BİR ADAM
İZİN YOLUNDA NASIL ÇILDIRDI?
Bu öyle bir olaydır ki, yazılmazsa olmaz!
Şimdi diyeceksiniz ki, madem öyledir,
bunları yazmak için neden bu güne kadar bekledin? Önce onu söyleyeyim...
Mustafa Can, memurlardan birinin yakasına
yapışıp top gibi havaya kaldırdığı an, sıranın kendisine geleceğini anlayan
ikinci memurun, ... abi dur, elini boş yere kana bulama! Bunları seneye kalmaz
unutursun zaten... demesi, bu vakayı yazmak için (unutulmadığı bilinsin diye)
bu güne kadar sabretmeme sebep olmuştur; çünkü o an, vay namussuz, demiştim
adama, Türk milletinin karakterini iyi bellemişsin! Adam, sanki kendisini
övmüşüm gibi, tabii abi, ne de olsa biz de Türküz! demez mi? Mustafa Can daha
da çıldırdı: Yalan söyleme bre, senin neren Türk?.. diye kükreyerek öbürünü
bırakıp bunun üzerine hamle edince, adam soluğu karşıdaki ayçiçeği tarlasında
aldı.
Şimdi izin verin de her şeyi baştan
anlatayım:
Yaz tatilini geçirmek üzere Türkiyeye hava
yoluyla gidecektim. Mustafa Can kanıma girdi; onbeş yaşındaki küheylana atlayıp
peşine takıldım. Doğrusu Can Hoca iyi bir organizatördür; herşeyi güzel
planlamıştı. İlk geceyi Ober Aargauda Alponte otelinde geçirecektik. Gün
batmadan bu ilk menzilimize ulaştık. Egg vadisini kuşbakışı gören Rahisberg
yamaçlarında kekik kokuları arasında bir kır gezintisini nefis bir akşam yemeği
izlemiş; kahveler içilirken girilen edebiyat sohbeti gece yarısına kadar
uzamıştı. Böylece Hocanın hareket planı ilk falsoyu vermiş ve biz, ertesi gün
üç saatlik bir gecikmeyle ancak yola koyulabilmiştik. Eşlerimiz, İtalya
sahillerinin piza, spagetti ve pasta dükkanlarını denetlemeye
girişmiş, Bariye varışımız gece yarısını bulmuştu. Hoca kimden bilgi almışsa,
Bari-İgomenitsa arasında feribotlar saat başı dolmuş yaptıkları için o geceyi
feribotta dinlenerek geçirmeyi öngörmüştü. Baride hırsızlarla cenk ederek
limana ulaştığımızda, sabah saat 8den önce hiçbir feribotun bulunmadığını
öğrendik. Tekrar şehre dönerek otel aramaya da cesaretimiz kalmamıştı; bizim
gibi yüzlerce sıla yolcusu ile arabalarımızı çepeçevre siper edinerek
motosikletli apaçilere karşı savunmaya geçerek sabahı ettik. Saat 10dan sonra
Hocanın yüzüne bakmamaya özel gayret sarfediyordum; zira ilk feribotun akşam
saat 8de kalkacağını hayret ve dehşetle öğrenmiştik. Hattaki tecrübeli
yolcuların tavsiyelerine uyarak yerlerimizi ayırttık ve Bari içinde şehir turuna
çıktık. Bari oldukça tarihi bir şehirdi; pekçok notlar aldım, fotoğraflar çektim
ama asıl ilginci İtalyan şehirlerinin ortaçağ yaşayışına dair canlı izlenimler
edinmemdi. Akşam olup Yunan feribotuna yerleşince günün yorgunluğu üzerimize
çöktü. Sabahın gelişini bile anlamadık. Orta Yunanistan dağlarını ine çıka
Ioniaya ulaşınca durup Gazi Ethem Paşanın ruhuna birer fatiha okuduk. Ethem
Paşa, bizim Yanya dediğimiz bu şehri bir hamlede ele geçirip Atinaya yönelince,
batılı değnekçileri telaşla araya girmişlerdi. Selanikte, Kavalada
Gümülcinede Gazi Murat Hanın, Paşa Yiğitin hatıralarını yadederek ve herkesle
inadına Türkçe konuşarak sınıra doğru doludizgin yol alırken Mustafa Can trafik
polislerine yakalandı. Ben de az ilerde durdum. Az sonra polislerden biri
seslenerek ingilizce bilip bilmediğimi sordu.Türkçe konuşamamaları imkansızdı.
