INCELEME

              

HasanKayıhan 

 

YAŞAR KEMAL VE ANNEMARIE SCHIMMEL

 Alman Kitapçılar Birliği’nce her yıl verilmekte olan Barış Ödülü, 1996 yılında Prof. Dr. Annemarie Schimmel’e verildi. Bayan Schimmel, şarkiyatçıdır. Ne var ki, onun şarka bakışı, batının geleneksel „şark meselesi“ anlayışından çok farklıdır. O, sömürgeci mantığın örneklerini bol bol gördüğümüz kuramcısı düşünce adamlarının hiçbirine benzemez.  Doğuya düşman  değildir.  Doğudan korkmaz; çünkü  doğuyu duygularıyla, rüyalarıyla, ruhuyla tanıma kudretine  erişmiştir. Asıl ilgi alanı, İslâm tasavvufudur. Doğuya,  Marco Polo’nun fantazileri doğrultusunda bakma eğiliminden kurtulamamış batı için, hele  Türk-İslam dünyasını  Wurst’un hayali gezi kitaplarından tanıyan Alman milleti için, söyledikleri hiç de alışık oldukları, bekledikleri şeyler değildir. Üstelik, doğuya dair ne yazmışsa, ne söylemişse bunları, inanarak, severek yapmıştır. Bir yıl önce, Die Zeit gazetesine verdiği bir demeçte:  „Eğer bir insan bir kültürü seviyorsa, onu savunmalıdır.“ demiş ve ilave etmişti:  „Doğu  ile benim aramda, büyük bir sevda vardır!“ Sadece bu söz bile, doğu ile aralarına bıçak koyma karasevdasını kan bağı halinde alagelmişler in kanlarını beyinlerine sıçratmaya yeterliydi. Ödül, Anadolu’yu Yunus Emre’nin izi sıra adım adım dolaşmışonların su içtiği pınarlardan hazla yudumlamış, Mevlevi semazenlerinin eteklerinden tutup onlarla birlikte Mir’ac’ı seyre dalmış, , İslam peygamberinin ümmetine kardeşlik duygularıyla yaklaşmış bu insana verilince,  Alice Schwarzer’den Ralp Giordano’ya, Maksisten Kapitalist’ine, Katolik’inden, Ataist’ine  kadar  uzanan geniş bir red cephesi kuruldu.  Bayan Schimmel’in şahsına haçlı seferleri düzenlendi. Peşpeşe bildiriler yayınladılar. Gazetelerde imza kampanyaları açtılar. Televizyonları dolaşıp demeçler verdiler. Pekçok ünlü politikacıyı saflarına çektiler. Ödül komitesini yeniden değerlendirme yapmağa zorladılar. Başardılar da.

   Neydi zorları? Neden karşı çıkıyorlardı?

   Görünüşte, onurlu bir gerekçeleri vardı: Düşünce hürriyeti, her alanda liberalizm, Salman Rüşti, fundamentalizm karşıtlığı... Peki Prof. Dr. Annemarie Schimmel’in bunlarla  ne ilgisi vardı? Eserlerine bakan, onlara dayanarak karşı çıkış gerekçesi gösteren kimse yoktu. Söyledikleri şeyler, birer bahaneden ileri gitmeyen, temelsiz, saçma-sapan zırvadan ibaretti. Onlara göre Bayan Schimmel, Humeyni’nin Şeytan Ayetleri kitabından ötürü Salman Rüşti hakkında verdiği ölüm fetvasını kınamayan, hatta haklı gören bir fundamentalizm yanlısıydı. Oysa bu doğru değildi. Bayan Schimmel, defalarca ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bu fetvaya karşı çıkmış, böyle bir şeyin İslâm’da yerinin olmadığını söylemişti. Ama  aynı zamanda, düşünce hürriyeti gerekçesiyle  milyonlarca müslümanın hislerinin yaralanmasını da hoş görmediğini tekrarlamaktan geri durmamıştı. Tartışmalar giderek büyüdü. Konu, Bayan Schimmel’in İslâm’la  çok ilgilendiğine, hatta onun müslüman olduğuna varıncaya kadar şahsileştirildi. Oysa Bayan Schimmel, protestan mezhebine bağlı bir hırıstiyandı. Onun ötesinde İslâmı çok yakından tanıyan, ruhuyla kavrayan ve o alanda araştırmalar yapan ve bunları yayınlayan bir insandı. Böylelikle kültürler arasındabir köprü kuruyor, insanların birbirlerini o yönleriyle tanımalarına, kaynaşmalarına hizmet ediyordu. Aslında bütün mesele, bu  güçlü araştırmacının  emeğini İslama harcamasında yatıyordu. Eğer o müslümanlıkla değil de hindulukla, yahudilikle, hiristiyanlıkla uğraşsaydı kimsenin ağzını açacağı yoktu. İslam, Avrupa’da gerçek yönleriyle tanındıkça, müslüman olan Avrupalıların sayısı arttıkça hıristiyan taassubundan sıyrılamamış birilerinin öfkesi kabarıyor, bu gelişmenin sebeplerinden biri olarak gördükleri Bayan Schimmel’e hınçlanıyorlardı. Zira bu bağnazlar, Marko Polo’nun  babası Maffeo Polo’dan halkını güya hıristiyan yapmak için 100 rahip getirmesini isteyen Cengiz Kağan’a, sadece iki ödlek rahip göndermekle yetinen - yoldan geri dönmüşler- Papa X. Gregor’a da aynı şekilde hınçlanırlar. Grçek hınçları İslam’adır.

