DERBENT'TEKİ ACI ALMA AĞACI
O ağaç hâlâ duruyor mudur, bilemem; aradan çok yıllar geçti...
Barış harekatından iki yıl önceydi. Yavru
Vatan Kıbrıs'ta katledilen soydaşlarımın çığlıklarına dayanamayan genç
gönlümün sesine uymuş, Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) saflarına katılmıştım.
Bir haftalık bir eğitimden sonra beni Derbent'e gönderdiler. Siperlerimiz, dağ yamacındaki kerpiç duvarlı
eski bir koyun ağılının önündeki kayalıklardaydı. Görevimiz, ova
yönünden gelebilecek saldırıların önünü kesmek, mümkün olduğunca
direnerek gerideki Türk köylerinin boşaltılabilmesi için zaman kazanmaktı.
Onyedi kişiydik. Üç adet Kırıkkale yapımı mavzerimiz, bir adet çıt ayarı
bozuk MG-3 tüfeğimiz, 6 adet Çek yapımı tabancamız ve on kadar elbombamız
vardı. TMT komutanımız olan Hisarcıklı Süleyman ağabeyin, "dolusu bir
kişiyi, boşu bin kişiyi korkutur" diyerek köylerinden omuzlayıp getirdiği
eski bir İftar Topu'nun namlusu siperlerimizin üstünden ovaya doğru
uzanırdı. Bu topun başında gündüzleri sürekli olarak nöbet tutan iki kişinin
görevi, saat başı namlunun tozunu alarak yağlamak, güneş çarptığında
uzaklardan görülebilecek şekilde parlamasını sağlamaktı. Kimsenin boş
zamanı olmazdı. Komutanımız, nöbet tutanları "becerebildiğince"
kaşlarını çatarak sık sık teftiş eder; gündüzleri iki, geceleri bir
kez tatbikat yaptırırdı.
Benim en çok sevdiğim şey, bu
tatbikatlardı; zira Derbent'in altını üstüne getirir, nârâlarımızı süsleyen
"mermi ve bombalarımız" yeri göğü inletir, ortalığı dumana boğardı.
Mermi ve bombalarımız dedimse, yanlış anlaşılmasın; mevcut cephanemiz o
kadar azdı ki hiçbir tatbikatta değil el bombası, bir tek tabanca kurşunu
bile atmamıza izin yoktu. Onca patırtıya sebep olan şey, kayalardaki
yarıklara doldurduğumuz kâğıt ve bez parçalarıyla beslenmiş kükürt
alaşımıydı. Düşmana azâmetli görünmek zorundaydık.
Çevredeki köylerden birinden gelen benimle
aynı yaşlarda Sinan adında bir mücahit vardı. Sinan'la çok iyi anlaşıyorduk.
Bunu farkeden komutanımız, nöbetlerde ikimizi aynı sipere göndermeye
başlamıştı. Birbirimizle konuşurken vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorduk bile.
Bir akşam üzeri biz gene birbirimize ileriye dönük hayâllerimizi anlatır,
tembel tembel konuşurken sağ ilerimizdeki nöbet yerinden âni bir uyarı
seslenişi geldi. Derhal "vaziyet" aldık. Doğruydu; ovadan vâdiye doğru
henüz niteliğini tanımlayamadığımız bir araç yaklaşıyordu. Az sonra
komutanlık karargâh siperinden bunun EOKA bayrağı taşıyan bir jip olduğu
bilgisi ulaştı. Jip, bizim Kırıkkalelerin atış mesafesine girmeden yoldan
ayrıldı ve dere yatağına indi. Uyanıklar, böylece "top" ateşimizden korunmuş
oluyorlardı. Sık sık bu tür kontrol ya da sızma hareketlerinde bulundukları
için her birimiz nasıl davranacağımızı biliyorduk. Komutanımızdan
herhangi bir emir gelmediği sürece gözlerimizi açıp beklemekten öte yapacak
bir şeyimiz yoktu. Aradan uzunca bir süre geçti. Silâh arkadaşım Sinan,
birden bağırmaya başladı. Böyle bir şeyi hiç beklemediğim için
şaşırdım. İlkin ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemedim. Onun
siperimizin üzerine tırmanmaya başladığını görünce bacaklarına yapışıp
geriye çektim. O ise durmadan, "bırak ulan... Dokunma almalarıma... Bırak!.."
