oyku

              

HasanKayıhan 

 

 

BİR ADAM İZİN YOLUNDA NASIL ÇILDIRDI?

Bu öyle bir olaydır ki, yazılmazsa olmaz!

Şimdi diyeceksiniz ki, madem öyledir, bunları yazmak için neden bu güne kadar bekledin? Önce onu söyleyeyim...

Mustafa Can,  memurlardan birinin yakasına yapışıp top gibi havaya kaldırdığı an, sıranın kendisine geleceğini anlayan ikinci memurun, “... abi dur, elini boş yere kana bulama! Bunları seneye kalmaz unutursun zaten...” demesi, bu vak’ayı yazmak için (unutulmadığı bilinsin diye) bu güne kadar sabretmeme sebep olmuştur; çünkü o an, “vay namussuz,” demiştim adama, “Türk milletinin karakterini iyi bellemişsin!” Adam, sanki kendisini övmüşüm gibi, “tabii abi, ne de olsa biz de Türk’üz!” demez mi? Mustafa Can daha da çıldırdı: “Yalan söyleme bre, senin neren Türk?..” diye kükreyerek öbürünü bırakıp bunun üzerine hamle edince, adam soluğu karşıdaki ayçiçeği tarlasında aldı.

Şimdi izin verin de her şeyi baştan anlatayım:

...devamı

DERBENT'TEKİ ACI ALMA AĞACI

   O ağaç hâlâ duruyor mudur, bilemem; aradan çok yıllar geçti...

   Barış harekatından iki yıl önceydi. Yavru Vatan Kıbrıs'ta katledilen soydaşlarımın çığlıklarına dayanamayan genç gönlümün sesine uymuş, Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) saflarına katılmıştım.

   Bir haftalık bir eğitimden sonra beni Derbent'e gönderdiler. Siperlerimiz, dağ yamacındaki kerpiç duvarlı eski bir  koyun ağılının önündeki kayalıklardaydı. Görevimiz, ova yönünden gelebilecek saldırıların önünü kesmek,  mümkün olduğunca direnerek gerideki Türk köylerinin boşaltılabilmesi için zaman kazanmaktı.  Onyedi kişiydik. Üç adet Kırıkkale yapımı mavzerimiz, bir adet çıt ayarı bozuk MG-3 tüfeğimiz, 6 adet Çek yapımı tabancamız ve on kadar elbombamız vardı.  TMT komutanımız olan Hisarcıklı Süleyman ağabeyin, "dolusu bir kişiyi, boşu bin kişiyi korkutur" diyerek köylerinden omuzlayıp getirdiği eski bir İftar Topu'nun namlusu  siperlerimizin üstünden ovaya doğru uzanırdı. Bu topun başında gündüzleri sürekli olarak nöbet tutan iki kişinin görevi, saat başı namlunun tozunu alarak yağlamak, güneş çarptığında uzaklardan görülebilecek şekilde parlamasını sağlamaktı.  Kimsenin boş zamanı olmazdı. Komutanımız,  nöbet tutanları "becerebildiğince" kaşlarını çatarak  sık sık teftiş eder; gündüzleri iki, geceleri bir kez tatbikat yaptırırdı.

...devamı

 

    GÖKÇEÇİÇEK

  -Bir Hun Masalı-

    Tanrı’nın kendilerine bağışladığı yurtlarında yerle ve gökle barışık yaşayan Tuk-Yu budununun neredeyse tamusu Altındağ’ın eteklerine yığılmış uzun bacaklı şabdar atlı yiğitlerin uran çağırıp dizgin boşaltarak sürdürdükleri yengi-kün yarışını izliyorlardı; yarış dedimse, bu öyle yanyana sıralanan beş-on atlının karşı tepeyi dolanıp geri gelmesi gibi bir çocuk oyuncağı değildi; onarlı, yüzerli, binerli bölgülerin ölümüne giriştikleri kırankırana bir kavgaydı ki, yabandan gelen biri görse, üç-beş ordu birbiriyle kıyasıza savaşıyor sanırdı. Sağ yanına aksakal bilge danışlarını, sol yanına soybaşı ve boybeylerini oturtmuş, o yıl ilk kez boylar arasında değil de, düzenli ordu birlikleri arasında geçen yengi-kün yarışlarını gözleyen Kağan, oldukça mutlu görünüyordu. Birlikler birbirlerine bir türlü üstünlük sağlayamıyor; koç başları gibi gerilip olanca güçleriyle hedefe yüklenirlerken, aniden yay gibi kıvrılıp rakiplerini çembere almaya kalkışıyor, ancak bu tuzağa düşmeyen diğer birlikler, şimşek gibi geriye atılıp daha geniş bir çember açarak sırttan yüklenip bir başka oyuna girişiyorlardı. Kağanın sağındaki nice savaşlar görüp geçirmiş aksakal danışlar da, solundaki soybaşı ve boybeyleri de gördükleri şey karşısında şaşırıp kalmışlardı; daha birkaç yıl öncesi bu genç kağan, savaş tehlikesi belirince karındaş boylara ulak çıkartıp çeri istemek yerine, her an savaşa hazır düzenli bir ordu kurma düşüncesini kendilerine açtığında sanki ayak direyen kendileri değilmiş gibi sık sık uran çığırıp Göktanrı’ya kendilerine böyle bir başbuğ armağan ettiği için teşekkür ediyorlardı.

