oyku

              

HasanKayıhan 

 

 

 

 

MEMEDALİ ÇAVUŞ

Bakraz’ın üç tarafı dağ, bir tarafı boğazdır; askerliğe giden yiğidi de, sele dönen yağmuru da sadece o bağazdan çıkıp gidebilir; köyü basmaya niyetli eşkiya da, kaçakçı peşindeki candarma da sadece o boğazdan geçip gelebilir. Yörük dedelerimiz onca Osmanlı mülkü kendilerininken  neden gelip bu kal’ayı mekân tutmuşlardır, bilemem. Bildiğim, arılar ve kuşlar bile dağları aşmaya, meselâ Çamlıkbaşı'na ulaşmaya niyetlenip Bakraz’dan yola çıkanda ilkin Çırdaklı Bayırı’nı tırmanmak, sonra İbi Çukuru, Kelezli, Kelcekışla ve nihayet Çiğdemli Burun’a yukarı kanat çırpmak zorundadırlar ki, benim diyen bir deli yiğit ayağına tez bir aygırla peşleri sıra mahmuz tepmeğe heveslense, hani yol at ayağı basabilir yoldur desek yani, dal öğle olur da Çamlıkbaşı’nın beri yanındaki Ebemoluğu’a ulaşamaz bile.   Sadece ovada çakan şimşeğin ışığı, bir de gök gürültüsü Çamlıkbaşı'na ha demeden erişebilir, dersem, Memedali Çavuş'a haksızlık etmiş olurum; daha doğrusu Memedali Çavuş'un nârasına...

Ben Memedali Çavuş’un  ilkin sesiyle tanıştım. O zamanlar çocuk muydum yoksa anamın sırtında kundaklı bebek miydim, bilemiyorum; bildiğim tek şey odur ki Memedali Çavuş, Yaradan’a sığımıp da  şöyle el kulakta bir nârâ attığında pusuya yatmış çakalın da, fırsat gözleyen uğrunun da yüreğine inerdi, "vay Deli Dumrul dirilmiş de Bakraz geçidine köprü kurmuş," der, Pazarcık’ı, Bozüyük’ü bırak, durup soluk almayı belki İnönü Ovası’nda ancak   akıl edebirdi.

„-Heeeyt!..“

Memedali Çavuş’un sesi ilkin beriki dağda gümler, yüzgeri olup öteki dağa, ardından  gerideki dağa vurur, döner Bakraz geçidine sokulmağa kalkışır, sığamayınca göğe ağar, gökkubbeyi titretirdi; böyle olanda, beşikteki bebek de, eşikteki bunak da kendini güvende bilir, huzur içinde gülümserdi. Aklı erenlerse, bir kere daha Yaradan’a şükreder, ellerini dualayıp yüzlerine sürerlerdi; zira bu, karınlar tok, gönüller hoş demekti; bir de, yakın beride ne ormancının soluğu  ne de  candarmanın dipçiği var demekti…

Bahar gelip de mor menevşeler, sarı çiğdemler, ak sümbüller göğeriverince Yörük’ü kelepçeyle, zincirle tutabilene aşkolsun, Bakraz’ın çoluğu çocuğu, kadını erkeği kovandan boşalan arılar gibi dağa bayıra, yaylaya, ovaya serpiliverirdi. Bu dediğim, dün değil evvelsi gündü...

Sonra,  yâni devlet baba yayla yollarını bağlayıp „Yörüklük bitti, otur oturduğun yerde“ devrini başlatınca, e, atalar, iki el bir boğaz içindir, demişler, Bakraz yörüğünün aklına kim  girdiyse girdi, bizimkiler de kötürümler gibi çiftçiliğe soyundular. Çiftçilik çileli iştir; hele sığırdan öküz ayırıp ağaçtan saban yontana, şunun bunun tarifine göre tarla sürüp, tohum atana…

Lâkin buğday ki nimettir, o bayırdan, bu düzden tel tel toplanmalı, deste deste yığılmalı, demet demet Harmanyeri’ne taşınmalıdır; daha düne kadar yayla sularında göğeren ellere kılçık batsa da, seher yellerinde serpilen saçlara toz dolsa da, ağzı kalabalık olanlar "ülen bu kanunu yapan hökümetin," deyip düzden sövse de, çaresi yok, harman sürülecek, tınaz savrulacak, sap samandan ayrılacaktır. Şu Temmuzun sarı sıcağı var ya, ovaya çökmeye görsün, adamın dilini de kurutur, damağı da, ki Çukurova'nın adı çıkmış; güneş, ilkin Pazarcık’ın kireç ocaklarında kaynar, haşlanır, ardından bir yalaz seli gibi Bakraz Ovası’nı bürüyüverir ki, vallah tekmil canlının damarında akan kanı kururdu.