   Batı kamuoyu İslâm dinini kadın düşmanı, Ortaçağcı ve saldırgan olarak görmektedir. Demokratik yaşayışı, daha da önemlisi düşünce açıklama özgürlüğünü  tehdit ettiğine inanır. Böyle bir inanışa sahip insanlara, dünyada ne kadar kötü şey varsa İslam’ı sebep göstermek ve buna inandırmak hiç de zor olmaz. Tartışmaların yoğunlaştığı günlerde Süddeutsche Zeitung’ta Bayern Eyaleti’nin  eski Eğitim Bakanı Hans Maier’in red cephesi öncülerini tanımlayan hoş bir değerlendirmesi çıkmıştı. Bay Maier şöyle diyordu: „Kim İslam dini hakkında konuşmak istiyorsa, önce Mollaları, sonra Humeyni’nin din devletini ve ardından insan haklarına karşı saldırıları  yargılamalı. İşte ancak ondan sonra -eğer gerekliyse- İslam’ın  dünkü ve bugünkü başka özellikleri üzerinde konuşma hakkına sahiptirler. Bir başka deyişle, köktenci İslam, Islam dinini temsil ediyor sanırlar ve onu fundamentalizmin çukuruna gömmek isterler. Kim bu görüşe katılmazsa onu reddetmekle yetinmezler, afaroz ederler.“

    İslâm dinini, batının değerlerini tehdit eden kanlı bir tebligatçı olarak görme alışkanlığına sahip Avrupa kamuoyunda, özellikle  Sovyet blokunun çözülmesinden sonra sistemli olarak bu korku daha da güçlendiriliyor.  Paris’teki faili meçhul bombalama hareketlerinin hemen ardından bazı Fransız gazetelerinin  „Bombacıların el kitabı, Kur’an!“ başlığı çekerek İslam dinini suçlu gösterdikleri hatırlanırsa, yapılmak istenen şey daha  iyi kavranır.  Batının seyretmek istediği film, her zaman ve daima aynı adı taşır:„Düşmansız yaşayamam!“ Komünizm bittiğine göre, dişe dokunur tek düşman kaldı: İslam. Alman Anayasayı Koruma Dairesi Başkanı Eckard Werthebach, komünizmden sonraki güvenlik konusunda şöyle söylüyordu: „.. ki, eski doğu- batı blokları sürtüşmesinin yerine  hiristiyan batı kültürü ile saldırgan bir nitelik kazanabilecek  İslâmcılık alabilir.“  Söylenmek istenen şey gayet açık. Dünyanın önünde duran yeni çatışma, dinler arasında olacak. Hıristiyan kimliğine sahip batı,  şimdiden bunu bilmeli ve kendisini radikal müslümanlara karşı savunmalı. Buna benzer bir açıklama da devrin Nato Genel SekreteriWilly Glaes’ten gelmişti: „Fundamentalizm, bir zamanların komünizmikadar tehlikelidir.“  Bu gibi tezler  elbette yeni değildir. Böylesi kültürel ve politik düşmanlıklar, haçlı sferleridöneminekadaruzanır. Aradaki tek fark, bugünkü temsilcilerin daha  entellektüel bir dil kullanmalarından ibarettir.