Dörtyüz yıl boyunca aldıkları dersi bu kadar çabuk unutamazlardı; lakin belki
Hocayı cezadan kurtarırız ümidiyle tercümanlığa başladım. Ardından Hocaya
yazdıkları cezanın aynısını bana da yazmazlar mı? Yahu beni tercümanlığa
çağırdınız, suçum ne, bana tercümanlık ücreti ödeyeceğiniz yerde, nasıl ceza
kesersiniz? Nuh dediler, peygamber demediler! Makbuzları cebimize sokup artık
iyice bastıran karanlığı yara yara İpsalaya doğru topukladık.
Vay siz misiniz vatan deyu kopup gelen!
Sınıra 20 kilometre kala kuyruğa girdik mi? Bütün gece topu topu 100 metre ancak
ilerleyebildik. İki yanımız demir korkuluklar; dönsen dönemezsin, çıksan
çıkamazsın... Bütün yiyecek içecek tükenmiş, sabırlar iyice körelmiş; analar
sızıldar, bebekler ağlar, sıcak tepemize bindikçe biner. Vakit öğleye yaklaşmış,
kuyrukta hala bir kıpırdanma yok. Bilmem doğru, bilmem yanlış, ortada bir
bebeğin öldüğü lafı dolaşmaya başlayınca kendimi tutamadım; arabamın üzerine
çıkıp bağırdım: -Vatandaş! Pasaportunu al, kapıya yürü! Yunan bize bu zulmü
nasıl yapar? Yürüyün! Ülkemize geçip devlet adamlarımıza şikayet edelim...
Protesto mu ederler, savaş mı açarlar, elbet bir çare bulurlar!
Vatandaş meğer bir ses beklermiş... Peşimde
bin, iki bin kişi, Yunan gümrüğünü yarıp Meriç köprüsüne doğru yürüdük. Gümrük
görevlilerinin beti benzi atmış, şaşkın şaşkın bize bakıyorlar. Kapıdan köprünün
ortasına kadar olan kısım meğer askeri bölgeymiş. Öteden koşar adım bir manga
asker gelip köprüyü tuttu. Başlarındaki subay Yunancayı bırakıp Türkçe, Türkçeyi
bırakıp İngilizce bağırıyor:
-Yaklaşmayın! Ateş ederiz!..
- Et ulan, et be!
Türkün bir kere ayranı kabarmış, aldırır
mı?
-Et hadi!..
Subay gözü dönmüş kalabalığı
durduramayacağını anlayınca, bir temsilci göndermemizi istiyor.. Bazıları itiraz
ediyor, tutuklayacaklarını söylüyorlar. Ama peşimdeki ordu bana bakıyor. İşin
doğrusu da bu zaten. Yürü oğlum, diyorum kendi kendime, arabanın üzerine
çıkıp nutuk çeker misin, yürü bakalım! Subayın karşısına dikiliyorum. Asla
alttan almamaya karar veriyorum o an. Unutma, Gazi Murat Hanın, Ethem Paşanın
gözleri üzerinde... diye yüreklendiriyorum kendimi. Subay, içinde bulunduğumuz
yerin askeri bölge olduğunu, yürüyerek geçemeyeceğimizi, bırakırsa üstlerinden
ceza yiyeceğini anlattıktan sonra kanımı beynime sıçratan gerçeği söylüyor:
-Bize niye kızıyorsunuz? Yirmi bin insan
birikti. Sizinkiler telefon açıp on araba yollayın diyorlar, yolluyoruz. Yazık
bu insanlara! Aç, susuz! Biz elimizden geleni yapıyoruz. İki gündür dağıta
dağıta Alexandrada ekmek kalmadı. Komşu şehirden bir kamyon ekmek daha yola
çıktı. Neredeyse gelir.