 Öyle işte!

Gene de analarımız, bacılarımız, -Hazret-i Eyyüp’ten mi öğrendiler bilmem,-  ekin saplarını sabırla biçip destelemekten, üstelik vicdansız sıcağa efelenmekten geri durmazlardı; hele ikindi üstü Adagöl sırtlarından aşağı esmeğe başlayan kekik kokulu dağ yelinin kanatlarına ağız ağıza verip peşpeşe türküler kaldırıverirlerdi ki, çok geçmez Kocadağ’ın eteğindeki Çallıyurt’tan mı, Yırcalı Dağı’ndaki Sürmeli Çukuru’ndan yoksa  Kuz Dağı’nın Yağır sırtlarından mı bilmem, Memedali Çavuş’un yeri göğü inleten nârası kopardı:

-Haydaa, haydaaaa!..

Bu sesi işiten gökçe kızlar, al yemenili gelinler, ak yazmalı kadınlar hemen makam değiştirir, zeybek türküleri çağırmaya başlarlardı:

-Söğüt’ün erenleri, çevirin gidenleri…

Bilirlerdi ki Memedali Çavuş atlıysa gem çekip atını şaha kaldıra kaldıra,  yayaysa yaz kış ayağından çıkarmadığı uzun konçlu çarıklarıyla yeri döve döve zeybek dönmektedir.

Hey gidi Memedali Çavuş, hey!

Yabanın adamları, “kurt kocayınca köpeğin maskarası olur,” derlerdi de inanmazdım, doğruymuş; hele insan kendine, aslına, töresine yabanlaşmya görsün...

  Güneş, Söğüt sırtlarından doğdu, Keşiş’ten battı; doğdu battı, doğdu battı, nice yıllar ardarda düzüldü, nice çıvgan bıyıklı yiğitlerin beli büküldü,  nice gem dinlemez tulbar atların dizi çözüldü; bizler de başkalarına benzeyip özümüze el olduk. El, elin eşeğini türkü çağırarak arar oldu, hem de düdüğü parası olanlar çalar oldu; lâkin artık at beline kalkamaz,  sesi soluğu gökgürültüsüyle aşık atamaz hale düşen Memedali Çavuş da “ülen asıl azmaz, bal kokmaz, ben anasırım, ülen bu kanunu çıkaran hökümetin...”” demekten vazgeçmedi. Zamanla gördü ki herkez “hökümet” kesilmiş, sanki insanlara küstü, dağla taşla sırdaş oldu. Arıyla vızıldar, ateşle cızırdardı; dağda gezen kurda da lâf atıyordu, gökte uçan kuşa da. Bazen mecbur kalır, insan koyağına uğrardı; elde olurdan olmazdan lâf edip onu kızdırmaktan, sövdürüp saydırmaktan it mi eksik, kopuk mu?  E, kurt kocamıştı bir kere!

Nasıl oldu da uzun zaman farkına varamadım bilemiyorum, sağdan soldan kim ne söylerse Memedali Çavuş’un cevabı daima vezinli ve kâfiyeli oluyordu; üstelik aynı kaynaktandı, küfürse küfür, hadisse hadis...  Sanki âşıklar atışmasındaydı da kendisine verilmiş ayağa göre dizeler döktürüyordu.

“-Aga, kara dağda duman var... 

-Ah ah, yüreğimde yaram var!”

“-Çavuş biri geliyor, arkanı kolla...

-Godoş sen git, ananı yolla!”

Hacametlerin İbramaga hoş ama muzip bir insandı. İlkokuldan sonra okula devam eden her çocuk gibi beni de çok sever, rastladıkça durur, konuşur, bir şeyler sorardı.  Bir yaz günü Gâvur Pınarı Çeşmesi’nin başında oturmuş, sohbet ediyorduk. Eşeğinin sırtında yokuşa aşağı inen Memedali Çavuş’u görünce:

-Şuna İngilizce bi söv bakalım, dedi.