    Kültür savaşları teorisinin en çarpıcı temsilcilerinden biri olan Harvard Üniversitesi Stratejik Çalışmalar Enstitüsü yöneticisi Samuel P. Huntington, üç yıl önce yazdığı bir makalede İslâmın kanlı sınırlarından sözediyor ve dünya çapında bir Clash of  Civilizations (Kültür Savaşları) uyarısında bulunuyordu. Batı ve İslâm dini arasında yüzyıllarca süren silahlı çatışmalar,  Huntington’un teorisine göre yeniden alevlenebilir; zira, kültürler arası savaş kaçınılmazdır. Huntington, müslüman devletlerin kalıcı demokratik  sistemlere  medeniyetleri  ile  ilgili sebeplerden ötürü ulaşamayacaklarına da  hükmediyor.  Ama, meselâ Annemarie Schimmel kalkar da, „hangi demokrasi?..“ diye sorarsa, sanki İslâm dininde halkın temsili esasına dayanan ve daha yerli, daha milli bir yönetim biçimi oluşturmak asla mümkün değilmiş gibi radikal bir yaklaşım sergilemekten ve elbette  köktendinci, fundamentalist nitelemeleriyle saldırmaktan geri kalmayacaktır. Tek parti dönemi kalığı  inkilapçı -batıcılarının ağzında  pelesenk olmuş irtica-mürteci iftiralarını, gerici-yobaz-faşist suçlamalarını kaç nesil boyu işitegelmiş Türk milletinin  bu tür skolastik tavırlar aslında yabancısı değildir. Acaba, Haçlı seferlerinin saldırgan batıdan kaynaklandığını, müslüman Türklerin savunma durumunda bulunduğunu, dünyanın görüp geçirdiği en kanlı boğazlaşmaların  Otuzyıl  Savaşları  (1618-1648), Yediyıl Savaşları (1756-1763), 1. Dünya Savaşı (1914-1918) ve 2. Dünya Savaşı (1940-1945) boyunca hıristiyanlar  arasında meydana geldiğini, hiçbir dahilleri olmadığı  halde son iki savaşta en fazla acı çekenlerin de müslümanlar olduğunu bilmeyen aptal var mıdır? İran-Irak savaşı, Irak-Küveyt çatışması, Kuzey İrlanda’daki katolik-protestan mücadelesi, Ruanda’daki Hutu-Tutsi boğuşması, Kamboçya’daki Pol Pots gırtlaklamaları,  Afganistan’daki Puşti-Özbek kapışması  medeniyetler arası savaş tezinin neresini doğrular?  Henri Kissenger’in teorisini öve öve yere-göğe sığdıramadığı, Yeni Dünya Düzeni’nin tezgâhçısı  bu mal, Bay Huntington, bu savaşların kültürlerarası değil, politikalararası  çatışmalardan kaynaklandığını bilmiyor  olabilir  mi? Yoksa onu ve yandaşlarını  bireysel yardımlaşmanın, komşuluk ilişkilerinin, vicdan anlayışının, aşkın, sevdânın, kederde ve kıvançta beraberliğin tükendiği, insan beyninin ve yüreğinin paraya, sadece paraya programlanmış soğuk bir  bilgisayar yongasına döndüğü kendi medeniyetlerinin karşısında hâlâ insani özelliklere sahip İslam medeniyetine hasetlik duygusu mu kudurtuyor? Huntington, genişleterek 600 sayfalık bir kitap halinde  aralık başında piyasaya sürdüğü Kültür Savaşları’nda,  işine  Çin ile başlamış. Güçlü bir hale gelen Çin, zengin petrol yataklarına sahiü Vietnam’a saldırır.  Hanoi, Vaşington’dan yardım ister. Bölgedeki Amerikan uçak gemilerinden biri Çin hedeflerine yönelir. Ancak Japonya, Amerikalılara kendi askeri üssünü  kullanma izni vermez. Tarafsızlığını ilan eder. Çin denizaltıları Amerikan gemilerine büyük kayıplar verdirmektedir. Her iki taraf da nükleer silahlara sahip oldukları için bunları kullanmaktan çekinirler. Avrupa devletleri sessiz kalmaktadırlar. Amerikan kamuoyu, savaşın kendi savaşları olmadığını düşünmektedir. Hindistan, fırsattan yararlanır ve Pakistan’a saldırır. İslâm ülkelerinde batı karşıtı hareketler güç kazanır ve fundamentalistler, batıya yakın son Arap yönetimlerini devirerek iş başına gelirler. Hemen İsrail’e karşı yoğun bir saldırı başlatırlar. Vaşington, Moskova’yı NATO bünyesine çekmeğe çabalamakta, bu arada müttefiklerini de Çin’e karşı kendi yanında yer almağa teşvik etmektedir. Bu arada Japonya tarafsızlığını bozar ve savaşa girer. İran, zaten Çin’in en büyük destekçisidir. Bu ikisi, Avrupa’yı tarafsız kalmağa zorlamak için gizlice Cezayir’e ve Bosna’ya nükleer silâhlar depolarlar. Sırbistan,  adeti olduğu üzre hıristiyanlığı savunmak için Saraybosna’ya yürür. Buna cevap Cezayir’den gelir. Oradan fırlatılan nükleer başlıklı bir roket Fransa’nın liman şehri Marsilya’yı vurur. Artık atom bombaları konuşmağa başlamıştır.

