INCELEME

              

HasanKayıhan 

  

YARIM YÜZYILIN SONUNDA:

Avrupa Türklerinin Konumu

KAPILDIM, GİDİYORUM…

    „Türk-Alman İşçi Mübadele Anlaşması“nın imzalandığı 30 Ekim 1961 tarihinde Federal Almanya’da 2700 Türk işçisi çalışmaktaydı. Bu sayı, bir yıl sonra %300 artarak 6800’e, 1966’da 34.410’a yükselmişti. Aynı yıl Alman İş Kurumu’nun İstanbul bürosu direktörü Theodor Marquard Almanya’daki Türk işçileriyle ilgili olarak „…içlerinden çoğu Almanya’da yeni bir hayat kuracaklar, orada kök salacaklar, sadece birer turist olarak vatanlarını görmeye gelecekler,“ sözlerini ne Alman ne de Türk hükümetleri ciddiye almıştı; zira bizler Almanya için birer „gastarbeiter", Türkiye için „gurbetçi" idik; günün birinde misafirlik bitecek, gurbetten dönecektik.

Başlangıçta bizleri özel muayeneden geçirerek sağlamlığı belgelenmiş birer „kol makinası“ olarak görenler, günün birinde „insan" olduğumuzu farkedince şaşırdılar ve „ işgücü bekleniyordu, insanlar çıkageldi,“ dediler, ama resmi dilde adımızı „misafir işçi“ olarak telaffuz etmeğe devam ettiler.

      

 MİHMAN,

        MİHMAN ÜSTÜNE!..

    Gerçi hiçbirimiz misafirliğimizi uzatmak niyetinde değildik; içimizde 3-5 yıl kemerlerini dişlerinden daha çok sıkanlarımız oldu; şehirlerden „bir daire ya da takım, tezgâh“ parası için gelen zanaatkâr kısmımız ile kırsal kesimden „beş, on dönüm tarla, - belki- bir traktör" alabilme niyetiyle gelenlerimizin bir kısmı, bu emellerini gerçekleştirebilecekleri birikime ulaşır ulaşmaz geriye döndüler; ancak burada kalanlarımıza her yıl yenileri eklendi. Üstelik bizim dışgöç olgumuz yurdışına işçi gönderen diğer hiçbir ülkede görülmeyen yeni kurumlaşmalara da yol açtı.

 

ALMANYA KOOPERATİFLERİ

    1965 yılında kırsal yörelerdeki kooperatiflerin gelişmeleri için anapara oluşturabilmelerine katkı sağlamak üzere kooperatif üyelerinin işçi olarak yurtdışına gönderilmelerine öncelik tanınınca ülkemizde binlerce yeni „Köy Kalkınma Kooperatifleri“ kuruldu. *) Bu kooperatifler devletimizin dışgöç olgusuna akılcı bir yaklaşımının sonucu olarak doğmuşsa da belli işlevlerde üretime yöneltilemeyerek „Almanya Kooparatifleri“ niteliğine dönüşerek kağıt üzerinde kaldılar.

 

GÖÇE DEVAM...

    Sayıları 5301’e ulaşan kooperatifler ve İİBK yoluyla gelemeyenlerimiz yurdışındaki akrabaları vasıtasıyla „isme çağrı“ yöntemini ya da bir Türk buluşu olan „turist" sıfatıyla göçmeğe devam ettiler. Onlar ne sağlık muayenesi, ne usta-çırak belgesi ne de bonservis dayatmalarına kulak astılar ve böylece Avrupa ekonomilerinin sadece „nitelikli işçi" alma çabalarını da delmiş oldular. Resmi verilere göre 1961 yılında 1.476 olan işçi sayımız, Avrupa’da petrol krizinin başladığı 1973 yılında 775.455’i bulmuştu; ancak bu sayıya kaçak ve turist statüsündekilerle eş ve çocuklar da eklenince, Avrupa’daki toplam vatandaş sayımız 1 milyon tavanını zorlamaktaydı.

 

VE KRİZ!

    1973 yılında meydana gelen petrol krizi, başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinin işçi alımını dondurmalarına yolaçtı; ancak korkulduğu gibi batıda kitlesel bir işsizliğin meydana gelmemesi (Yabancı işçiler arasında işsizlik oranı % 4,2’de kalmıştı.) ancak Türkiye’de başgösteren darboğazların korkutucu boyutlara ulaşması, üstelik batı ekonomilerinin ucuz işgücünden yararlanma eğilimlerinin sürmesi, hükümetlerin de „aile birleşimi“ yaklaşımıyla bu durumu destekler bir tutum sergilemeleri sonucu Avrupa’da sayımız artmaya devam etti.

 

GERİ DÖNÜŞ TEŞVİKLERİNE  RAĞMEN KALICILIK

    Federal Alman istatistikleri Eylül1973’te 605.000 olan Türk işçilerinin sayısının 1976’da 521.000’e düştüğünü göstermesine karşın bu sayının içinde çalışmayan ancak ileride gerekebilir düşüncesiyle çalışma izni için başvuran işçi yakınlarının da bulunduğu düşünülmektedir; zaten OECD, 1974-1976 dönemi için kesin dönüş yapan işçilerimizin sayısını 80.000 olarak vermektedir.

Dışgöçün belirgin özelliklerinden biri, „beklenen doyuma“ ulaşıldığında geri dönmektir; ancak geri dönüş ortamındaki uygunluk kriteri beklentileri karşılayamayacak bir durum sergilediğinden dönüş planlarında „erteleme" olgusu göze çarpmaktadır. Türk hükümetlerinin dışgöç olgusuna sadece „döviz girdisi“ gözüyle bakmış olduklarının bir kanıtı da, geriye dönenlerin sayılarının bile istatistiklere alınmamış olmasıdır; bu acı gerçek günümüzde de geçerliliğini korumakta, parçalanmış aile yapıları, özellikle çocuk ve gençlerin dönüş yerlerindeki sosyalizasyon farklılıklarından doğan sorunlarının giderilerek ana bünyeye yeniden intibakları gibi meselelerle ilgilenilmemektedir.

 

DÖNENLER DE DÖNDÜLER...

