|

|
BİR ADAM
İZİN YOLUNDA NASIL ÇILDIRDI?
Bu öyle bir olaydır ki, yazılmazsa olmaz!
Şimdi diyeceksiniz ki, madem öyledir, bunları yazmak için neden
bu güne kadar bekledin? Önce onu söyleyeyim...
Mustafa Can, memurlardan birinin yakasına yapışıp top gibi
havaya kaldırdığı an, sıranın kendisine geleceğini anlayan ikinci memurun, “...
abi dur, elini boş yere kana bulama! Bunları seneye kalmaz unutursun zaten...”
demesi, bu vak’ayı yazmak için (unutulmadığı bilinsin diye) bu güne kadar
sabretmeme sebep olmuştur; çünkü o an, “vay namussuz,” demiştim adama, “Türk
milletinin karakterini iyi bellemişsin!” Adam, sanki kendisini övmüşüm gibi,
“tabii abi, ne de olsa biz de Türk’üz!” demez mi? Mustafa Can daha da çıldırdı:
“Yalan söyleme bre, senin neren Türk?..” diye kükreyerek öbürünü bırakıp bunun
üzerine hamle edince, adam soluğu karşıdaki ayçiçeği tarlasında aldı.
Şimdi izin verin de her şeyi baştan anlatayım:
...devamı
DERBENT'TEKİ ACI ALMA AĞACI
O ağaç hâlâ duruyor mudur, bilemem; aradan çok yıllar geçti...
Barış harekatından iki yıl önceydi.
Yavru Vatan Kıbrıs'ta katledilen soydaşlarımın çığlıklarına
dayanamayan genç gönlümün sesine uymuş, Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT)
saflarına katılmıştım.
Bir haftalık bir eğitimden sonra beni
Derbent'e gönderdiler. Siperlerimiz, dağ yamacındaki kerpiç duvarlı
eski bir koyun ağılının önündeki kayalıklardaydı. Görevimiz,
ova yönünden gelebilecek saldırıların önünü kesmek, mümkün
olduğunca direnerek gerideki Türk köylerinin boşaltılabilmesi için
zaman kazanmaktı. Onyedi kişiydik. Üç adet Kırıkkale yapımı
mavzerimiz, bir adet çıt ayarı bozuk MG-3 tüfeğimiz, 6 adet Çek
yapımı tabancamız ve on kadar elbombamız vardı. TMT
komutanımız olan Hisarcıklı Süleyman ağabeyin, "dolusu bir kişiyi,
boşu bin kişiyi korkutur" diyerek köylerinden omuzlayıp getirdiği
eski bir İftar Topu'nun namlusu siperlerimizin üstünden ovaya
doğru uzanırdı. Bu topun başında gündüzleri sürekli olarak nöbet
tutan iki kişinin görevi, saat başı namlunun tozunu alarak yağlamak,
güneş çarptığında uzaklardan görülebilecek şekilde parlamasını
sağlamaktı. Kimsenin boş zamanı olmazdı. Komutanımız,
nöbet tutanları "becerebildiğince" kaşlarını çatarak sık sık
teftiş eder; gündüzleri iki, geceleri bir kez tatbikat yaptırırdı.
...devamı
-
GÖKÇEÇİÇEK
-
-Bir Hun Masalı-
Tanrı’nın kendilerine bağışladığı yurtlarında yerle ve gökle
barışık yaşayan Tuk-Yu budununun neredeyse tamusu Altındağ’ın eteklerine
yığılmış uzun bacaklı şabdar atlı yiğitlerin uran çağırıp dizgin boşaltarak
sürdürdükleri yengi-kün yarışını izliyorlardı; yarış dedimse, bu öyle yanyana
sıralanan beş-on atlının karşı tepeyi dolanıp geri gelmesi gibi bir çocuk
oyuncağı değildi; onarlı, yüzerli, binerli bölgülerin ölümüne giriştikleri
kırankırana bir kavgaydı ki, yabandan gelen biri görse, üç-beş ordu birbiriyle
kıyasıza savaşıyor sanırdı. Sağ yanına aksakal bilge danışlarını, sol yanına
soybaşı ve boybeylerini oturtmuş, o yıl ilk kez boylar arasında değil de,
düzenli ordu birlikleri arasında geçen yengi-kün yarışlarını gözleyen Kağan,
oldukça mutlu görünüyordu. Birlikler birbirlerine bir türlü üstünlük
sağlayamıyor; koç başları gibi gerilip olanca güçleriyle hedefe yüklenirlerken,
aniden yay gibi kıvrılıp rakiplerini çembere almaya kalkışıyor, ancak bu tuzağa
düşmeyen diğer birlikler, şimşek gibi geriye atılıp daha geniş bir çember açarak
sırttan yüklenip bir başka oyuna girişiyorlardı. Kağanın sağındaki nice savaşlar
görüp geçirmiş aksakal danışlar da, solundaki soybaşı ve boybeyleri de
gördükleri şey karşısında şaşırıp kalmışlardı; daha birkaç yıl öncesi bu genç
kağan, savaş tehlikesi belirince karındaş boylara ulak çıkartıp çeri istemek
yerine, her an savaşa hazır düzenli bir ordu kurma düşüncesini kendilerine
açtığında sanki ayak direyen kendileri değilmiş gibi sık sık uran çığırıp
Göktanrı’ya kendilerine böyle bir başbuğ armağan ettiği için teşekkür
ediyorlardı.