...devamı

 

      YARHİSAR KALESİNİN TAŞLARI

Üç haftadır sahurdan hemen sonra yola çıkıyorduk. İlk günler amcamla birlikte gitmek için can atıyordum, ama artık ne çığlık çığlığa kayıp giden motorlu ne de borusu beyaz kireçle sıvalı su tulumbasına öksürüğü andırır küf küf sesleriyle yanaşan karatren loko­motiflerinden hoşlanıyordum. Günlerdir gördüğüm şeyler, soframıza gelen yemekler kadar değişmez olmuştu. Öğleden önce Karaköy'e varmalı, bazen yüzlerce arabayı bulan kantar önü kuyruğuna eklenmeli, sıramız geldiğinde de tartı verip pancarları vagona bosaltma-lıydık. Sonra köye dönüş başlayacak, yatsı ezanında evimize ulaşacaktık, ama sahurda yeniden gerisin geri dönecektik. Artık gitmek istemiyordum. Bunu söylediğimde annemin yüzü asıldı, «Amcana faydan dokunmasa götürür mü seni?...» diye çıkıştı. Daha sonraları hasta olduğumu, başımın ağrıdığını, karnımın sancıdığını söyledim; ama fayda etmedi. Çaresiz, bu usanç veren gidip gelmelere katlanacaktım. Hoş, yaptığım şey işten bile sayılmazdı. Arabanın üzerine oturuyor, bazen amcamın yedeğinde huysuzlanan hayvan­lara bir iki çırpak sallıyordum. Hepsi buydu işte!

...devamı

 

ANNEM, BEN VE BAYRAM ALİ

-Nereye gidiyorsun?

Tanımadığım biri sormuştu. Söyledim mi anımsamıyorum,

 sanki asansör çoktan hareket etmişti.

Anneme gidiyordum;ama o zaten yanımdaydı..

 

-Omuzlarını çekme, dedi annem, dilin yok mu senin?

-Sairfilmenam, dedi tanımadığım adam anneme, sanırım bütün bir gece yürümüş, şimdi götürüp yatağına yatırın, dinlensin.

Karşıda, Koca Dağ’ın tam tepesinde iri, parlak bir yıldız kaydı. Annem yıldız kaymasından korkar, ben korkmam; çünkü Bizim Bakraz Dağı’nda şurdan kaynayıp biraz ötede kaybolan pınarlar gibidir yıldızların kayması. Ömürleri kısacıktır. Belki annem bu yüzden her yıldız kaymasında içini çeker: "-Ah, gene bir ocak söndü!"

-Gördün mü anne?

Annem cevap vermedi; şaşırdım.

-Anne nerdesin?..

Etrafıma bakındım. Ne annem ne de başkası vardı, yapayalnızdım; oysa biraz önce yanımdaydılar, onları görmüş, söylediklerini işitmiştim. Gerçi geceydi ama herşeyi açık seçik görebiliyordum, hâlâ da öyleydi; ilerideki ovayı, yandaki dağları, aşağıda uzanan şoseyi, ağaçları, otları ve başımın üstünde dolaşan yarasayı...

...devamı

   

HASRET

Toprak suya hasret ise, bekleyiş vardır onda. Toprağın
elinde değildir şimşeğin çakması, yağmurun yağması. Dağ,
dağa kavuşmak dilerse, bekleyişi bir ömürcedir. Baht, kuşça
kanat çırpıp nasiplenmek dilerse, kul neylesin?. Hasret bir
kor gibi yakıyorsa varlığını, yürek neylesin?.

Yalvar, Allah'a yalvar!.