    Dönüş göçü, dışgöç kadar hatta ondan daha da karmaşık bir türeve sahiptir; ekonomilerarası ilişkilerden, dönen kişinin yakın etkilenme çevresine, bu çevrenin genel yapı içindeki somut koşullarına, aile bireylerinin beklenti ve yeteneklerine kadar uzanan geniş bir etkilenme sözkonusudur; bu yüzden özellikle çocuk ve gençlerin köy toplumuna intibak edemeyecekleri düşüncesiyle dönüşlerin genellikle şehir merkezlerine ya da metropollere yöneldiği görüldü. Ancak Türkiye ekonomisinin giderek ağırlaşan şartları üretime yöneltilemeyen birikimlerinin birkaç yıl içinde erimesi, dönüşçülerin yeniden dışgöçe koşulmalarına yolaçtı.

 

Kaynak: A.Gitmez, Beklentiler-Gerçekleşenler, ODTÜ-Ankara, 1989

 

ŞİRKET SAHİBİ DE OLDUK, AMA…

    İlk işçi şirketi düşüncesi daha 1964 yılında ortaya çıkmıştı. 1965 başlarında 10 milyon TL.’lık sermayesinin tamamı yurtdışındaki işçilerden sağlanan 2300 ortaklı TÜRKSAN, sonradan gelişecek olan işçi şirketlerine örnek oldu. 1970 yılında sayıları 120’ye, 1979’da 224’e ulaşan işçi şirketlerindeki suistimalleri sonra erdirmek, işçi şirketlerine danışmanlık hizmetleri ve kredi vermek için kurulan ve sonradan Türkiye Kalkınma Bankası adını alan Devlet Sanayi ve Yatırım Bankası (DESİYAB), 1999’da 32,7 milyon dolarlık batık kredi ile çıkmaza düşünce yurtdışındaki işçilerimiz başka arayışlar içine girdiler. Eğer bu düşünce yeterince değerlendirilebilseydi ülkemiz emsalsiz bir şirket türü yaratacak, para hareketlerine bağlı borsacılık yerine tasarrufların üretime aktarıldığı mğkemmel bir sisteme öncülük edecekti; ama olmadı ve yurtdışındaki işçilerimiz Türk bankalarına ve bankerlerine de güvenemedikleri için yabancı bankalara yöneldiler. Ne yazık ki bu durum, ileride onların dinî inaçlarını istismar edenlere yeni bir suistimal kapısı aralayacak ve „Helâl Kazanç Şirketleri" de türeyecekti.

 

 

„Bre biz „Türküz" bizde adam çoktur…" /ya da/ MİLYONLARA ULAŞTIK

    Yurtdışında ikinci kuşak serpilirken Türkiye’de özellikle 1975’lerden sonra artan terör olayları eş ve çocuklarını Türkiye’de bırakmış işçilerimizi de kaygılandırdı ve „aile birleşimi“ kaleminden yeni bir göç dalgası başladı; tek kelime yabancı dil bilmeyen her yaştan çocuk ve gencimizin çıkıp gelmesi ve 16 yaşından küçüklerin 9 yıllık mecburi eğitim kapsamında okulları doldurması, özellikle Alman eğitimcileri yeni arayışlara itti. O güne kadar az sayıda okulda „Türkçe Tamamlama Dersleri“ adı altında verilmekte olan anadil dersleri „Krefeld Modeli“ adı altında yeniden biçimlendirilerek Türk çocuklarını ayrı bir sınıfa doldurdular. Burada matematik, fen ve sosyal bilgiler dersleri Türkçe olarak veriliyor, haftada 4 saat Almanca Öğrenme dersleri veriliyordu. Çok sayıda Türk’ün yaşadığı NRW eyaleti, Türkiye’nin öğretmen göndermesi uygulamasını terkederek kendi başına öğretmen atamayı yeğledi.

Başta Almanya olmak üzere 1981 yılı başından itibaren 16 yaşını doldurmuş T.C. vatandaşlarına vize uygulamasına geçilecek olmasının duyulması „okursa okutmak, değilse işçi yapmak“ düşüncesiyle Türkiye’de ortaokul ve liselerde bulunan gençlerin de dalga dalga getirilmesine yol açtı. Artık milyonlara ulaşmıştık…

 

"TÜRKEN RAUS!.. DEUTSCHLAND DEN DEUTSCHEN..."

    1960’larda Türk sosyal bilimciler „batı kültürü, bu yüzbinlerce işçinin bir trafik halinde gidiş-gelişi ile memleketin içtimai strüktürünün hücrelerine kadar nüfuz edecek, (…) garp kültürü, kütle teması ile bu insanların şahıslarında köylere, kasabalara kadar yayılacaktır." (Tuna,1965) beklentisi içindeyken 80’lerde Avrupa’da Anadolu köylerini andıran „getto’lar" oluşuyordu. 1973 krizinden beri kıpırdanmaya başlayan „Neo-Nazi" hareketler 1980’lerde ivme kazanmaya „Yabancılar dışarı“ sloganları Türkler üzerinde odaklanarak, „Türkler dışarı" biçimine dönüşüyordu. „Ne mutlu Türk’üm diyene," özdeyişiyle büyümüş ve kendi değerlerinden asla şüphe etmeyen özellikle vize-önü dalgasıyla kopup gelmiş genç insanların yürekleri, istenmezlik duygusuyla burkuluyor, dil ve bilgi yetersizliği yüzünden kendilerini sözel olarak savunamayınca yumruklarını daha sık kullanmaya başlıyorlardı. Elbette bu durum Türk karşıtlarının işini kolaylaştırmış, başlangıçta yaya yolunda bisiklet süren Türk çocuğu ile kavgada bıçak kullanan Türk genci „Suç İşleyen Türkler" genel kategorisine konulduğu için istatistik eğrileri tavana vurmuş, adımız kısa zamanda „kriminel Türkler"e çıkmıştı. O yıllarda kurulan Nazi eğilimli „Die Republikaner / Cumhuriyetçiler" partisi oy patlaması yapmış, bazı eyalet parlamentolarında sandalyeler kazanmağa başlamıştı.

