MEMEDALİ ÇAVUŞ
Bakrazın üç tarafı dağ, bir
tarafı boğazdır; askerliğe giden yiğidi de, sele dönen yağmuru da sadece o
bağazdan çıkıp gidebilir; köyü basmaya niyetli eşkiya da,
kaçakçı peşindeki candarma da sadece o boğazdan geçip gelebilir. Yörük
dedelerimiz onca Osmanlı mülkü kendilerininken neden gelip bu kalayı mekân
tutmuşlardır, bilemem. Bildiğim, arılar ve kuşlar bile dağları aşmaya, meselâ
Çamlıkbaşı'na ulaşmaya niyetlenip Bakrazdan yola çıkanda ilkin Çırdaklı
Bayırını tırmanmak, sonra İbi Çukuru, Kelezli, Kelcekışla ve nihayet Çiğdemli
Buruna yukarı kanat çırpmak zorundadırlar ki, benim diyen bir deli yiğit
ayağına tez bir aygırla peşleri sıra mahmuz tepmeğe heveslense, hani yol at
ayağı basabilir yoldur desek yani, dal öğle olur da Çamlıkbaşının beri
yanındaki Ebemoluğua ulaşamaz bile. Sadece ovada çakan şimşeğin ışığı, bir de
gök gürültüsü Çamlıkbaşı'na ha demeden erişebilir, dersem, Memedali Çavuş'a
haksızlık etmiş olurum; daha doğrusu Memedali Çavuş'un nârasına...
Ben Memedali Çavuşun ilkin
sesiyle tanıştım. O zamanlar çocuk muydum yoksa anamın sırtında kundaklı bebek
miydim, bilemiyorum; bildiğim tek şey odur ki Memedali Çavuş, Yaradana sığımıp
da şöyle el kulakta bir nârâ attığında pusuya yatmış çakalın da, fırsat
gözleyen uğrunun da yüreğine inerdi, "vay Deli Dumrul dirilmiş de Bakraz
geçidine köprü kurmuş," der, Pazarcıkı, Bozüyükü bırak, durup soluk almayı
belki İnönü Ovasında ancak akıl edebirdi.
-Heeeyt!..
Memedali Çavuşun sesi ilkin
beriki dağda gümler, yüzgeri olup öteki dağa, ardından gerideki dağa vurur,
döner Bakraz geçidine sokulmağa kalkışır, sığamayınca göğe ağar, gökkubbeyi
titretirdi; böyle olanda, beşikteki bebek de, eşikteki bunak da kendini güvende
bilir, huzur içinde gülümserdi. Aklı erenlerse, bir kere daha Yaradana
şükreder, ellerini dualayıp yüzlerine sürerlerdi; zira bu, karınlar tok,
gönüller hoş demekti; bir de, yakın beride ne ormancının soluğu ne de
candarmanın dipçiği var demekti
Bahar gelip de mor menevşeler,
sarı çiğdemler, ak sümbüller göğeriverince Yörükü kelepçeyle, zincirle
tutabilene aşkolsun, Bakrazın çoluğu çocuğu, kadını erkeği kovandan boşalan
arılar gibi dağa bayıra, yaylaya, ovaya serpiliverirdi. Bu dediğim, dün değil
evvelsi gündü...
Sonra, yâni devlet baba yayla
yollarını bağlayıp Yörüklük bitti, otur oturduğun yerde devrini başlatınca, e,
atalar, iki el bir boğaz içindir, demişler, Bakraz yörüğünün aklına kim
girdiyse girdi, bizimkiler de kötürümler gibi çiftçiliğe soyundular. Çiftçilik
çileli iştir; hele sığırdan öküz ayırıp ağaçtan saban yontana, şunun bunun
tarifine göre tarla sürüp, tohum atana
Lâkin buğday ki nimettir, o
bayırdan, bu düzden tel tel toplanmalı, deste deste yığılmalı, demet demet
Harmanyerine taşınmalıdır; daha düne kadar yayla sularında göğeren ellere
kılçık batsa da, seher yellerinde serpilen saçlara toz dolsa da, ağzı kalabalık
olanlar "ülen bu kanunu yapan hökümetin," deyip düzden sövse de, çaresi yok,
harman sürülecek, tınaz savrulacak, sap samandan ayrılacaktır. Şu Temmuzun sarı
sıcağı var ya, ovaya çökmeye görsün, adamın dilini de kurutur, damağı da,
ki Çukurova'nın adı çıkmış; güneş, ilkin Pazarcıkın kireç ocaklarında kaynar,
haşlanır, ardından bir yalaz seli gibi Bakraz Ovasını bürüyüverir ki, vallah
tekmil canlının damarında akan kanı kururdu.