diye bağırıyordu. Allah var, sinirlerinin boşaldığını, ne yaptığının
farkında olmadığını düşünüyor, hedef teşkil etmemesi için bir yandan var
gücümle onu geriye, siperin içine çekmeye çalışırken, öte yandan "Sinan,
kardeşim, kendine gel, kendine gel..." deyip duruyordum. Aşağıdan bir
makinalının takırdamaya başladığını işitince var gücümle bacaklarından
çektim ve onu yeniden siperimizin içine indirebilmeyi başardım.
Sinan'ın gözleri irileşmiş, gözyaşları tozlu yüzünde oluklaşmış, teni
bembayaz kesilmişti. Olduğu yerde çevirip sağına soluna baktım. Yara
almamıştı. Böyle durumlarda kesinlikle yasak olduğunu bilmeme rağmen hemen
bir sigara yakıp dudaklarına uzattım. Sinan soluk soluğaydı. Güçlükle bir
iki nefes çekebildi. Sigarayı yere atıp yeniden siperimizin üzerine
tırmanmaya girişti. Bu kez atik davranıp hemen omuzlarına yüklendim. Benimle
başedemeyeceğini anlayınca, " dur yahu" dedi, "bari mazgaldan bakayım."
Baktı ve, "gidiyor şerefsizler!" dedi. Dere yatağından çıkan jip,
ovanın içlerine doğru uzaklaşıyordu. Birden arkamızdan gelen
ayak seslerine döndük. Komutanımızdı. Yüzü bu kez gerçekten asıktı.
Siperimize iner inmez sordu: "-Kimdi o bağıran?" Sinan başını öne
eğerken usulca mırıldandı: "-Bendim komutanım!" Komutanımız gözlerini
Sinan'ın yüzüne dikti. "-Burada oyun mu oynadığımızı sanıyorsun sen?"
Öfkeden titriyordu. Sinan ses çıkarmadı. Komutanımızı yatıştırmak için,
"-Süleyman ağabey," dedim, "galiba Sinan biraz heyecanlandı da..." Kıbrıs
dışından orada bulunan tek kişi ben olduğum için kendisine adıyla
seslenme "ayrıcalığına" sahiptim. Diğer arkadaşlarım ağızlarından
böyle bir şeyi kaçırdıklarında sesini dikleştirerek, "-Asker," derdi, "portakal
bahçesinde değiliz!.." Sinan âniden komutanımızın boynuna sarıldı. "-Özür
dilerim abi!" dedi. Komutanımız, ilkin onun sırtını yumruklayıp omuzlarını
sıktıysa da birdenbire ciddileşti ve azarlar gibi bir sesle söylendi: "-Burası
portakal bahçesi mi?" Sonra deminki olayın bir daha tekrarlanmamasını "emrederek"
uzaklaştı.
Kendi kendime Sinan'ın öyle davranmasının
sebebini, silahlarımızın isabet mesafesini iyi bilen düşmanın cür'et
gösterip siperlerimizin altına kadar sokuluşuna sinirlenmesi olarak
yorumlamıştım. Meğer değilmiş!..
Düşman, Sinan'ın rahmetli dedesinin çok sevdiği acı alma ağacından meyve
koparmış!
Aşağıda yolun derbende sokulduğu yerde bir
acı alma (elma) ağacının bulunduğunu o güne kadar farketmemiştim. Eskiden
Sinanların köy sınırları içinde kalan derbent girişindeki bu elma ağacının
meyvesi öylesine ekşiymiş ki, köylülerinden kimse onun yüzüne bakmazmış.