Açıkça dışlanıyorduk; artık iş bulmada, ev kiralamada, hatta alışveriş sırasında 3. sınıf insanlar yerine konuluyorduk. Üzülüyorduk, kırılıyorduk.

(Yandaki "ilânlar" dışlanmanın hakaret boyutlarında gerçekleştiğinin delilidir. Birinci kupürde çamaşırcı arayan iş yeri sahibi başvuracakların sadece  "Alman" olmasını ilk şart olarak en üstte duyuruyor. İkinci ve üçüncü ilânlarda  iş istemek için başvuracaklardan Alman pasaportu göstermelerinin şart olduğu belirtiyor ki, o yıllarda yabancılar Alman vatandaşlığına geçemiyorlardı. Dördüncü ilân ise maalesef Almanya'da yayınlanan bir Türk gazetesindendir ki ilânı veren şahıs "yabancılar ve atlar" arasında hiçbir fark gözetmiyor.)

 

HEPİMİZ ALMANCIYIZ, AMA…

Her madalyonun iki yüzü vardır; Avrupa Türkleri için de öyle. Bu madalyonun her iki yüzüne birlikte bakarak bir karşılaştırma yapılmasında sorunlar kadar fırsatları da görebilme bakımından yarar vardır; ancak Almanya’da yaşayan Türk nüfusunun yoğunluğundan ötürü genellikle Avrupa’daki Türkler denince akla çoğunlukla Almanya’dakiler ve onların sorunları-kazanımları gelmekte, diğer Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan Türklerin spesifik konumları gölgede kalmaktadır. Bu yüzden kısaca diğer ülkelerde yaşayan Türklerin demografik yapılarına ve bu ülkelere has sorunlarına / konumlarına da eğilmek, ardından genel bir değerlendirmede bulunmak yararlı oalacaktır. 

 

HOLLANDA
     1964 yılında Hollanda’yla yapılan işgücü anlaşmasına tabii olarak bu ülkeye gönderilmeğe başlanan işçilerimizde iki nitelik aranmaktaydı:
    -Kalifiye olmayan işçiler 21-35, kalifiye ve uzman işçiler 23-45 yaş arasında olacaklar,
                                -Hollanda’nın göndereceği sağlık heyeti tarafından seçilecekler.
Zaman içinde Hollanda’ya gidenler Almanya’daki sürecin benzerini yaşayarak bu gün 350. 000 sayısına ulaştılar. 6500’ü üniversiteye devam eden 90 bin Türk asıllı öğrencinin bulunduğu Hollanda’da % 2.7 olan genel işsizlik oranı yabancılar arasında %12’ye, Türklerde ise % 28’lere ulaşmaktadır.
Büyük çoğunluğu ticaret ve gastronomi alanında hizmet vermekte olan ve 5 milyar Euroluk ciroya ulaşan 12500 Türk işyeri, yaklaşık 40.000 aile bireyini beslemektedir. Hollanda’nın demografik yapısında meydana gelmekte olan değişiklikler gözönüne alındığında girişimcilik atağında bulunan ve oldukça genç bir nüfusa sahip olan Hollanda Türkleri adına sevinilecek bir durum ortaya çıkmaktadır: Önümüzdeki 10 yıl içinde Hollandalılara ait 50.000 işletme, sahiplerinin yaşlılığı nedeniyle el değiştirecektir. Ancak Avrupa’daki bütün Türk girişimcilerinde olduğu gibi Hollanda’dakilerde de temel iki eksiklik göze çarpmaktadır:
                                -Bilgi eksikliği,
    -Ortak çalışma alışkanlığının bulunmaması,
                                -Sermaye birleşiminden uzak durulması.
Uzun yıllar yabancılara karşı Avrupa’da en liberal uygulamaları başlatan Hollanda, ne yazıkki son yıllarda bu tutumunu terkederek daha önce tanıdığı hakları bile kısıtlayıcı bir tavır içerisine girdi:
 
    -Türklerin yaklaşık % 60’ının (200.000) yararlandığı çifte vatandaşlık hakkını 1 Ekim 1997 tarihinden itibaren kaldırdı.
 
    -Okullarda Hollanda Eğitim Bakanlığı tarafından finanze edilen Anadil (Türkçe) derslerini kaldırdı.

 -İslamiyeti resmi din olarak tanımasına rağmen kamu oyunu olumsuz yönlendiren basın- yayın  organlarındaki İslamfobik tavırlara bugüne kadar duyarlılık göstermedi.

 -Ermeni tezlerine yakınlık göstererek soykırım iddilarını yasalaştırdı, bunu tanımayan genç Türk politikacılarına karşı  hem Hristiyan demokrat Parti (CDA) hem de Sosyal Demokrat Parti (PvdA) eş zamanlı olarak sindirme ve ihraç girişimlerine yöneldiler.

Hollanda’ya aile birleşimi yoluyla gelecek eşlerden Temel Hollandaca bilgisi şart koşuldu. Ülkede yaşayan yaşlılardan bile Hollandaca bilmeyenlerin sosyal haklarında sınırlamalara gidildi. Hatta 2006 yılında bir bakan tarafından Hollanda sokaklarında Hollandaca dışında bir dille sohbet edilmesinin bile yasaklanması istendi.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Avrupa Türkleri arasında Hollanda’da yaşayanlar hâlâ en geniş sosyal ve siyasal haklara sahip grup niteliğindedirler:

 

Ülkede 5 yıldır oturan ve 18 yaşını dolduran her yabancı gibi yerel yönetim seçimlerine seçmen ve aday olarak katılma hakkına sahiptirler. Mart 2007’de yapılan son yerel yönetim seçiminde 140 Türk kökenli arkadaşımız eyalet ve belediye meclislerine girmeyi başardılar.

 

Hollanda, bir Türk’ün bakanlık üstlendiği 2. Avrupa ülkesi oldu.

BELÇİKA

Belçika ile 1964 yılında imzalanan göç anlaşmasından sonra genellikle maden ocaklarında çalıştırılmak üzere ülkeye getirilen Türklerin sayısı 1970’li yıllardan itibaren aile birleşimleri ve doğumlarla (% 4,7 / %3,5) bugün 125.000’e ulaşmıştır. Diğer ülkelerdeki iltica yasalarının sertleştirilmesi üzerine 1988-1997 yıllarında yoğun biçimde Belçika’ya yönelen Türk ilticacılar (Toplam iltica başvurusunun %25’i) iltica başvurularının reddedilmeğe başlanması ile azalmıştır. Türklerin 1/5’i 19-31 yaş grubu arasında yer bulunmaktadır.

