,
zulümün bini bi para!. Zor
günlerdi, zoor!. Ben kendi gözümle görmedim Allah var!. Amma, görüp
söyleyenlerin
belleri eğriyse de, sözleri doğrudur, hakçası. Ne ise...
-
Derken, yaz geçer, güz gelir. Bakraz Yörüğü, yola koyulur tabiî. Sürü
kaldırılır, bulgurlar
devşirilir, ki Ertuğrul dedelerine Fatiha okuyalar. Vaay sen misin, dağdan ovaya
inen, tümen tümen Yonan askerini yanlarına alıp Karasu boyunda karşılarına
dikilivermez mi
bu bizim su boyu Rumları?. Yörükler şaşırır, baş kaşır, uhlarlar ki, n'etmelil.
Yâ Allah
deyip dövüşemezler; çünki onüçünü aşan erkekleri harbe gitmiştir. Geri
dönmezler; çünkü,
türbede yatan dedeleridir. Aklı erenleri beri gelip, bizim Rumlara seslenirler:
«Yahu
bulamacı Hristo, ula yırtımcı Alaksi, len Topal Yakop, etmen eylemen yahu!, isim
isim, tek
tek bilişirler herbiriyle böyle... Lâkin, ohoo... Rum ununu elemiş, eleğini
asmıştır bir
kere. Dinlemezler Yörüğün, yalvarını yakarını. Üstelik Yonan askerine de
aldırtırlar davarını bulgurunu. Bir güzel soyarlar öyle... N'etsin Bakrazın
Yörüğü?. Gözlerini sile sile döner
gider gerisin geri, bir iki yıkık beygirle filân...
-
Gitmesine gider ya, gençlik denen deli kan, uysal uysal duruverir mi?. Genç
dedim ya, erkek değil tabii. Kızcağızlar, gelinler, bir de onüçüne ermemiş
sübyan oğlancıklar
yâni. Şimdi diyeceğim de' koynuna kocasını üç günce alabilmiş bir gelin. Ayşa
Gelin!.
Hani türküsü var ya, işte o!. Azıcığını deyivereyim şimdi:
-
«Ezanlar okunsun bu çan n'oluyor.
Obamıza yâdlar niye doluyor,
Her eli değende güller soluyor. Gonca güller deremedin
gelin oyy..”
-
İşte bu gelin, Ayşa Gelin, Rumların önünden çekilip gerisin geri dönmeyi
umuruna
yedirememiş, «Vay demiş, hey vaay,» demiş, «baldırı çıplak kopil mi Dedem'e
varmama
engel olacakmış?.» Böyle demiş, geceleyin, biryerlerde konakladıklarında, usulca
yedeğine
bir at alıp sıvışmış. Sonra da üzerine atlayıp basmış kamçıyı. Hem de Rum
köylerinin
ta içine vurmuş... Rüzgâr olup geçmiş. Gündoğarken Söğüt'e varmış. Diz çökmüş
Er-tuğrul'un
mezarı başında. Ağlamış, af dilemiş. Üç kul'nuvallâhi bir elhâm okumuş... Bahtsızın
bildiği bunlarmış. Sonra gerisin geri dönmüş. Dönmüş ama, Karasu'ya gelende
ortalık ağarıvermiş. O topuğu ıslak Yonan tek başına bir tazeyi görür de ne
yapmaz?. Önüne
geçmişler, dur demişler. Ayşa Gelinde o göz var mı?. Yaslanıvermiş atının
boynuna,
sıyrılmış geçmiş aralarından. Geçmiş ama, delik demir denir ya hani, Yonan
köpeğinin biri, mavzerini doğrultup atını vurmuş Ayşa Gelinin. Koşup yetmiş
düzineyle asker. Yerli
rumlar da öyle seyre bakarlarmış. Ayşa, bakmış ki, kurtuluş yok, koşup Karasu'ya
atmış kendini. Yüzlerce değirmen döndüren, bağlar sulayan Karasu, şuncacık Ayşa
Gelini
yutamamış. Belli ki, kıyamamış bunca güzel geline!. Varıp sürüye sürüye sudan
çıkarmışlar,
öte yanındaki gürgen gölgesine götürmüşler. Niyet belli!. Ayşa Gelin, ağaca
sarılmış, tüngüyüp dallarına ağmış. Arkasından da köpekler tırmanmaya başlamış
lâkin...