Ortaokul birdeki çocuk İngizce sövmeyi ne bilsin? O güne kadar öğrendiğimiz şey üç-beş cümle ya var, ya yok! Bu kitap, bu kalem, bu defter... Ama İbramaga ısrar etti:

-Nasıl bilmezsin? Boşuna mı okutuyoruz seni? Söv hadi!

Düşündüm taşındım, kendimce bir küfür cümlesi kurdum:

-Çavuş, I make your sister!

Cevap gecikmedi:

-Bacın küçük, teyzeni s......!

Babamın bahçede olduğunu ya unutmuştum ya da işitebileceğini akıl edememiştim. Öfkeyle bağırarak yanına çağırdı. Korka korka bahçeye döndüm. Memedali Çavuş, aynı düzeyde kafiyeler döktüre döktüre ana avrat düz gidiyordu. Babam yanına varmamı beklememiş, hızla bana doğru geliyordu. Hışımla kulağıma yapıştı.

 -Ne yaptığını sanıyorsun sen?

Suçu İbramaga’ya attım ama bu gerçek  kulağımın parmakları arasında ezilmesini önleyemedi. Sonra elime yarı belime ulaşan ağaç saplı eski gaz tenekesini verip yüzelli ikiyüz metre yukarıdaki elma fidanlarının dibine su dökmemi emretti.

-Her fidanın dibine silme ikişer teneke!..

Daha üçüncü seferde kollarımda derman kalmamıştı.  Bunu o da farkediyordu ama acımıyor, sık sık uyarıyordu:

-Sallanma!..

Akşam karanlığı çökmüştü, hâlâ bırakmıyordu:

-Devam et!..

Dağ bayır bütünüyle ıssızlaşmış, ortalık çın çın ötüyordu. Ayakta duracak hâlim kalmamıştı, önümü zor görüyor, sık sık taşlara çarpıp sendeliyordum, ama sesimi çıkaramıyordum. Asıl azarı eve dönünce işitecektim.  Kurduğum uyduruk cümlenin aklında kalması ve lisede okuyan ağabeyimden anlamını sorup öğrenebileceği ihtimâlini düşündükçe korkum daha da büyüyordu.

-Gel hadi!

Nihayet köye dönmeğe karar vermişti. Peşinden yürüdüm. Dere yatağına inince iri bir taşın üzerine oturdu. Ne yapacağını kestiremediğim için üç metre uzağında dikildim. Yüzünü göremiyordum. Öylesine karanlıktı. Bir sigara yaktı. Boşlukta elini hızla sağa sola salladı. Sigaranın ucundaki ateş, kızıl bir şerit oluşturuyordu.

-Ne görüyorsun?

Şaşırdım.  Sağıma soluma baktım.

-Hiçbir şey!

-Buraya bak!

Bu defa sigarasını tuttuğu elini havada birkaç. kere çevirdi.

--Evet?

-Bir çember...

-Ateş çemberi mi?

-Evet!

-Sen makinalı tüfek nedir bilir misin?

-Biliyorum.

-Bilmiyorsun! Eğer bilseydin Memedali Çavuş’a onu üzecek tek kelime söyleyemezdin!

Sorgu faslı başlıyordu. Köye kadar sabredememişti. Derede esen yeli, bayırda pavkıyan tilkiyi, ormanda uluyan kurdu bahane edecek, belki  daha da öfkelenecek ve kişisel tarihime bir Çamlık Deresi Bozgunu’nu yazdıracaktı.

-Bilmiyorsun! Bilsen, makinalı tüfek mermilerinin bundan çok daha süratli bir ateş çemberini oluşturduğunu anlardın!

Bir süre sustu.  İyi de, ateş çemberinin benim uyduruk İngilizce küfrümle âlâkası neydi? Bir cevap bulabilmem için kasıtlı olarak mı susuyordu yoksa kendisi de söylediklerinin birbiriyle ilintisini mi düşünüyordu, anlayamıyordum.

-Okulda Çanakkale Savaşları’nı öğrettiler mi sana?

-Evet!

-Neymiş?