Belçika’daki federasyonlar arasındaki ekonomik ayrışmalar ve halkların yabancılara karşı değişik sosyal tavırları Türklerin demografik yapılarında da farklılıkların ortaya çıkmasına yol açmaktadır: Belçika genelinde Türklerin % 7’si serbest meslek alanında faaliyet göstermekte olup bunların %20’si Valonya’da, % 37’si Flaman bölgesinde, % 43’ü ise Brüksel’dedir.

Türklerin %51’ini barındıran Flaman bölgesinde Türkler arasında işsizlik oranı % 25 iken, bu sayı Brüksel’de % 35’e, Valon bölgesinde % 50’ye ulaşmaktadır. Genel işsizlik oranında Türkler % 54 ile en sıkıntılı grubu oluşturmaktadırlar. Türk kadınlarının 1/3’i büyük çoğunluğu vasıfsız ve kısa süreli işlerde olmak üzere çalışma hayatı içinde bulunmaktadırlar.

Ne yazık ki Belçika Türklerinin eğitim durumu da diğer ülkelerdeki soydaşlarımızın sergiledikleri tablo içinde hiç de iç açıcı değildir. Anaokulu ve üniversite eğitimi yaş kuşağını 3-24 yaşla sınırlandırdığımızda Brüksel’de 27.000, Valonya’da 19.000 ve Flaman bölgesinde 17.000 genç insanımız okul eğitimi safhasında bulunmaktadır. Türk çocuklarının 2/3’si ilkokulda, 1/3’ü ise lisede en az bir yıl sınıfta kalmaktadırlar. Ortaöğretimin sona erdiği 18 yaş sonrasında gençlerimizin %25’inin diploma alamadığı, %60’ının ise yarı-vasıfsız elaman yetiştiren meslek okullarına kaydırıldığı görülmektedir. Belçika genelinde engelliler okullarına gönderilen öğrencilerin oranı %2,1 olduğu halde Türk çocuklarının oranı % 4,7’dir. Oysa üniversiteye devam eden Türk gençlerinin oranı sadece % 0,38’de kalmaktadır; ancak bunların yarısı yüksek öğrenimini tamamalayamadan okuldan ayrılmaktadırlar. Eğitim alanındaki bu göstergeler, genel Türk nüfusunun % 75’inin niçin vasıfsız işçi statüsünde bulunduğunu ve işsizlik oranının neden bu kadar yüksek olduğunu açıkça göstermektedir.

Belçikalı Türkler konusunu pembe bir çizgi ile bitirmemiz gerekirse şunu söyleyebiliriz: 50.000 Türk’ün çifte vatandaş statüsünde bulunduğu Belçika, Avrupa’da ilk Türk asıllı bakan çıkaran ülkedir.

 

FRANSA

1962 yılında Fransa’da sadece 111 Türk işçisi varken 1966’da yapılan ikili ön anlaşmanın ardından bu sayı 1970’te 18.228’e 1981’de ise 120.000’e ulaştı. 10 yıl içinde ikiye katlanan Fransa’daki Türk nüfusu Fransız makamlarına göre günümüzde 392.000’e, Türk makamlarına göreyse 500.000’e yükselmiş durumdadır.

Ülkede sürekli oturanlar dikkate alınarak yapılan istatistiklerde genel işsizlik oranı % 9,2 olarak verilmekteyse de Fransa ile ülkeleri arasında sürekli gel-git yaşayan özellikle Mağripliler hesaba katıldığında genel işsizlik % 12’ye, Mağripliler arasında %49’a, Türkler arasında ise % 39’a ulaşmaktadır.

Aslında nesillerdir Fransa vatandaşı olan Mağriplilerin ikinci sınıf vatandaşlar olarak görülmeleri ve bu insanların adeta kendileri için özel olarak kurulmuş banliyölere yerleştirilmeleri, örgün eğitimin daha ilk basamağından itibaren gerekli titizliğin gösterilmemesi, meslek eğitimi veren işyerlerinin de ayrımcı bir politika uygulamaları bu kitlelerin yoksullaşmasına, lumpen bir yapıya dönüşmesine ve huzursuzluğun iç barışı tehdit eder boyutlara ulaşmasına yol açmıştır.

Başlangıçta Fransız kira ofislerince bu etnik mahallelere yönlendirilen Türkler daha sonraları kendi özel çabalarıyla oralardan uzaklaşmış ve diğerlerine göre Fransızlarla daha iç içe yaşabilecekleri semtlere taşınmışlardır.

Eğitim alanında Fransa Türklerinin durumu diğer ülkelerdeki insanlarımızınkinden pek farklılık göstermemektedir.

Üniversite veya yüksek okul mezunu Fransız gençlerin oranı %35, Araplarda %22, Portekizlerde %27 olduğu halde bu oran Türklerde maalesef %6’ya düşmektedir.

Fransa’da da Türk öğrencilerin çoğu diğer toplumlara göre en düşük eğitim derecesi veren okullara gönderilmekte, bu okul türlerinde dahi bir çoğu diploma alamamakta, bitirebilenler ise bu eğitimin amaçladığı mesleki yetiştirme sisteminde yerlerini bulamamaktadırlar.

 

İNGİLTERE

İngiltere'de 150 bin dolayında vatandaşımızın yaşadığı tahmin edilmektedir (bu rakama İngiltere'de mülteci veya kaçak olarak bulunan vatandaşlarımızın sayısı da dahildir). İngiltere'ye 1970'lerden itibaren yoğun bir şekilde gelmeye başlayan vatandaşlarımızın yaklaşık %75'i Londra'da, %23 kadarı  başta Birmingham, Manchester, Liverpool ve Leeds olmak üzere Orta İngiltere'de, geriye kalan bölümü ise İskoçya ve Kuzey İrlanda'da yaşamaktadır. 