    Kitabı henüz bitiremedim.  Buraya kadar Türkiye’den, sanki adam yerine koymuyormuş gibi  hâlâ söz etmemesi canımı sıkıyor. Belki, benim ülkeme bu filmde de rol yok. Adam sanki, senaryosunu Annemarie Schimmel olayına bakarak yazmış! Öyle  ki,  bütün müslümanların kızkardeşi Annemarie Schimmel’in ödül törenine Türkiye Büyükelçisi’nin katılmadığını o da farketmiş. Zira Annemarie Schimmel olayı, bütün kültür savaşları tezcilerinin, işin esasında hıristiyan-müslüman savaşları tezgâhlayıcılarının ilk öncü saldırılarından biriydi. Demek ki Türkiye, bu savaşta tarafsız kalmayı başardı. İyi de, Annemarie Schimmel karşıtlarının hedefi, ödül töreninin boykot edilmesi değil miydi? Zira, ödül komitesinin yeniden toplanmasını sağlamışlar, ancak komiteden ödülü geri alma kararı çıkartamamışlardı. Ödül, Annemarie Schimmel’e verilecekti.  Bu kere,  ödül törenini baltalamağa giriştiler. Bu tür toplantılara katılmaları bir gelenek  haline gelen kurumlara, bu arada Cumhurbaşkanı Roman Herzog’a ödül törenine katılmaması için baskı yaptılar. Başarılı da oldular. Ödül, sade bir törenle sahibine verildi. Almanya’da yaşayan Türkler, sadece bir iki televizyon kanalında, o da  sıradan bir haber gibi geçilen bu töreni gözleri yaşararak izlediler. Kendisini bir kızkardeş, hatta bir anne gibi gördükleri bu sevimli ihtiyar bilim kadınının şahsında kendi inançlarına, dünya görüşlerine, kültürlerine saldıranlar, ödül töreninin yapıldığı binanın önünde  15. haçlı seferi için toplanmış, bağırıp çağırıyorlardı. Bayan Schimmel, her zamanki gibi nazikti, mütevaziydi, vakurdu. O, o an her şeyiyle bizden biriydi. Tebrikçilerin  oluşturduğu kuyrukta milli kiyafetleriyle bazı islam ülkelerinin büyükelçileri görünüyorlardı. Aralarında bizim Büyükelçimiz  yoktu.  Eserlerinden tanıdığım, sevdiğim,  şimdiyse karşısında şirretleşen  Şark Meselesi Company’e karşı  adeta İslâm ahlâk ve faziletinden süzülmüş  vakur bir  edayla savaşmasından ötürü hayran olduğum  bu bilim adamıyla tanışmak için 450 kilometre öteden çıkıp gelmiştim. Tebrik için oluşan sırada, bütün  kurmaylarıyla törene katılan Pakistan Büyükelçisi’nin arkasındaydım. Elçi ve adamları bu değerli bilim adamının tekrar tekrar elini sıkıyor, kendi anadilleriyle hararetle kutluyorlardı.  Sıra bana geldiğinde  eğildim  -aklım, bizim Büyükelçiliğe takılıp kalmış- alnımı da koyarak  elini öptüm. Birkaç kelimeyle de olsa birşeyler söylemeliydim, öyle ya! Benden önce o konuştu:

   - Türkiye’nin neresindensiniz?

   Şaşırmıştım. Türk olduğumu nasıl anlamıştı? Öyle ya, kılık-kıyafet devrimine mugayir bir giyimim, ne bileyim başımda kalpak, omuzumda cepken, boynumda poşu da yoktu!

   - Bilecik’tenim, efendim!

   - Söğüt, Dursun Fakih, Edebâli...

   Bilecik,  bu değil miydi? Bilecik’i bu üç aziz isimden daha güzel başka hangi söz, hangi kelime tarif edebilirdi? Ona hayranlığım bir kat daha arttı. Dışarıdan protestocuların sesi geliyordu.

   - Çok üzülüyorum efendim...

  Kulağıma eğildi:

   - İt ürür, kervan yürür!

   - Öpeyim, efendim!

   Bir kere daha elini öptüm. Gene alnımı da koyarak. Gülümsedi.

   - Kardeşlerim benim! diye mırıldandı.

    Alnımı da koyarak elini öpmemden Türk olduğumu anlamıştı.

    Hâsılı, kızkardeşimiz, Şark Meselesi Company’nin düzenlediği 15. Sefer’den galip çıkmıştı. Bakalım Türkiye, The Clash of Civilizations‘da  ne yapacak?