Öyle işte!
Gene de analarımız,
bacılarımız, -Hazret-i Eyyüpten mi öğrendiler bilmem,- ekin saplarını sabırla
biçip destelemekten, üstelik vicdansız sıcağa efelenmekten geri durmazlardı;
hele ikindi üstü Adagöl sırtlarından aşağı esmeğe başlayan kekik kokulu dağ
yelinin kanatlarına ağız ağıza verip peşpeşe türküler kaldırıverirlerdi ki, çok
geçmez Kocadağın eteğindeki Çallıyurttan mı, Yırcalı Dağındaki Sürmeli
Çukurundan yoksa Kuz Dağının Yağır sırtlarından mı bilmem, Memedali Çavuşun
yeri göğü inleten nârası kopardı:
-Haydaa, haydaaaa!..
Bu sesi işiten gökçe kızlar,
al yemenili gelinler, ak yazmalı kadınlar hemen makam değiştirir, zeybek
türküleri çağırmaya başlarlardı:
-Söğütün erenleri, çevirin
gidenleri
Bilirlerdi ki Memedali Çavuş
atlıysa gem çekip atını şaha kaldıra kaldıra, yayaysa yaz kış ayağından
çıkarmadığı uzun konçlu çarıklarıyla yeri döve döve zeybek dönmektedir.
Hey gidi
Memedali Çavuş, hey!
Yabanın
adamları, kurt kocayınca köpeğin maskarası olur,
derlerdi de inanmazdım, doğruymuş; hele insan kendine, aslına, töresine
yabanlaşmya görsün...
Güneş, Söğüt
sırtlarından doğdu, Keşişten battı; doğdu battı, doğdu battı, nice yıllar
ardarda düzüldü, nice çıvgan bıyıklı yiğitlerin beli büküldü, nice gem dinlemez
tulbar atların dizi çözüldü; bizler de başkalarına benzeyip özümüze el olduk.
El, elin eşeğini türkü çağırarak arar oldu, hem de düdüğü parası olanlar çalar
oldu; lâkin artık at beline kalkamaz, sesi soluğu gökgürültüsüyle aşık atamaz
hale düşen Memedali Çavuş da ülen asıl azmaz, bal kokmaz, ben anasırım, ülen bu
kanunu çıkaran hökümetin... demekten vazgeçmedi. Zamanla gördü ki herkez
hökümet kesilmiş, sanki insanlara küstü, dağla taşla sırdaş oldu. Arıyla
vızıldar, ateşle cızırdardı; dağda gezen kurda da lâf atıyordu, gökte uçan kuşa
da. Bazen mecbur kalır, insan koyağına uğrardı; elde olurdan olmazdan lâf edip
onu kızdırmaktan, sövdürüp saydırmaktan it mi eksik, kopuk mu? E, kurt
kocamıştı bir kere!
Nasıl oldu da
uzun zaman farkına varamadım bilemiyorum, sağdan soldan kim ne söylerse Memedali
Çavuşun cevabı daima vezinli ve kâfiyeli oluyordu; üstelik aynı kaynaktandı,
küfürse küfür, hadisse hadis... Sanki âşıklar atışmasındaydı da kendisine
verilmiş ayağa göre dizeler döktürüyordu.
-Aga, kara
dağda duman var...
-Ah ah,
yüreğimde yaram var!
-Çavuş biri
geliyor, arkanı kolla...
-Godoş sen
git, ananı yolla!
Hacametlerin
İbramaga hoş ama muzip bir insandı. İlkokuldan sonra okula devam eden her çocuk
gibi beni de çok sever, rastladıkça durur, konuşur, bir şeyler sorardı. Bir yaz
günü Gâvur Pınarı Çeşmesinin başında oturmuş, sohbet ediyorduk. Eşeğinin
sırtında yokuşa aşağı inen Memedali Çavuşu görünce:
-Şuna
İngilizce bi söv bakalım, dedi.