İngiltere Türk toplumu, değişik zamanlarda farklı amaçlarla İngiltere'ye gelen Türkler ve Kıbrıslı Türklerden (yaklaşık 130 bin civarında) oluşmaktadır. Çoğunluğu tekstil ve gıda sektörlerinde faaliyet göstermektedir. Üzücü olan odur ki, Türkiye ve Kıbrıs kökenli Türkler aynı dili konuşmalarına rağmen ayrı semtlerde oturmayı tercih etmekte ve aralarında yakın bir ilişki bulunmamaktadır.

İngiltere İçişleri Bakanlığının istatistiklerine göre her yıl ortalama 8 bin dolayında vatandaşımız öğrenci vizesi ile bin dolayında vatandaşımız da "au pair" (üslenici aile) vizesi ile İngiltere'ye giriş yapmaktadır.

İngiltere çifte vatandaşlık ilkesini benimsemiştir. Yasal koşulları tamamlayan yabancılar, kendi vatandaşlıklarını da koruyarak İngiliz vatandaşlığını kazanabilmektedir. İngiliz vatandaşlığını kazanan vatandaşlarımızın toplam sayısı hakkında kesin veriler bulunmamaktadır. İngiliz istatistiklerine göre, İngiliz vatandaşlığına alınan Türk vatandaşlarının sayısı 1989’da 446 kişi iken bu sayı 2005’te 6765 olarak gerçekleşmiştir.

İngiltere’deki nüfusun %8’ini oluşturan göçmenlerin içersinde Türkler 7. en büyük nüfusa sahiptirler. Bunun yanında İngiltere’ye vizeyle gelenlerin ise %13’ünü, bir başka ifade ile vize sahibi her 8 kişiden birinin Türk oluşu bu ülkenin bizim açımızdan ticari, kültürel ve siyasal önemini göstermektedir.

İngiltere’de yaşayan Türklerin siyasal yaşama da ilgi göstermeğe başlamaları sonucunda Türklerin seçme seçilme oranı da son yıllarda arttış göstermiştir. seçme ve seçilme hakkına sahip 18’ini bitirmiş yaklaşık 25 bin İngiliz vatandaşı Türk bulunmakta olup 2006 yılı içerisinde yapılan seçimlerde 17 Türk Belediye Meclisi’ne girmeyi başarmış bulunmaktadır.

İngiltere’deki Tüklerin işgücü profili ise şöyledir: %21’i üst düzey yönetici, %25’i otelcilik veya yiyecek sektöründe çalışıyor, toptancılıkta çalışanların yüzdesi de 21, serbest meslek %25, diğer kategoriler ise %8’dir. İngiltere’deki Türklerin işsizlik oranının %10 civarında olmasının başlıca sebebi, beceri eksikliğidir; zira kalifiye Türk işçisi iş bulmakta sıkıntı çekmemektedir.

 

VE DİĞERLERİ

Avusturya'da 134.229 Türk'ten 57 bin 98'i çalışıyor, Türkler arasında işsizlik oranı % 10.75.

İsveç'te 38.844 Türk'ten 5.800'ü çalışıyor, Türkler arasında işsizlik oranı % 22.5.

Danimarka'da 35.232 Türk'ten 15 .596'sı çalışıyor, Türkler arasında işsizlik oranı % 5.7.

Avusturalya'da 52 .620 Türk'ten 13.500'ü çalışıyor, Türkler arasında işsizlik oranı % 20

Bu ülkelerde de eğitim alanında diğerlerinden pek farklı bir başarı sergileyemediğimiz söylenebilir. Avustralya’da bulunan insanlarımızın bu ülkenin etnik yapısından ötürü en azından okullarda Avrupa’da olduğu gibi bir dışlanma yaşamadıklarını, Danimarka’da ise eğitimin öğrenci sayısı 20’yi bulmayan sınıflarda yapılıyor olması nedeniyle çocuklarımız biraz daha başarılı görünmektedirler.

 

 ALMANYA

   

 Almanya’da resmi sayılara göre 1.867.000 Türk asıllı insan yaşamaktadır. Bu genel nüfusun % 2,5’i ya da her 40 kişiden birinin,  yabancılar arasındaysa her 4 kişiden birinin Türk olduğunu gösterir. Almanya'da bulunan Türk nüfusunun en önemli ve diğer yabancılara göre onları farklı kılan özelliği, bu ülkede kalıcı bir niyet ve nitelik taşımasıdır; özellikle Yunan, İtalyan ve İspanyol işçiler Almanya'da kalış süreleri bakımından adeta mevsimlik bir nitelik göstermekte olup özellikle emekli olanları ülkelerine kesinlikle dönmüş bulunmaktadırlar. 2005 yılı sonu itibariyle Almanya'da yaşayan 6 milyon 755 bin 811 yabancıdan her biri istatiksel olarak 36 yaş ortalaması ile 16.8 yıldır sürekli olarak bu ülkede oturmaktadırlar. Türklerde ise Almanya'da sürekli oturma ortalaması 19.9 olup 33.7 yaş ortalaması ile  yabancılar arasında en genç nüfusa sahip toplum özelliği göstermektedirler.  Türklerin bu ülkede kalıcılık eğilimini, kalış ortalama süresi açısından  kendileriyle aynı yıllarda gelen ve benzer iklim ve ekonomik özelliklere sahip diğer uyruklarla karşılaştırdığımızda daha açık biçimde görmemiz mümkün olacaktır; ancak burada göz önünde bulundurmamız gereken husus, karşılaştırmada yer alan İtalyan, İspanyol ve Yunan vatandaşlarının AB müktesabatı gereği hem kendi vatandaşlılklarını koruyor olmaları hem de Almanya'da oturma haklarının ne vize ne de ülkelerinde istedikleri kadar kalıp istedikleri zaman geriye dönebilmelerinin  herhangi bir biçimde sınırlandırılmış olmamasıdır. Emekli dahi olsa bir T.C. vatandaşı Almanya dışında yılda 6 aydan fazla kalamamakta, bu süreyi aşması durumunda oturma hakkı iptal edilmektedir. Bu itibarla, benzer yasal sınırlamalara sahip  vatandaşlarıyla karşılaştırdığımızda Türkler en uzun süre Almanya'da kalan ve en genç yabancı nüfusa sahip toplum olarak belirmektedirler ki, Almanya'da örgün eğitim kurumlarında bulunan 6-21 yaş grubundaki bütün yanbancı öğrencilerin % 48'ini Türkler oluşturmaktadırlar.

