|
|
-
-
ANNEM, BEN VE
BAYRAM
ALİ
-
-
-Nereye gidiyorsun?
-
Tan ımadığım
biri sormuştu. Söyledim mi anımsamıyorum,
-
sanki asansör çoktan
hareket etmişti.
-
Anneme gidiyordum;ama
o zaten yanımdaydı..
-
-
-Omuzlarını
çekme, dedi annem, dilin yok mu senin?
-
-Sairfilmenam, dedi tanımadığım
adam anneme, sanırım
bütün bir gece yürümüş, şimdi götürüp
yatağına yatırın,
dinlensin.
-
Karşıda, Koca Dağın
tam tepesinde iri, parlak bir yıldız kaydı. Annem yıldız kaymasından korkar, ben
korkmam; çünkü Bizim Bakraz Dağında
şurdan kaynayıp
biraz ötede kaybolan pınarlar
gibidir yıldızların kayması. Ömürleri kısacıktır. Belki annem bu yüzden her yıldız
kaymasında içini çeker: "-Ah, gene bir
ocak söndü!"
-
-Gördün mü anne?
-
Annem cevap vermedi; şaşırdım.
-
-Anne nerdesin?..
-
Etrafıma
bakındım. Ne annem ne de başkası
vardı,
yapayalnızdım; oysa
biraz önce yanımdaydılar,
onları görmüş, söylediklerini işitmiştim.
Gerçi geceydi ama herşeyi açık seçik
görebiliyordum, hâlâ da öyleydi;
ilerideki ovayı,
yandaki dağları,
aşağıda uzanan şoseyi, ağaçları, otları ve
başımın üstünde dolaşan yarasayı...
-
Sağa
sola koştum; gökteki ay da koştu. Durdum, o da
durdu..
-
Dere yönünden güçlüce bir yel
esti; ağaç dalları
hışırdadı, çalılardan kurumuş yapraklar döküldü,
yerdeki otlar havalandı, yarasa bir kere daha
saçlarımı yalayıp geçti. Kocadağın kurtlarından
biri pervasız, alaycı bir uluyuşla tüm canlılara
efelendi. Ürperdim. Dereköy yolunda bir eşek
anırdı, onun sesine Bulduk sırtlarından koro
halinde yükselen uzun köpek havlamaları eklendi.
İleride, Ahı
Dağının
yamaçlarından
kıvrıla kıvrıla inen şosede keskin bir ışık huzmesi
belirip kayboldu.
-
Ben bütün bunları
görüyor ve işitiyordum;
ama annemden ses sedâ yoktu. Yakın
berilere, uzak ötelere bir kere daha baktım.
-
-Bayram Ali! Bayram Ali!..
-
Onu görür görmez tanımıştım;
boynunu eğmiş, başı göğsünde, kollarını iki yana
açmış, Harmanlara aşağı geliyordu. Adeta bir
rüzgâr... Ona doğru
koştum.
Bayram Ali benim çocukluk arkadaşımdır.
Ona her zaman sevgiyle karışık
bir saygı duymuşumdur. Öylesine saf bir
yüreği vardır
ki... Bebekken geçirdiği
menenjit yüzünden beyin donmasına
uğramış; hep
öyle çocuk kaldı,
sevimli, dost, sıcak...
O herkesin hayatında
her zaman vardır; düğünde,
bayramda, ölümde, yasta... Böyleyken
kimseye yük olduğu
görülmemiştir, kimse yüksünmemiştir varlığından.
Hele ben, asla! Yıllar
yılı uzak yollardan böyle köyümüze
dönerken her zaman beni ilk gören Bayram Ali olmuştur,
elime ilk uzanan, bavulumun sapını
ilk kevrayan...
-
Ama bu kere öyle yapmadı,
derenin karşı
sırtına ağan yola saptı,
aynı hızla
koşmağa
devam etti.
-
-Bayram Ali! Bayram Ali!..
-
Beni işitti;
muhtemelen ben onu görmeden o beni farketmişti,
elini yarı beline
kaldırıp şöyle bir salladı, ama durmadı,
benden yana dönüp bakmadı.
Şaşırdım; uzaklardan gelen sevdiği,
saydığı arkadaşına bu kere neden aldırmıyordu
Bayram Ali? Oysa o hiçbir zaman böyle davranmamıştır;
ne bana, ne başkalarına...