...devamı

 

MEMEDALİ ÇAVUŞ

Bakraz’ın üç tarafı dağ, bir tarafı boğazdır; askerliğe giden yiğidi de, sele dönen yağmuru da sadece o bağazdan çıkıp gidebilir; köyü basmaya niyetli eşkiya da, kaçakçı peşindeki candarma da sadece o boğazdan geçip gelebilir. Yörük dedelerimiz onca Osmanlı mülkü kendilerininken  neden gelip bu kal’ayı mekân tutmuşlardır, bilemem. Bildiğim, arılar ve kuşlar bile dağları aşmaya, meselâ Çamlıkbaşı'na ulaşmaya niyetlenip Bakraz’dan yola çıkanda ilkin Çırdaklı Bayırı’nı tırmanmak, sonra İbi Çukuru, Kelezli, Kelcekışla ve nihayet Çiğdemli Burun’a yukarı kanat çırpmak zorundadırlar ki, benim diyen bir deli yiğit ayağına tez bir aygırla peşleri sıra mahmuz tepmeğe heveslense, hani yol at ayağı basabilir yoldur desek yani, dal öğle olur da Çamlıkbaşı’nın beri yanındaki Ebemoluğu’a ulaşamaz bile.   Sadece ovada çakan şimşeğin ışığı, bir de gök gürültüsü Çamlıkbaşı'na ha demeden erişebilir, dersem, Memedali Çavuş'a haksızlık etmiş olurum; daha doğrusu Memedali Çavuş'un nârasına...

...devamı

 

FERHAT İLE ŞİRİN

 

 BİRİNCİ SAHNE

 

( Resim atelyesi.)

RESSAM -ŞAVUR-FERHAT

 

RESSAM: Hüsrev bey!.. Aman ne şeref!.. Vallahi şaşırdım.. Buyurun, buyurun..Durun size bir sandalye bulayım.. Bir minder.. Hay Allah, uygun birşey de yok..Size ne ikram etsem bilmem ki..Bardak, kadeh...

HÜSREV: Teşekkür, teşekkür.. İstemiyorum! Bana söz verdiğin tabloyu bir başkasının evinde gördüm. Neden?..

RESSAM: Anlayamadım efendim! Tablo?

HÜSREV: Evet tablo!..

RESSAM: Şeey...

HÜSREV: Evet!

RESSAM: Şeey.. Eee.. Umduğum gibi güzel getiremedim sonunu. Size vermeğe cesaret edemedim.

HÜSREV:Ama ben senin sonunu getirmesini bilirim.

...devamı

 

ÖZE DOĞRU

 

Artık susacağım.. Menzile uzanan yol öylesine pürüzsüz ve ışıklı ki, bir yaylı tam-
burun bağrında uçuşan nihavent peşrevin engin sedasında titreyen ruhum, belâ semtine
doğru kanat çırpıyor. Yapayalnızım. Az önce köhne bir yapıyı bir an evvel yıkmaya çalışan
insafsız rüzgâr telaşındaki ciğerlerim, bu yorgun bedende hâl bırakmadı. Gözlerimdeki
fer giderek tükeniyor. Siyah ve beyaz, küçük bir noktanın çevresinde sarmaş-dolaş.
Görememekten korkuyorum. Ellerim titriyor... Baştan başa haset ve isyanla geçen
ömrüm, çiğ tanecikleri gibi zerrelere ayrılıyor; bedenim sere-
serpe, geçmişim çırılçıplak.. Ruhum, hep o kahrolası eski tevekkülünde, idrâkim aciz;
aklım kendinden geçmiş.. Durmadan su alan, her kıpırdanışında bir parçası kopup
giden bu çürümüş kalıp uğruna tükettiğim yollarda sürünüyorum, gerisingeri. İsmail
Dede'nin kürdili hicazkârı doluyor kulaklarıma. Ah, evet, yaşamak güzelmiş!..

...devamı

YARASALAR VE İNSANLAR

Zaman ateşte pişen kil. Sır tutma umudu su yolundadır! Lâkin kimler kurut-
muş pınarların ayağını? Özlenen su sel yatağında neden kudurmuş?.. Ve toprak!..
Niçin dağılmış, niçin cıvımış, niçin kendini sellere kaptırmış?..

Can pazarında canlar satan cellâda gönlünü kaptırmış dosta acırım. Boğazına u-
zanan neşterin ışıltısını hümanizmin sevdalı gözleri sanıp göğüs geçiriyor. Şe-
kilsizliğini, cıvıklığını ve ruhsuzluğunu taklit ettiği çamur parçasını bir cenin gibi şe-
killendiriyor döl yatağında. Kil, zamanı eriten ateş kesiliyor. Ve insancık, Elenizmin
hendesesiyle yarattığı heykel önünde diz çöküyor:

"Ey sanat tanrıçası!.. Vurgunum sana..."

...devamı