Milliyet

Ort. Kalış Süresi

Yaş Ortalaması

Türk

19.9 yıl

33.7

İtalyan

24.3 yıl

38.7

İspanyol

26.1 yıl

42.5

Yunan

23.3 yıl

39.5

Genel Yabnc.

16.8 yıl

36.0

Türklerin ülkede kendilerini daha güvende hissedebilecekleri düşüncesiyle Alman vatandaşlığına geçişe 2000 yılı başlarında yoğun biçimde gösterdikleri ilgi, yabancılar yasasında peşpeşe yapılan değişikliklerden sonra 2003'den itibaren gerilemeye, hele 2007 yılında eklenen yeni maddelerle sonradan kazanılan Alman vatandaşlığının geriye alınabilmesi yolunun açılması nedeniyle  2007'de durma noktasına gelmiştir. Biryandan genç bir nüfus ihtiyaç duyan ve bu aöığını yabancılarla kapatmayı düşünen ve onların topluma integresi için büyük planlar yapan Almanya, bu tür yaklaşımlarla onların ülkeye aidiyet duygularının gelişmesine engel olmak gibi iki tezat uygulama arasında bocalamaktadır.Başarılı bir uyum olgusu, toplumdaki "biz ve onlar" sınıflandırmasının kaldırılmasıyla eş orantılıdır; özellikle Türk asıllı göçmenlere karşı -her türlü tev'ile rağmen sırıtmakta olan- ayrımcılık devam ettiği sürece, bu kitlenin istenmezlik ruh haliyle giderek daha da içine kapanacağı, normal şartlarda farkına varmadan benimsenebilecek olan her türlü sosyal değişimi "kendine yabancılaşmak" adına reddedeceği unutulmamalıdır.

Milliyet

2003

2004

2005

Türkler

56.244

44.465

32.661

Sırplar

-

3.529

8.824

Ruslar

2.764

4.381

5.055

Hırvatlar

2.048

1.689

1.287

Toplam

140.731

127.153

117.241

 

 

İŞSİZLER ORDUSUNUN ÖNCÜLERİ

40,5 milyon kayıtlı çalışanın, 4,1 milyon işsizin bulunduğu Almanya’da % 10,14 genel işsizlik oranı yabancılar arasında %19,5’e, Türklerde ise % 23,8’e çıkmaktadır; bu, çalışabilir her 6 Türk’ten 1’inin işsiz olduğunu göstermektedir. En yoğun Türk nüfusunu barınıran NRW’nin demir çelik merkezi Ruhr havzasında Türkler arasındaki işsizlik oranıysa % 40’a ulaşmış olup bu bölgedeki insanlarımız TAM araştırmalarına göre yoksulluk sınırının altında yaşamaktadırlar.

İşsiz Türklerin büyük çoğunluğunu mesleki eğitim almamış olanlar oluşturmaktadır. Bu kategoride yer alan ileri yaştaki işsizlerin bugünkü şartlarda iş bulma şansları oldukça düşüktür. Genç işsizler ise ancak 1/3 şansa sahiptirler.

 

EĞİTİM’DE ÇIKMAZDA MIYIZ?

 

 

 

   

 

Almanya’da okul eğitiminde bulunan toplam 10,1 milyon öğrencinin % 9,3’ünü yabancı asıllı öğrenciler, onların % 48’ini ise Türkler oluşturmaktadır. Eğer öğrencilerin okul türlerine ve diploma durumlarına bakılırsa, yabancı öğrencilerin, bilhassa Türklerin eğitim alanında sorunlu oldukları görülmektedir, zaten bu durumu BM tarafından görevlendirilen ve OECD kriterleri çerçevesinde Alman eğitim sistemini inceleyen İnsan Hakları gözlemcisi Pedro Díaz Muñoz 21 Mart 2007 tarihinde açıklanan raporunda da tesbit etmiş bulunmaktadır. Muñoz’a göre „PISA programı dahilinde yapılan birçok araştırmanın öğrencilerin elde ettiği başarılarla sosyal ve göçmen kökenlerinin doğrudan bağlantısı“ bulunmakta ve „Alman eğitim sistemi seçici ve dışlayıcı olduğundan bu sistemin tekrar gözden geçirilmesi, ayrıca, göçmen kökenli çocuklara yönelik etkinlikler yapılarak, sosyal eşitsizliklerin ortadan kaldırılması“ gerekmektedir.

Eğer bir kitlenin sadece % 12,5’i ortaokul ve liselere devam edebiliyor, % 14’ü ise özürlü sayılarak engelliler okullarına yöneltiliyorsa burada sadece büyük bir haksızlıktan değil, bu duruma yol açan eğitim sisteminin

yetersizliğinden sözedilebilir. Meslek okullarındakiduruma bakıldığında da aynı ters dağılım dikkat çekmektedir. Alman gençlerinin % 91,54’ü meslek okullarında kendilerine yer bulabilirken bu oran Türklerde % 3,62’ye düşmektedir ki, Alman işçi sendikaları bunun ayrımcılığın bir göstergesi olduğunu ifade etmektedirler.

17-27 yaş grubunda bulunan Türk gençlerinin 1/7’si halen bir meslek eğitim yerinden yoksun bulunmakta ve bu durum aile içinde de büyük sorunlara yol açmaktadır. 1/3’ü yoksulluk sınırının altında yaşamakta olan Türk aileler, bu genç insanların günlük harcamalarını bile karşılayamamakta, ümitsizliğe kapılan gençler ise bunalıma düşmekte toplumsal düzene başkaldırma eğilimleri geliştirmektedirler.