...devamı
YARHİSAR KALESİNİN TAŞLARI
-
Üç haftadır sahurdan hemen sonra yola çıkıyorduk.
İlk günler amcamla birlikte gitmek için can atıyordum, ama artık ne çığlık
çığlığa kayıp giden motorlu ne de borusu beyaz kireçle sıvalı su tulumbasına
öksürüğü andırır küf küf sesleriyle yanaşan karatren lokomotiflerinden
hoşlanıyordum. Günlerdir gördüğüm şeyler, soframıza gelen yemekler kadar
değişmez olmuştu. Öğleden önce Karaköy'e varmalı, bazen yüzlerce arabayı bulan
kantar önü kuyruğuna eklenmeli, sıramız geldiğinde de tartı verip pancarları
vagona bosaltma-lıydık. Sonra köye dönüş başlayacak, yatsı ezanında evimize
ulaşacaktık, ama sahurda yeniden gerisin geri dönecektik. Artık gitmek
istemiyordum. Bunu söylediğimde annemin yüzü asıldı, «Amcana faydan dokunmasa
götürür mü seni?...» diye çıkıştı. Daha sonraları hasta olduğumu, başımın
ağrıdığını, karnımın sancıdığını söyledim; ama fayda etmedi. Çaresiz, bu usanç
veren gidip gelmelere katlanacaktım. Hoş, yaptığım şey işten bile sayılmazdı.
Arabanın üzerine oturuyor, bazen amcamın yedeğinde huysuzlanan hayvanlara bir
iki çırpak sallıyordum. Hepsi buydu işte!
...devamı
-
ANNEM, BEN VE
BAYRAM
ALİ
-
-Nereye gidiyorsun?
-
Tanımadığım
biri sormuştu. Söyledim mi anımsamıyorum,
-
sanki asansör
çoktan hareket etmişti.
-
Anneme
gidiyordum;ama o zaten yanımdaydı..
-
-
-Omuzlarını çekme,
dedi annem, dilin yok mu senin?
-
-Sairfilmenam,
dedi tanımadığım adam anneme, sanırım bütün bir
gece yürümüş, şimdi götürüp yatağına yatırın,
dinlensin.
Karşıda, Koca
Dağ’ın tam tepesinde iri, parlak bir yıldız
kaydı. Annem yıldız kaymasından korkar, ben
korkmam; çünkü Bizim Bakraz Dağı’nda şurdan
kaynayıp biraz ötede kaybolan pınarlar gibidir
yıldızların kayması. Ömürleri kısacıktır. Belki
annem bu yüzden her yıldız kaymasında içini
çeker: "-Ah, gene bir ocak söndü!"
-Gördün mü anne?
Annem cevap vermedi; şaşırdım.
-Anne nerdesin?..
Etrafıma bakındım. Ne annem ne de
başkası vardı, yapayalnızdım; oysa biraz önce
yanımdaydılar, onları görmüş, söylediklerini
işitmiştim. Gerçi geceydi ama herşeyi
açık
seçik görebiliyordum, hâlâ da öyleydi; ilerideki
ovayı, yandaki dağları, aşağıda uzanan şoseyi,
ağaçları, otları ve başımın üstünde dolaşan
yarasayı...
...devamı
HASRET
Toprak suya
hasret ise, bekleyiş vardır onda. Toprağın elinde değildir
şimşeğin çakması, yağmurun yağması. Dağ, dağa kavuşmak dilerse,
bekleyişi bir ömürcedir. Baht, kuşça kanat çırpıp nasiplenmek
dilerse, kul neylesin?. Hasret bir kor gibi yakıyorsa varlığını,
yürek neylesin?.
Yalvar,
Allah'a yalvar!.