-
-Anne, Bayram Aliye ne olmuş
böyle?
-
Of, neyim var benim? Bu dağınıklık,
bu alıklık, bu kendinden geçmişlik?
Annemi aramıyor
muyum ben? Kendimden korktum; kendi aklımdan,
gerçeğimden...
-
Aradaki mesafeyi doldururcasına
bağırdım:
-
- Bayram Ali!.. Anamı
gördün mü Bayram Ali?..
-
Bayram Ali durdu, başını
bana doğru çevirdi, bir süre baktı, sonra
kollarını havaya kaldırdı; bana mı
öyle geldi yoksa gerçekten mi öyle oldu,
anlayamadım, ama sanki uçtu, onca uzaklık
ayaklarının altında
gerisingeri kaydı; yanımdaydı.
Elleri her zamanki gibi omuzuna astığı
yörük poşusunun
göğsünde
düğümlenen
uçlarındaydı.
-
-Nereye gidiyorsun Bayram Ali?
-
Bayram Ali bir süre sustu. Yüzüme
bakıyordu; oysa biriyle konuşurken
gözlerini yerden kaldırmaz.
Yüzünün çizgileri her durum ve zamanda sabittir,
değişmez; uzaktır,
ilgisizdir, zamanın
dışındadır.
Bu kere öyle değildi ama. Bayram Ali
korkmuş,
üzgün, çaresiz gibi bakıyordu
yüzüme ya da bana acır
gibi, benim için ağıtlanır
gibi...
-
-Bayram Ali?
-
Usulca söylendi:
-
-Anan öldü!..
-
O an ağaç dallarında gezinen yel
esmeyi, dere yatağında seğirten
su akmayı, tepemde dönen yarasa
uçmayı bıraktı; yerde savrulan otlar,
uzak ötelerdeki sesler, tan yerinde yalbıyan
renkler, canlı cansız herşey kendini
unuttu ve o sıcaklığına saklandığım sanrılarımın
haşmetli sükûtu, tek heceli bir feryâda dönüşerek
beni Bakraz Köyünün önündeki harmanlıkta
çırılçıplak bırakıverdi:
-
-Ah anam!
-
Asansörde kadınlı
erkekli birçok
insan vardı;
bazı
kadınların
kucağında
bebek, bazı
kadınların
kucağında süs
köpekleri...
Asansör ters
dönmüştü;
kadınların
saçları, süs
köpeklerinin
kulakları
aşağıya
sarkıyordu.
Erkekler onlara
bakıyordu.
-
Benim annem yok; çoktan beri
yoktu, öleli çok olmuştu, biliyordum,
hiç bilmek istemediğim bir şeydi bu, ama gerçek
buydu.
-
Gözyaşlarımı
avuçlayıp olduğum
yere çöktüm. Annem öldüğünde de çok
ağlamıştım; ona hep ağladım ben.
Yıllar yılı... O anki gözyaşlarım ise, ölürken
bile onun yakasını bırakmayan ben hasretine çâre olamayan kadersizliğimden
ötürüydü; tükenip çöküşüne sadece
uzaktan uzağa ağlayabilmişlik, göçüp gidişinin haberini yaban ellerde
işitmişlik, yasını
yeterince tutamamışlık... Hayrihî ve
şerrihî, amennâ! Lâkin onu hâlâ Sıratın
hemen öte ucunda bekletişime ne
demeliydim? Şunca zamandır
ilkbahar erişende mezarının
başucuna dağ menekşeleri götürüp
dikmemi, güzün ayak ucunu sarı çiğdemlerle
bezememi, Bakraz Ovasına yakıcı
temmuz güneşi çöktüğünde toprağını bir
testi suyla serinletmemi görmek istemiyor mudur sanki? Yapamadım!
-
Yapamadım...
Ey uzak iklimlerde düğümlenmiş İhlaslar,
Yasinler, Fatihalar, ona ulaşmadınızsa
eğer, bir yel esintisinde yitip giden
kuru yapraklardan farkınız nedir sizin? Siz ey onun toprağına
dökülemeyen gözyaşlarım,
denizlere düşen isimsiz yağmur
damlalarından ne farkınız var? İçim
yanıyor!..