Türk aileler ve gençler, bir an evvel para kazanmaya başlamak için

zorunlu okul yaşının dolmasını beklemekte, meslek eğitimi yapmaktansa hemen para kazanabilecekleri bir işe yönelmektedirler. Elbette sahip olabilecekleri iş, genellikle düşük ücretli ve süreli olmakta, iş yerlerinde beliren ilk krizde ise boşta kalmaktadırlar. Buna rağmen yaşlarının geçtiği gerekçesiyle meslek öğrenmeye değil devletten sağlayacakları sosyal yardıma bel bağlamaktadırlar. Bir araştırma sonucuna göre erken yaşta kendilerine bir iş bularak para kazanmayı yeğleyen gençlerimizin oranı % 59’u bulmaktadır.

90 'lı yıllara kadar Türk ebeveynlerin pek çoğu çoçuklarının üniversitelerde okuyabileceklerini düşünmediler, böyle bir istek de duymadıkları gibi bunu bir ihtiyaç olarak da görmediler. Kendileri belki bir ilkokul diplşmasıyla çıkıp geldikleri halde çalışıp tasarruf ederek Türkiye'deki pekçok üniversite mezunu çalışanın ulaşamayacağı ekonomik düzeye gelmiş olduklarını düşünerek "diplomanın para etmediği" kanaatine sarıldılar. Zaten ilk ve ortaçğrenimdeki çocuklarına derslerinde yardım edebilecek düzeyde değillerdi.  Bir an evvel okul ortamından uzaklaşıp kendi işyerlerinde ya da tanıdıkları bir Alman ustabaşının aracılığıyla hemen işe başlamaları için didindiler. Bazı aileler ise 4-5 yıllık bir üniversite eğitimini tamamlamanın 30 yaşından önce mümkün olmayacağından hareketle artık 17-18 yaşına gelen çocuklarını evlendirerek yabancı bir gelin ya da damat tehlikesini de önlemeyi yeğlediler. Evl,l,kler genellikle Türk,'yeden yapıldığı için "ithal" edilen damat ya da gelinler hem dil hem de sosyal çevrenin yabancısı oldukları iin onların çocukları da okul eğitimi safhasında aile desteğinden yoksun kaldılar. Türk anne ve babaların okulla işbirliği kuramamış olmaları da çocuklarının başarısızlığındaki önemli etkenlerden biri oldu.

 

 

3. SINIF TOPLUM

 

 

    Avrupa'da yaşayan Türkler kendilerini her ne kadar "Avrupalı Türk" olarak tanımlasalar da Avrupalılar onların Avrupalı olmadığını düşünmekten hiçbir zaman vazgeçmediler. Gerçi özellikle Almanlar Nazi geçmişlerinden ötürü ayrımcı ya da dışlamacı  tınıya sahip kelimeleri kullanmasalar da kendi iç dünyalarında Türklerin Avrupalı olmadığını fısıldayıp durdular. Bu tavır ev kiralamadan işçi alımına kadar pekçok alanda kendini gösteriyordu; ta ki Almanya, Doğu Almanya Cumhuriyeti'ni adeta satın alarak nüfus ve konum itibariyle güçlenip Avrupa Birliği'nin dümenini bütünüyle eline geçirdi; imparatorluk devirlerinde kendi dominyonu olan eski Doğu bloku ülkeleri üzerinde yoğunlaşarak AB içinde Merkezi Avrupa  iç çemberini oluşturmaya başladı. Sovyetlerin dağılmasından sonra hem NATO'nun hem de buna bağlı olarak Türkiye'nin eski stratejik öneminin kalmadığını düşünerek Avrupa kıtasının sınırlarını Hristiyan Avrupalılık kültür sınırlarıyla belirlemeğe girişti. Türkiye'nin AB ile yakınşmasını uzun süre Yunanistan üzerinden engelledikten sonra, Orta Doğu'da ve Asya'da sıkışan ABD'nin de baskısıyla farklı bir yöntem geliştirdi. Zaman zaman ABD'nin daha az baskı kurabileceği Hollanda ve Belçika'yı, çok sıkıştığında ise Fransa'yı devreye sokarak Türkiye'yi "açık uçta" tutmaya devam ediyor. AB içinde 10 milyona yaklaşan Türk nüfusunun  ortak hareket etme yeteneğinden yoksun olmasından da yararlanarak hatta Türkiye orijini insanların dil ve inanç farklılıklarını alevlendirerek seslerini çıkaramamalarını da  sağlamak suretiyle asimilasyonu diretmektedir. Alman halkında İslam korkusunu diriltmeyi de Türkleri dışlamanın bir başka yöntemi olarak kullanmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KRİMİNEL MİYİZ?

 

Alman Polis Teşkilatı’nın verilerine göre Türklerin %24’ü suça bulaşmış bulunmaktadır ki, yoğunlaştıkları suçlar hırsızlık, öldürme, ırza geçme ve uyuşturucu ticareti gibi daha çok akçalı sebeplerden kaynaklanmaktadır.

 

Ne yazık ki yetkililer konunun üzerine gereği gibi eğilmemekte, yabancı aleyhtarı gruplar ise bu durumu Türklerin „zaten kriminel oldukları“ savıyla Alman halkına taşımakta, bu durm da Türk imajının giderek daha olumsuz bir yapıya bürünmesine yol açmaktadır. Almanya’da bu güne kadar yabancıların, özellikle Türklerin sosyolojik konumlarını temel alarak suç ve suçluluk alanındaki sebep ve sonuçları irdeleyen ciddi bir araştırma yapılmamıştır; oysa Hermann Mannheim’ın (Comparative Criminology, 1966, Londra) belirttiği gibi „ toplum ile onun bireyleri ve grupçukları arasındaki hiçbir zaman yok olmayacak kültürel özellikler dikkate alınmadan“ suç faktörüyle yeterince başa çıkılamaz.