-İşte İngilizler, Fransızlar falan geçmek istediler ama geçemediler. Sonra Çanakkale geçilmez deyip gittiler.

-Ee?

-Gittiler işte!

-Demek geçemediler?

-Geçemediler.

-Vay be! Çok mu sağlammış bu Çanakkale’nin kalesi? Mermerden mi yoksa demirden miymiş?

Sesindeki yumuşamayı ve alay yansımasını elbette farketmiştim, ama başkalarının güzel konuşmasından ötürü Şekeraga lâkabını verdikleri babamın biber hâlinin değme acıyla kıyaslanamayacağını iyi biliyordum.

-E, mermerden mi, demirden mi?

-Bilmiyorum.

Bir şey söylemedi. Sigarasını yere basıp söndürdü, kalktı, yürüdü.  Az sonra yorgun adımlarına düşen titrek bir sesle Çanakkale Türküsü’nü mırıldanmağa başladı.

“Çanakkale içinde vurdular beni, ölmeden mezara koydular beni...”

Köyümüzün minaresinden geceye dağılan yatsı ezanını işitince sustu. Durdu, ezanı dinledi. Ezan bitince yürüdü. Türküye  kaldığı yerden başlar sanmıştım, başlamadı. Eliyle yanına yaklaşmamı işaret etti. Çekinerek sokuldum. Elini omuzuma koydu. 

-Memedali Çavuş hem sesten korkar, hem sessizlikten!

Şaşırmıştım. Memedali Çavuş, eskiden nârasıyla dağları yassıltan, gökkubbeyi inleten, şimdilerde ağzı arı kovanı gibi hiç kapanmayan Memedali Çavuş sesten ne diye korksundu?

-Makinalı tüfek saniyede kırk, elli mermi birden sıkar. Toplar mermileri ise düştüğü yerde tepeleri göğe savurur. Ölüm, bağıra bağıra, uğuldaya uğuldaya gelir. Her taşın arkasından, her çalının dibinden, gökten yağmur gibi ölüm yağar. Çanakkale’de kale falan yok, iki tarafı dağ, bayır bir su yolu...  Çanakkale’de kaç şehit vermişiz, öğrettiler mi?

-Hatırlamıyorum.

-Belli!

Sesi yine öfke soluyordu:

-Şehit ne demek, şehit?

Yanlış bir şey söylemekten korkuyordum. Sustum.

-Şehit, düşmanın öldürdüğü insanımız. Ölmek anlıyor musun, can vermek, yok olmak! Köyümüzden kaç kişi Çanakkale Savaşı’na gitti de dönemedi biliyor musun?  . Ölümün ıslığını duyan her canlı çığlık atar. Hiç kimse Memedali Çavuş kadar ölüm görmemiştir, o hâlâ ölümü soluyor.  Ölümü göre göre üstüne gidene, kahraman denir. Çıplak elle bile! Anladın mı şimdi Çanakkale neden geçilemedi? Ama sen bugün sadece Memadali Çavuş’a değil, orada şehit düşen yüzbinlerce vatan evlâdına saygısızlık ettin!

Çok utandım.

-Bilmiyordum, diye mırıldanabildim sadece.

Babam, ses tonumdan içimin acıdığını hissetmiş olmalıydı ki saçımı okşadı.

-Yarın evine gider, elini öpersin, dedi.

 

Ertesi gün anam elime bir çıkın uzattı:

-Bunu Memedali Çavuş’a götürecekmişsin, dedi.

Böyleydi babam...

Çıkını aldım, yürüdüm. Anam arkamdan seslendi:

-Sakın savaş lâfı edip adamı ağlatma!..

 

Gittim. Elini öptüm. Beni uğurlarken evinin avlu kapısına kadar geldi.  Beli bükülmüş müydü? Saçları ağarmış, gözleri küçülmüş, bacakları eğrilmiş miydi? İmkânsız!..  Zira Memedali Çavuş’u, artık Memedali Çavuş olarak görebiliyordum; boğazı geçmeğe çalışan bir  zırhlıdan dürbünüyle kâh Settülbahir’e  kâh Conkbayırı’na bakan bir İngiliz askeri gözüyle...

Yayla omuzluydu, çelik bakışlı, bangır bangır nârası ölüme selâm verişti...  O, Çanakkale’den dönemeyenlerleydi; her zaman ve dâima!..