-
Asansör çok
genişti.
Bir oda kadar
büyük.
Tekerlekli
sandalyede
yüzünde oksijen
maskesi takılı
bir adam
oturuyordu.
Asansörün duvarındaki
aynadan kirpiklerini
kırpmadan
bana bakıyordu.
Gözleri iri iri
açılmıştı.
Sandalyenin
gerisindeki hemşireye
baktım.
Aynaya bakarak
akık
makyajını
düzeltmeğe
çalışıyordu.
Yüzü kırış
kırıştı,
renksiz, donuk,
soğuk...
Adamın
hâli umurunda
değildi; sevgi
kıtlığı çeken
insanlar,
görevleri kadar
ilgilenir
başkalarıyla.
Sevgi, görev
değildir ki...
-
Biri alnımdaki
terleri siliyordu.
-
-Anne!
-
Başım
çatlayacak gibi ağrıyordu. Bir el bileğime uzandı. Bir
ıslık sesi. Annem değildi,
annemin eli böyle soğuk değildir. Birbirinden ayrıştıramadığım
yüzler kendi aralarında fısıldaşıyorlardı:
-
-Ateşi
çok yüksek...
-
-Havale geçiriyor...
-
-Çocuk kayıp
gidecek elimizden! Babası yetişebilse
bâri...
-
- Bu havada çocuğun
geceyi dışarda geçirişini anlatmak zor
olacak ona. Keşke hiç haber
verilmeseydi!
-
-Sairfilmenam dedi doktor. Çaresi
yokmuş. Ah, bir sabah olsaydı...
-
Bu son cümle, annemindir; annem
geceyi hiç sevmez, korkar; gündüzün şerri,
gecenin hayrından iyidir, der her zaman. Bu kez sabahın olmasını daha
çok babamdan yana endişelendiği için istiyor
olmalı; üç gündür durmak bilmiyormuş
kar, mübarek hâlâ lapa lapa iniyormuş,
yol bel kapalıymış, güpegündüz köyün
kenarına kadar sokulan kurt sürüsünü tüfek
ata ata zor çevirmişler geri, Allah vere
de babam gece yarısı yola düşmeseymiş.
-
Asansör
katları
tırmanıyordu.
-
-Bayram Ali!..
-
Yanımdaydı.
Sessizce dikiliyor ve yüzüme bakıyordu.
Hemen ayağa kalktım.
-
-Hadi köye gidelim Bayram Ali.
-
Bayram Ali başını
çevirip uzaklara baktı. Boşluğa.
-
-Köy bitti!..
-
Bu iki kelimelik kırık
dökük cümleyi söyler söylemez, bu kez kendi bilmemezliğine
gizlediği unutulası gerçeğini
hatırlamışcasına uyvandı, hızla geriye
döndü. Yeniden ovaya aşağı koşmağa
başladı.
-
-Gitme Bayram Ali!.. Annen seni
arar, gitme...
-
Aldırmadı,
oysa Bayram Ali annesine ölümüne bağlıdır,
onu asla üzmez, bir dediğini iki etmez, devir
şu dağı desin, didinir, yırtınır
o dağın başından bir adım
öteye gitmez. Sadece Pazarcık ovası
köylüleri değil, yukarıda Söğüt, aşağıda Bozüyük, ta Gölpazarının,
Osmanelinin ötelerine kadar tekmil Bilecik bilir bunu, bilir de, Allah
insana Fadime Teyzenin Bayram Alisi gibi vefâlı
oğul versin, der.
-
Bayram Alinin kopup gözden
kaybolduğu tarafa baktım
uzun uzun. Kendi kendime söylendim:
-
-Köy bitmez sevgili arkadaşım,
köy bitmez.. Biten biziz!
-
Bayram Alinin kendinden gizlediği
gerçeğini de anlamıştım.
Anası...
-
-Oy Fadime Teyze, oy yılların
meşesi, oy anacığımın dertdeşi... Sen de ha?
-
Galiba göz pınarlarım
kurumuştu, ama bütün kalbimle yas tutarak Fadime Teyzenin ruhuna üç
Ihlas, bir Elham okudum, ellerimi yüzüme sürdüm.
-
-
Asansör yanlış
katları mı dolaşıyordu?