...devamı
MEMEDALİ ÇAVUŞ
Bakraz’ın üç tarafı dağ, bir tarafı boğazdır; askerliğe giden yiğidi
de, sele dönen yağmuru da sadece o bağazdan çıkıp gidebilir;
köyü basmaya niyetli eşkiya da, kaçakçı peşindeki candarma da sadece
o boğazdan geçip gelebilir. Yörük dedelerimiz onca Osmanlı mülkü
kendilerininken neden gelip bu kal’ayı mekân tutmuşlardır,
bilemem. Bildiğim, arılar ve kuşlar bile dağları aşmaya, meselâ
Çamlıkbaşı'na ulaşmaya niyetlenip Bakraz’dan yola çıkanda ilkin
Çırdaklı Bayırı’nı tırmanmak, sonra İbi Çukuru, Kelezli, Kelcekışla
ve nihayet Çiğdemli Burun’a yukarı kanat çırpmak zorundadırlar ki,
benim diyen bir deli yiğit ayağına tez bir aygırla peşleri sıra
mahmuz tepmeğe heveslense, hani yol at ayağı basabilir yoldur desek
yani, dal öğle olur da Çamlıkbaşı’nın beri yanındaki Ebemoluğu’a
ulaşamaz bile. Sadece ovada çakan şimşeğin ışığı, bir de
gök gürültüsü Çamlıkbaşı'na ha demeden erişebilir, dersem, Memedali
Çavuş'a haksızlık etmiş olurum; daha doğrusu Memedali Çavuş'un
nârasına...
...devamı
-
-
FERHAT İLE ŞİRİN
-
-
BİRİNCİ SAHNE
-
-
( Resim atelyesi.)
-
RESSAM -ŞAVUR-FERHAT
-
-
RESSAM: Hüsrev bey!.. Aman ne şeref!.. Vallahi
şaşırdım.. Buyurun, buyurun..Durun size bir sandalye bulayım.. Bir
minder.. Hay Allah, uygun birşey de yok..Size ne ikram etsem bilmem
ki..Bardak, kadeh...
-
HÜSREV: Teşekkür, teşekkür.. İstemiyorum! Bana söz
verdiğin tabloyu bir başkasının evinde gördüm. Neden?..
-
RESSAM: Anlayamadım efendim! Tablo?
-
HÜSREV: Evet tablo!..
-
RESSAM: Şeey...
-
HÜSREV: Evet!
-
RESSAM: Şeey.. Eee.. Umduğum gibi güzel getiremedim
sonunu. Size vermeğe cesaret edemedim.
-
HÜSREV:Ama ben senin sonunu getirmesini bilirim.
...devamı
ÖZE DOĞRU
Artık susacağım.. Menzile uzanan yol öylesine pürüzsüz ve ışıklı ki, bir
yaylı tam-
burun bağrında uçuşan nihavent peşrevin engin sedasında titreyen ruhum, belâ
semtine doğru kanat çırpıyor. Yapayalnızım. Az önce köhne bir yapıyı bir
an evvel yıkmaya çalışan
insafsız rüzgâr telaşındaki ciğerlerim, bu yorgun bedende hâl bırakmadı.
Gözlerimdeki
fer giderek tükeniyor. Siyah ve beyaz, küçük bir noktanın çevresinde
sarmaş-dolaş.
Görememekten korkuyorum. Ellerim titriyor... Baştan başa
haset ve isyanla geçen
ömrüm, çiğ tanecikleri gibi zerrelere
ayrılıyor; bedenim sere-
serpe, geçmişim çırılçıplak.. Ruhum,
hep o kahrolası eski tevekkülünde, idrâkim aciz;
aklım kendinden geçmiş.. Durmadan su
alan, her kıpırdanışında bir parçası kopup
giden bu çürümüş kalıp uğruna tükettiğim
yollarda sürünüyorum, gerisingeri. İsmail
Dede'nin kürdili
hicazkârı doluyor kulaklarıma. Ah, evet, yaşamak güzelmiş!..
...devamı
YARASALAR
VE İNSANLAR
Zaman ateşte pişen kil. Sır tutma umudu su yolundadır! Lâkin
kimler kurut-
muş pınarların ayağını? Özlenen su sel yatağında neden
kudurmuş?.. Ve toprak!..
Niçin dağılmış,
niçin cıvımış, niçin kendini sellere kaptırmış?..
Can pazarında canlar satan cellâda gönlünü kaptırmış dosta
acırım. Boğazına u-
zanan neşterin ışıltısını hümanizmin sevdalı gözleri sanıp
göğüs geçiriyor. Şe-
kilsizliğini, cıvıklığını ve
ruhsuzluğunu taklit ettiği çamur parçasını bir cenin gibi şe-
killendiriyor döl yatağında. Kil, zamanı eriten ateş kesiliyor. Ve insancık,
Elenizmin
hendesesiyle yarattığı heykel önünde diz çöküyor:
"Ey
sanat tanrıçası!.. Vurgunum sana..."
...devamı
|
|
|