Vay benim vatanım vay! Demek öyle!
-Kumandan, diyorum, bu insanlar on
gündür yoldalar. Siz kapıyı açın, ben karşıya geçeyim, başbakanımıza telefon
ederim. O emir verir, bizi transit geçirirler.
Galiba o an köprüye doğru birkaç adım atmış
olmalıyım ki, subay kolumdan tuttu. Geride biriken ve artıkdört beş bine
ulaşmış kalabalıktan öyle bir nara ve ıslık sesi yükseldi ki subay telaşla,
tamam, dedi, kapıyı açıyoruz, arabalarınıza binin geçin, bize ne!
Vatandaşlarımın yanına dönüp haberi iletiyorum. Beyler, bizi Yunanlılar
bırakmıadığı için değil, bizimkiler almadığı için 30 saattir buralardayız.
Yunanlılar şimdi kapıyı açacaklar, karşıya geçince arabalardan inmek yok! Ta ki,
kuyruğun sonundaki araba da içeri geçinceye kadar korna çalacağız! Tamam mı?
Valla belki inanmakta güçlük çekeceksiniz,
ama 7-8 temmuz 2001 günleri İpsaladan giriş yapan insanlar tanığımdır; öyle bir
vaveyla koptu ki, Edirne valisi duymamış olsun, mümkün değil! Mustafa Can,
benim bütün bu yaptıklarımı desteklemiş; ancak 50 yaşını geçmesine rağmen 18lik
delikanlı heyecanıyla yaşadığı Türk milliyetçiliği sebebiyle suçu hala
Yunanlılarda buluyor, yalan söylediklerini öne sürüyordu. Ama Yunan sözünü
tutmuştu. Ne pasaport ne de gümrük kontrolü; motor ve korna sesleri Meriç
vadisini inlete inlete bütün arabalar Anavatana böylece ayak basmış oldu.
İpsala Gümrük Kapısı ana baba günü... Önce
pasaport girişi alınacak. Ardından döviz cinsinden triptik parası yatırılacak.
Makbuz götürülüp deftere işletilecek. Sonra banka şubesine gidilip TL cinsinden
bilmem ne harcı yatırılacak. O makbuzla birlikte gidilip nihai giriş damgası
alınacak. Bütün bu işlemlerin yapılabilmesi önünüzde uzanan kuyruğun erimesine
bağlı. Ardından gümrük muayene memurlarının önünde sıraya girilecek.. Başka çare
var mı? Sıcak tepemize bindikçe biniyor, saatler geçiyor ama biz hala ilk
kuyruktan kurtulamıyoruz. Triptik işlemleri için peşine takıldığımız çile yumağı
çözülüp de odadan içeri girdiğimizde gözlerimize inanamadık. İki masa, iki adam.
Biri daktiloda tek parmağıyla harf araya araya yazması gerekeni yazmaya
çalışıyor, öteki onun uzattığı kağıda bir mühür vurup iki kalem çekiyor.
Mustafa Can kollarını açıp titrek bir sesle
sordu:
- Beyler, siz
napıyorsunuz burada?
Biri çiğnini
çekerken diğeri seyretmekte olduğu ayçiçeği tarlalarından gözlerini ayırmadan
umursamaz bir sesle söylendi:
- Göreev!
- Nasıl görev?
O ara tarla
kuşu döndü. Ağzındaki sakızı evire çevire söylendi:
-Nolmuş
görevimiye?
- Şu kadar
insan günlerdir yollarda. Yunan topraklarında bekleye bekleye perişan oldular.
- Gelmesinler
kardeşim! Davetiye yollayan mı var?
- Bu ne biçim
söz, behey budala?