-
-
Birden soluğum
kesildi, dizlerimin bağı çözüldü;
Kör Dereye inen kurtların dere yatağında yankılanan
ulumaları hem kulaklarımda hem de yüreğimde patlıyordu.
Her seferinde biraz daha yakın, sonra biraz
daha! Koşmalı, bir an evvel köye ulaşmalıydım,
ama koşmak bir yana, adım bile
atamıyordum; yüzüme doğru esen rüzgâr, beni gerisingeri itiyordu; boşluğu
adımlıyordum.
-
-
Kabindeki
sarsıntıyı,
metalik
gıcırtılar
izledi; galiba
asansör
duracaktı.
-
-Sairfilmenam! Sairfilmenam!..
-
Karanlığın
içinden sıyrılıp gelen ses, kendini tekrarlıyordu.
Susup dinledim. Sanki benim sesimdi; kendimi dinlemek istemiyordum oysa,
kendimden uzaklaşmam gerekiyordu, koşmağa
başladım. İçimdeki karanlık
da koşuyordu, hayır
olduğum yerde duruyordum, sadece içimdeki karanlık
koşuyordu. Yoruldum. Soluk soluğa
kalmıştım, durdum. Gözlerimi iri iri açıp
karanlığa baktım. Karanlığın böylesine kör olamayacağını düşündüm; yakın
beride, uzak ötede, yerde ya da gökte ya bir lâmba ya da bir yıldız
ışığı olmaması imkânsızdı. Elimin birini yüzüme götürünce gözlerimin
açık olmadığını anladım.
Açmaya çalıştım. Göz kapaklarım
iki değirmen taşı. Zorladım; zor oldu
ama sonunda kaldırdım.
-
-Bayram Ali!
-
Bayram Ali, önümde durmuş,
uzaklara bakıyordu; yüzü sapsarıydı,
titriyordu. Kurtlar uluyordu.
-Korkma Bayram Ali, dedim, kurtlar
insana saldırmaz!
Onu rahatlatmak için söylememiştim;
bence mantıklı bir akıl yürütmeydi bu;
Bakraz yörüğünün yazıya, yaylaya
sığmaz onca keçisi, koyunu varken neden insanla
uğraşsındı kurtlar?
-Köy bitti!..
Bayram Ali gözlerini kırpmadan
bir yerlere bakıyordu. Yanına vardım. Yüzümü onun baktığı yöne çevirdim. İlkin köyün girişindeki ilk evin sahibi Sütçü Alinin oğlu Ahmetagayı
gördüm. Evinden geriye kalan eşik taşına çökmüş,
iki elinin arasına aldığı başını iki yana
sallıyordu. Ya bizim evimiz?
Bütün gücümle koşmağa
başladım. Evimizin önüne vardım.
Önümde sadece bir parça taş ve toprak yığını
duruyordu. Gözlerimi yumdum, yeniden açıp
bir kere daha baktım. Sonra bir daha,
bir daha... Taşların arasından bir asma
dalı başını kaldırmış, bana bakıyordu. Önüne varıp diz çöktüm. Ağladım,
ağladım... Başımı taşlardan birine koydum. Belliki annemin dizi değmişti
ona, sıcacıktı. Onu daha yakın
hissedebilmek için taş olmak istedim ve
oldum; şimdi ben de bir taştım,
evimizin temel taşlarından biri... Artık
ne damarlarımı döven kanım
vardı, ne sızlayan bir yerlerim, ne yürek titreyişlerim. İçimde
tarifsiz bir ferahlık; odalarından
birinde doğduğumu, eşikten
eşiğe emeklediğimi, yürüdüğümü, elime ilk kez kalem aldığımı,
sünnet olduğumu, ağladığımı,
güldüğümü, ilk aşk
mektubumu yazdığımı bilen bu ev artık
benim taş ruhumda yaşayacaktı, ben evimizin anıt taşıydım.
Asansör
artık
durmalıydı.
-
Geceye dolunay doğdu.
Eskiden dolunayları severdim; ama dolunayın
ışığı, ruh gözlerimi acıtıyordu.
Başucumdaki asma dalı
bunu farketti, yüzüme uzandı; cılız,
minik yapraklarını gözlerime kapadı.
-
Ve
asansör
durdu.
-
-Tamam, dedi biri, başlayabiliriz!
|
|
|