Çıkmış, çıkmış, çıkmış... Sonra bırakıvermiş kendini aşağıya. Gürgen dediğin minare
yarısı, öylesine yüksek. Lâkin öldürmeyen Allah, öldürmez!. Herbir yanı kan
revân
Ayşa Gelin, bakmış ki daha diridir, ve hem de diriyken bedenine yâd eli değmek
üzeredir
yel olup bayıra ağmış. Eskiden, Yarhisar derler bir kale varmış burada. Bu
taşlar ondan kalmadır... Tırmanmış tepesine. Yonan köpeği, iz süren avcı iti!.
Peşinden gelirmiş
hâlâ. Ayşa Gelin, Yâ Allah demiş, Bismillah demiş, Allâhüekber demiş. Sonra
seslenmiş:
«Ahmediim!. Duy yiğidim!. Koma âhımı bu köpek soyunda!...» Böyle demiş,
arkasından da
Karasu'ya atıvermiş kendini. Yarhisar dediğin yer üç minare boyu. Avuç içince
bütün
yeri kalmamış Ayşa Gelinin. Bakrazlı bunu duymuş, hem de ağıt etmiş ki hâlâ
söylenir türkü gibi:
-
«Eli bağlanmış neylesin Sultan,
-
Bozulmuş dirliğin gidiyor vatan,
-
Ertuğrul Ata'ya ağıtlar yakan,
-
Ayşa'mızdın, gelemedin gelin oy!...»
-
Ayşa Gelin can verir de düşman yaşar mı? Ahmed'i bırak, kendi kendine yetmiş
Rum.
Korkudan pılını pırtısını omuzlayıp göçüp gitmişler buradan. Amma öfkesini de
alacağı
kadar almış Yörük oğlu!
-
«Salla Yunan sallasana dilini
-
Unuttun mu Ayşa'mıza ettiğini?...»
-
Böyle diye diye... Çevire çevire hem de... Dirilte, öldüre!...»
-
Amcam bir başladı mı, arkasını getirirdi. En çok hoşlandığım da, Ayşa Gelinin
öcünü
aldıkları bölüm olurdu. Gözümün önüne gelirdi herbir şey. Obalar, türbe, su ve
kayalar.
Katranı tükenen dingil, tekerlerin her dönüşünde yanık yanık gıcırdardı. Ayşa
Gelini ağıtlar sanıp, dişlerimi gıcırdatırdım. Hemen aşağıya iner, öküz
boynuzundan katranlığa horoz kuyruğunu batırır, tekerlere sürerdim. Alaca
karanlıkta, kayalığın en yukarısındaki
taş parçasını, kollarını açmış, boşluğa atlamak üzere olan al duvaklı bir geline
benzetirdim bir de... Bu arada amcam söyleniyor olurdu: «Yok canım, eskiden
beri çok kancıktır
bu Yonan... Şimdilerde, içimizde de nice Yonanlar var ya, o başka!...» Ben, o
sıra,
Ayşa Gelini kovalayan Yonan askerlerine, taş sandığım pancarları birer ikişer
fırlatmaya
davranır, suda çıkardıkları cump sesleriyle birlikte gülmeye başlayan amcamın
sesini
duyar, irkilip kendime gelirdim. Arabanın üzerinde dikilmiş, elimde iri bir
pancar, öte
yanımda Karasu ve hemen ileride Yarhisar Kalesinden kalma taşlar... Bir de
vızırt vızırt
geçen taksiler; çıplak kollarını, direksiyon başındaki erkeklerin boynuna
dolamış başı açık kadınlar... İşte o zaman Karasu'nun rengi kızıllaşır, kana
dönerdi. «Ayşa Gelin’in kanı bu
kadınlardan daha mı bir başkaydı...» diye düşünürüm hep...
|
|
|