Mustafa Can
masanın üzerinden uzandığı gibi adamın yakasını toplayıp havalandırıyor. Vurdu
vuracak. Kuyrukta bekleyen yüzlerce adam bir ağızdan bağırıyor:
-Vur! Vur! Vur!
Öteki memur
sıranın kendisine geleceğini anlamış olmalı ki Mustafa Canın ellerine
sarılıyor.
-Abi dur, elini
boş yere kana bulama!
Mustafa Can
başını çevirip adama öyle bir baktı ki, zavallı o an üç adım geriye fırladı. Ama
orada da boş durmayıp söylendi:
- Değer mi adam
dövmeye? Bunları seneye kalmaz unutursunuz zaten!
Haksız mıydı bu
adam? Yıllardır sürüp gelmiyor muydu bu çile? Yıllardır aynı rezaleti tekrar
tekrar yaşamıyor muyduk? Hadi tuzu kuru yetkililer unutup geçiyorlardı ya, biz
neden köleler gibi horlanmaya, sürünmeye, zebil olmaya boyun eğiyor, dürtüp
zamanında tedbir almaya zorlamıyorduk onları? Dünyanın bilmem neresindeki bilmem
ne festivalinin gününü saatini ezbere bilen seyran delisi turizm bakanlığı
yetkilileri gümrüklerden sorumlu olanlara, beyler, ördeklerimizin dökülmesine
şu kadar gün kaldı, göreyim sizi, yüzlerine gülüp hizmette kusur etmeyesiniz ki
keselerin ağzını bir iyice açsınlar... demez mi? 12 bin TL yatırması için bir
insanı 3 saat güneşin alnında bekletir mi adam? Adam dedim öyle ya! Benim adam,
bütün bunları yıllardır yaşamamıza rağmen üç gün sonra unuttuğumuzu iyi bildiği
için böyle söylüyordu. Dayanamayıp söylendim:
-Vay namussuz,
Türk milletinin karakterini iyi bellemişsin!
Adam, sanki
kendisini övmüşüm gibi sırıttı:
-Tabii abi, ne
de olsa biz de Türküz!
Mustafa Can,
kırk yılın Türk milliyetçisi, Türk kelimesini adamın ağzına yakıştıramamış
olmalı ki adeta çıldırdı. Öbürünü bırakıp bunun üzerine hamle ederken:
- Yalan söyleme
bre, senin neren Türk?.. diye kükredi. Ama ardından yetişemedi; adam soluğu
karşıdaki ayçiçeği tarlasında aldı. Kim haber verdiyse polisler geldi. Ekibin
başındaki komiser Mustafa Canı teskin etmeğe çalışırken, inanın sizlerin
yüzüne bakmaya utanıyorum, diyordu, geçenlerde üç paralık turistler geldi,
buralar davul zurna sesinden yıkıldı. Folklorcusu, amiri, memuru adamların
etrafında pervane oldular.
-Biz misafir
değiliz, diye mırıldandı Mustafa Can, kendi evimize geldik!
Komiser babacan
adamdı. Yana yakıla içini döktü. Mustafa Can gördü ki, o kendisnden daha
dertlidir, vedalaşıp arabasının başına döndü. Etrafa seslenerek insanları başına
topladı.
-Beyler, diye
seslendi, şimdi topluca İpsalaya gideceğiz, kaymakamlığın önünde miting
yapacak, oradan Edirneye geçeceğiz. Valiyi alıp buraya getireceğiz.
Ne var ki işi
biten adamlar çekip gitmeye başlamıştı. Geride sadece ikimiz kalmıştık.
Üzülmüştü.
Tekrar yola çıkıncaya kadar ağzını bıçak açmadı. Yenge hanım, teselli etmek için
konuşacak oldu:
-Türkiye işte!
Mustafa Can
birden kükredi:
-Ne olmuş
Türkiyeye? Nesi var?
-Türkiyeye
birşey demedim, diye mırıldandı yenge.
-Diyemezsin!