Ekşiyi çok seven rahmetli dedesi ise, her yıl gider, o ağacın
dallarını budar, bakımını yapar, mevsimi gelince de meyvesini toplar,
kaynatıp ekşisini yapar ve kış boyunca da şerbetini içermiş. Bütün bunları
bir çırpıda anlatan Sinan'ın gene gözleri dolmuştu. "-Şerefsizin ağaca
uzanan elini dedemin mezar toprağına sokuluyor sandım o an!"
İkimiz de gençtik. Düşmanın "dedemizin
toprağındaki acı alma ağacına el uzatmaya cür'et etmesi yirmili yaşımızın
ördüğü genç gönüllerimize ar gelmişti; derhal kararımızı verdik. O gece
kaçacak ve ağacın bütün meyvesini toplayıp getirecektik... Ama olmadı.
Komutanımız aynı gece bizi ilk kez tam üç defa tatbikata sürdü. Ama ertesi
gece...
Koyun ağılının
zeminine serilmiş çul yatağımıza uzanan bütün arkadaşlarımız uyumaya
başlayınca usulca kalktık. Bir gün öncesinden dışarıya sakladığımız boş un
çuvallarını aldığımız gibi yola koyulduk. İlkin kendi topraklarımızın
içerisine doğru ilerledik. Sonra dere yatağına inerek gerisingeri derbendin
ağzına doğru yürüdük. Bir saat içinde hedefe ulaşmıştık. Etraf
karanlıktı. Gürültü çıkarmamaya özen göstererek acı almaları toplamaya
giriştik. Meyveler, bilinen erik iriliğinde ya var ya yoktu;
ancak bizim için bunun hiçbir önemi yoktu; biz, can vermeden toprağımızın
bir tek çakıl taşını bile düşmana vermemeye yemin etmiştik; onun bir tek acı almamızı
da yâr etmeyecektik! Yüzümüzün,
kollarımızın çizildiğini, kanadığını farkediyor, ancak aldırmıyorduk. O
andaki hedefimiz, ağacın üzerinde bir tek acı alma bırakmamaktı! Kıbrıs'ın
yıldız yüklü gecesi işimizi oldukça kolaylaştırıyordu; bir yandan bizi başka
gözlerden saklarken, bir yandan da yıldız şavkında donuk donuk parlayan
almalarımızı görebilmemizi sağlıyordu. Biz hırsla işimizi sürdürürken
herşeyi, düşmanın sık sık başvurduğu gece tâciz girişimlerini de, yar
başında nöbet tutan kendi arkadaşlarımızı da, zamanı da unutmuştuk;
derbendin ağzı birden bir ışık huzmesiyle aydınlanınca aklımız
başımıza geldi. Derbent ağzına sokulan düşman,
projektörlerlerle yamaçları tarıyor, daha çok siperlerimizin bulunduğu
kayalıklarda yoğunlaşıyordu. O an yapabileceğimiz tek şey, olduğumuz yerde
toprağa yapışmak ve düşmana görüntü vermemekti. Öyle de yaptık. En az
bir saat böyle yere yapışıp kalacağımızı biliyorduk. Düşman, bir süre
projektörlerle tepeleri taradıktan sonra makinalılarla ateşe başlayacak,
bizim silahlarımızın mevziileri dışında olduğunu bilmenin verdiği güvenle
küfürler edecek, ancak derbende sokulmaya paçası el vermediği için bir süre
sonra defolup gidecekti. Bu, hep böyle oluyordu çünkü. Can
sıkıntısından mıdır bilmem, bir ara parmaklarımın arasındaki acı elmayı
dişledim; genzime dolan o zehir, gözlerimden yaşlar boşaltırken,
alnıma yukarı öylesine bir sancı sokuşturdu ki, o an aksırıp tiksirmemi,
öksürük hapşırmamı hiçbir kuvvet engelleyemezdi. Engelleyemedi de! Bereket
versin, cephane şımarığı düşman makinalıları benimle eşzamanlı olarak
göstermelik tâciz ateşine başlamış, benim gece karanlığında yankılana
yankılana top mermisi sesine dönüşebilecek aksırışlarımı bastırmıştı.