Ortaokul
birdeki çocuk İngizce sövmeyi ne bilsin? O güne kadar öğrendiğimiz şey üç-beş
cümle ya var, ya yok! Bu kitap, bu kalem, bu defter... Ama İbramaga ısrar etti:
-Nasıl
bilmezsin? Boşuna mı okutuyoruz seni? Söv hadi!
Düşündüm
taşındım, kendimce bir küfür cümlesi kurdum:
-Çavuş, I make
your sister!
Cevap
gecikmedi:
-Bacın küçük,
teyzeni s......!
Babamın
bahçede olduğunu ya unutmuştum ya da işitebileceğini akıl edememiştim. Öfkeyle
bağırarak yanına çağırdı. Korka korka bahçeye döndüm. Memedali Çavuş, aynı
düzeyde kafiyeler döktüre döktüre ana avrat düz gidiyordu. Babam yanına varmamı
beklememiş, hızla bana doğru geliyordu. Hışımla kulağıma yapıştı.
-Ne yaptığını
sanıyorsun sen?
Suçu
İbramagaya attım ama bu gerçek kulağımın parmakları arasında ezilmesini
önleyemedi. Sonra elime yarı belime ulaşan ağaç saplı eski gaz tenekesini verip
yüzelli ikiyüz metre yukarıdaki elma fidanlarının dibine su dökmemi emretti.
-Her fidanın
dibine silme ikişer teneke!..
Daha üçüncü
seferde kollarımda derman kalmamıştı. Bunu o da farkediyordu ama acımıyor, sık
sık uyarıyordu:
-Sallanma!..
Akşam
karanlığı çökmüştü, hâlâ bırakmıyordu:
-Devam et!..
Dağ bayır
bütünüyle ıssızlaşmış, ortalık çın çın ötüyordu. Ayakta duracak hâlim
kalmamıştı, önümü zor görüyor, sık sık taşlara çarpıp sendeliyordum, ama sesimi
çıkaramıyordum. Asıl azarı eve dönünce işitecektim. Kurduğum uyduruk cümlenin
aklında kalması ve lisede okuyan ağabeyimden anlamını sorup öğrenebileceği
ihtimâlini düşündükçe korkum daha da büyüyordu.
-Gel hadi!
Nihayet köye
dönmeğe karar vermişti. Peşinden yürüdüm. Dere yatağına inince iri bir taşın
üzerine oturdu. Ne yapacağını kestiremediğim için üç metre uzağında dikildim.
Yüzünü göremiyordum. Öylesine karanlıktı. Bir sigara yaktı. Boşlukta elini hızla
sağa sola salladı. Sigaranın ucundaki ateş, kızıl bir şerit oluşturuyordu.
-Ne
görüyorsun?
Şaşırdım.
Sağıma soluma baktım.
-Hiçbir şey!
-Buraya bak!
Bu defa
sigarasını tuttuğu elini havada birkaç. kere çevirdi.
--Evet?
-Bir çember...
-Ateş çemberi
mi?
-Evet!
-Sen makinalı
tüfek nedir bilir misin?
-Biliyorum.
-Bilmiyorsun!
Eğer bilseydin Memedali Çavuşa onu üzecek tek kelime söyleyemezdin!
Sorgu faslı
başlıyordu. Köye kadar sabredememişti. Derede esen yeli, bayırda pavkıyan
tilkiyi, ormanda uluyan kurdu bahane edecek, belki daha da öfkelenecek ve
kişisel tarihime bir Çamlık Deresi Bozgununu yazdıracaktı.
-Bilmiyorsun!
Bilsen, makinalı tüfek mermilerinin bundan çok daha süratli bir ateş çemberini
oluşturduğunu anlardın!
Bir süre
sustu. İyi de, ateş çemberinin benim uyduruk İngilizce küfrümle âlâkası neydi?
Bir cevap bulabilmem için kasıtlı olarak mı susuyordu yoksa kendisi de
söylediklerinin birbiriyle ilintisini mi düşünüyordu, anlayamıyordum.
-Okulda
Çanakkale Savaşlarını öğrettiler mi sana?
-Evet!
-Neymiş?
-İşte
İngilizler, Fransızlar falan geçmek istediler ama geçemediler. Sonra Çanakkale
geçilmez deyip gittiler.