Bir süre sonra, gelişlerinde duyamadığımız motor
seslerinden uzaklaştıklarını anlayınca, gene de tedbiri elden bırakmadan,
ağacımızı bir kez daha kontrol edip başka meyve kalmadığından emin olunca
çuvallarımızı sırtlanarak dere yatağına indik ve geldiğimiz güzergâhı
kullanarak dönüşe geçtik. Ey Allahım, sen benim sırtıma bu acı alma
çuvalından daha ağır bir günah yükleme!.. Sinan'ın dedesinin ruhundan
çekiniyor, sesimi çıkaramıyordum ama kan-ter içinde kalmıştım. Tepeye
ulaşınca kendimi sırtüstü yere attım ve belki bir saat kıpırdanmadan yattım.
Belliki Sinan'ın da benden geri kalır yanı yoktu. O süre boyunca
birbirimizin yürek küpürtülerini, rüzğârı andıran soluklanışı dinlemenin
ötesinde tek söz edemedik. Ancak yüzümüze tan yerinin ağartısı vurunca
aklımız başımızdan gideyazdı; korkuyla ayağa fırladık. İleriden,
siperlerimiz tarafından Süleyman ağabeyin sabah ezanını okuyan sesi
yükseliyordu. Yokluğumuzu anlayacak, izinsiz "kaçtığımız" için dönüşte
canımıza okuyacaktı... Ne var ki, olan olmuştu; çaresiz, başımıza her ne
gelecekse, nöbet üstüne nöbet midir, gerideki köylerden sırtımızla erzak,
çeşmelerden su taşımak mıdır, ek siperler kazmak mıdır, âmennâ deyip
katlanacaktık. Birkaç yüz metre kala çuvallarımızı kayaların arasına
gizleyip sessizce ağulın avlusunda abdest alan arkadaşlarımızın arasına
sokulduk. Kimse bizi farketmemişti... Çay, ekmek ve zeytinden ibaret
olan kahvaltımızı ederken de kimse geceyle ilgili birşey söylemedi. Galiba
yokluğumuzun farkına varılmamıştı. Kurtulmuştuk!
Öğle yemeğinin ardından arkadaşlardan biri
sofra duası etmeye niyetlenince Süleyman ağabey: "-Acele etme," diyerek onu
durdurdu ve bir Sinan'ın, bir benim yüzüme doğru bakarak, "daha
meyvelerimizi yemedik..." dedi. Kimseden ses çıkmadığını görünce, ilave etti:
"-Acı alma harareti keser!"
Arkadaşlar yüzümüze, biz ise yere bakıyorduk...
O günkü sofra duasını Süleyman ağabey kendisi
yaptı. Son cümleleri şöyleydi: "-Yarabbi! Onbinlerce şehidinin yüzü suyu
hürmetine Türk'ün şu Yavruvatan toprağını ayaklarımın altından çekme! Benim
canımı almadan ne bir tek taşını, ne de bir tek acı almasını soyumun
kaatillerine nasip eyle!.. Amin!"
Süleyman ağabeyin gözlerinden yaşlar boşanmıştı. Silah arkadaşlarım
ağlıyorlardı. Sinan'la ben de... Uzanıp birbirimize sarıldık. Bizimkisi,
sevinç gözyaşlarıydı; o yıl, Sinan'ın dedesinin Derbent'teki acı almasını düşmana
yedirtmemiştik!..
Sinan'ın öz ağabeyi olduğunu
sonradan öğrendiğim komutanımız Süleyman ağabey,
1974'deki savaş sırasında şehid olmuştu.
Kimbilir, belki de o acı alma
ağacının altında vurulmuştur!