-Ee?
-Gittiler
işte!
-Demek
geçemediler?
-Geçemediler.
-Vay be! Çok
mu sağlammış bu Çanakkalenin kalesi? Mermerden mi yoksa demirden miymiş?
Sesindeki
yumuşamayı ve alay yansımasını elbette farketmiştim, ama başkalarının güzel
konuşmasından ötürü Şekeraga lâkabını verdikleri babamın biber hâlinin değme
acıyla kıyaslanamayacağını iyi biliyordum.
-E, mermerden
mi, demirden mi?
-Bilmiyorum.
Bir şey
söylemedi. Sigarasını yere basıp söndürdü, kalktı, yürüdü. Az sonra yorgun
adımlarına düşen titrek bir sesle Çanakkale Türküsünü mırıldanmağa başladı.
Çanakkale
içinde vurdular beni, ölmeden mezara koydular beni...
Köyümüzün
minaresinden geceye dağılan yatsı ezanını işitince sustu. Durdu, ezanı dinledi.
Ezan bitince yürüdü. Türküye kaldığı yerden başlar sanmıştım, başlamadı. Eliyle
yanına yaklaşmamı işaret etti. Çekinerek sokuldum. Elini omuzuma koydu.
-Memedali
Çavuş hem sesten korkar, hem sessizlikten!
Şaşırmıştım.
Memedali Çavuş, eskiden nârasıyla dağları yassıltan, gökkubbeyi inleten,
şimdilerde ağzı arı kovanı gibi hiç kapanmayan Memedali Çavuş sesten ne diye
korksundu?
-Makinalı
tüfek saniyede kırk, elli mermi birden sıkar. Toplar mermileri ise düştüğü yerde
tepeleri göğe savurur. Ölüm, bağıra bağıra, uğuldaya uğuldaya gelir. Her taşın
arkasından, her çalının dibinden, gökten yağmur gibi ölüm yağar. Çanakkalede
kale falan yok, iki tarafı dağ, bayır bir su yolu... Çanakkalede kaç şehit
vermişiz, öğrettiler mi?
-Hatırlamıyorum.
-Belli!
Sesi yine öfke
soluyordu:
-Şehit ne
demek, şehit?
Yanlış bir şey
söylemekten korkuyordum. Sustum.
-Şehit,
düşmanın öldürdüğü insanımız. Ölmek anlıyor musun, can vermek, yok olmak!
Köyümüzden kaç kişi Çanakkale Savaşına gitti de dönemedi biliyor musun? .
Ölümün ıslığını duyan her canlı çığlık atar. Hiç kimse Memedali Çavuş kadar ölüm
görmemiştir, o hâlâ ölümü soluyor. Ölümü göre göre üstüne gidene, kahraman
denir. Çıplak elle bile! Anladın mı şimdi Çanakkale neden geçilemedi? Ama sen
bugün sadece Memadali Çavuşa değil, orada şehit düşen yüzbinlerce vatan
evlâdına saygısızlık ettin!
Çok utandım.
-Bilmiyordum,
diye mırıldanabildim sadece.
Babam, ses
tonumdan içimin acıdığını hissetmiş olmalıydı ki saçımı okşadı.
-Yarın evine
gider, elini öpersin, dedi.
Ertesi gün
anam elime bir çıkın uzattı:
-Bunu Memedali
Çavuşa götürecekmişsin, dedi.
Böyleydi
babam...
Çıkını aldım,
yürüdüm. Anam arkamdan seslendi:
-Sakın savaş
lâfı edip adamı ağlatma!..
Gittim. Elini
öptüm. Beni uğurlarken evinin avlu kapısına kadar geldi. Beli bükülmüş müydü?
Saçları ağarmış, gözleri küçülmüş, bacakları eğrilmiş miydi? İmkânsız!.. Zira
Memedali Çavuşu, artık Memedali Çavuş olarak görebiliyordum; boğazı geçmeğe
çalışan bir zırhlıdan dürbünüyle kâh Settülbahire kâh Conkbayırına bakan bir
İngiliz askeri gözüyle...
Yayla
omuzluydu, çelik bakışlı, bangır bangır nârası ölüme selâm verişti... O,
Çanakkaleden dönemeyenlerleydi; her zaman ve dâima!..