 

 

GENEL PSİKO-SOSYAL YAPI

 

Mannheim ve arkadaşları İngiltere ve Amerika göçmenleri üzerinde yaptıkları araştırmalarda, göçmen gruplarda birinci kuşakta somatizasyonların ağırlıkta olduğunu, ikinci kuşakta, kişilik ve davranış bozukluklarının, alkol ve uyuşturucu bağımlılıklarının sıklıkla görüldüğünü, çocuklarda ise öğrenme ve hatta zeka geriliklerinin ortaya çıktığını belirlemişlerdir. Uzun süredir Almanya’da psikiyatristolarak çalışmakta olan Dr. Karaoğuz’un, klinik gözlemleri de, bu bulguları doğrulamakla birlikte, son yıllarda, buhran etiyolojisini iş pazarındaki zorluklar veya sıla değil de, aile içi ve yerli kurumlarla olan çatışmaların oluşturduğunu ifade etmiştir. Karaoğuz’a göre özellikle genç kadınlarda, bir yandan, kendilerini gerçekleştirme istekleri, model arayışları, görücü usulu yaptıkları evliliklerinden doyumsuzlukları, hakaret ve dayak gibi şiddet davranışslarına karşı gelme arzuları, diğer yandan, aile ve sosyal baskıların artması sonucu, intihar girişimlerine kadar giden depresyonlara sıklıkla rastlanmaktadır. Bu bulgulara, genç kızlarda, evden kaçmalar, aileden kopmalar, vs. eklenmektedir, tablo kişilik bozuklukları ve ilaç bagımlılıklarına doğru kaymaktadır. Erkekler, bir yandan, kendi öz arzuları, diger yandan, geleneksel aile şefi rolleriyle, aile içi otoriteyi uygulamada yaşadıkları zorluklar ve çekişmeler nedeni ile obsesif kaygı tabloları çizmekteler, şiddete kolayca başvurmaktalar. Bunlarla birlikte alkol, fuhuş ve kumar bağımlılıkları da görülmektedir.

2000’li yıllarda Avrupa ülkelerinde hüküm yiyenler arasında yabancıların oranı % 30’a ulaşmış bulunmaktadır. Türk mahkûmlar genelde 30 yaşının altında, vasıfsız, eğitimsiz, bekar erkeklerden oluşmaktadır.

18-25 yaş grupları arasında ve özellikle erkeklerde suç oranları artmaktadır. Bu yaş grubundan erkeklerin suç oranları Belçikalılarda % 9, Türklerde ise % 10'dur. Doğasıyla bu sorunları büyük bir ölçüde göçmen gençliği tehdit eden fakirlik, gelecek kaygısı, aile içi anlamsızlıklar, kültür şoku ve sosyal dışlanma doğurmuştur. Savunmasız, eğitimsiz gençler, tüketici toplumların girdabına takılmıştır. Göçmenler iki kültür, iki yaşam biçimi arasında iç çatışmaya ve sosyal çelişkiye düşmektedirler. Göçmen birey ve grup açısından, buna getirilebilecek olan tek sağlıklı çözüm yolu, aile ve göç edilen toplum arasında dengeye ve işlerliğe götürecek olumlu ilişkilere ve kimlik arayışlarına girmektedir. Özellikle 3. nesil gençliğinin suça meyilli hale gelmesinde „dışlanmışlık“ duygusunun payı oldukça fazladır. Aynı sokakta dünyaya geldiği, birlikte aynı anaokuluna ve ilkokula gittiği yerli arkadaşlarının resmi kurmlarda bile kayırıldığını, belki daha yetenekli olduğu halde 2. hatta 3. sıra hemşehri ya da vatandaş görüldüğü durumlarda çoğunlukla kendiliğinden isyan duygusu geliştirdikleri, hem anavatanları hem de yaşadıkları ülkece benimsenmedikleri duygusuyla bir „subkültür" açmazına sürüklenmekte oldukları görülmektedir.

Avrupa Türklerinin ötedenberi başlarına gelen ve çoğu Türkiye’den kaynaklanan bazı olumsuzlukların da bu tür farklı kültürün oluşmasına olumsuz yönde katkı sağladığı gerçeğini göz ardı etmemek gerekmektedir. Özellikle 80’li yıllara kadar en azından basının ve zaman zaman hamasi düyeyde de olsa devlet adamlarının Avrupalı Türklere gösterdikleri ilgi, onların ekonomik katkısına ihtiyaç kalmayınca tükeniverdi. İşte ne olduysa bu sessizlik ve ilgisizlik döneminde oldu.

 

„YETMİŞ CENT DÖNEMİ“

BİTİNCE…

Ülkemizde yaşanan banker krizlerinin ardından bankalar yasasında yapılan değişiklikle bütün bankalara yatırılan mevduatlara devlet garantisi getirilince, hele dönemin Merkez Bankası başkanı bizzat aramıza gelip „Almanya ile çifte vergilendirmenin kaldırılması anlaşmasının yapıldığını, T.C. Merkez Bankası’na yatırılan paralardan ötürü Almanya’da hiçbir ek vergilendirme sıkıntısının yaşanmayacağını“ belirtmesi üzerine Avrupa bankalarında tutulan paralar özellikle T.C. Merkez Bankası’nın kredi mektubu fonlarına yöneldi; gerçi Türkiye o ara döviz darboğazını aşmış, hatta döviz fazlası limitinin üst sınırlarını bile geçerek „yetmiş cent“ dönemini kapatmıştı. Belki de o yüzden bir Sayın Eski Bakan’ımız işçilerimizin Türkiye’nin kendileri ve çocuklarıyla ilgilenmediği serzenişine sinirlenerek, „üç kuruş döviz gönderdiniz diye devlete hesap mı soruyorsunuz,“ biçiminde azarlamaktan çekinmemişti.

 

MERKEZZEDELER…

HOLDİNGZEDELER…

Ne yazık ki, o dönemin Merkez Bankası Başkanı’nın „korkmayın, paralarınızı bize yatırın,“ yüreklendirmesine rağmen korkulan başa geldi ve Alman malî polisi bir şekilde listesini ele geçirdiği T.C. Merkez Bankası’nda hesabı bulunanların evlerine gece yarıları baskınlar düzenleyerek döküman aramaya, Merkez Bankası’ndan aldıkları faiz kârlarını geriye dönük olarak vergilendirmeye başladı. Böylece yurtdışındaki işçilerimiz „Merkezzede" kavramıyla da tanışmış oldular.

 

Zaten belli kesimlerin öteden beri üzerinde çalışageldikleri „faiz haramdır,“ tebliğlerinden bunalmış durumda bulunan insanlarımız „gâvur ellerinde daha fazla günaha girmemek için" tasarruflarını faiz değil de „helâlinden kâr payı“ dağıtan Holdinglere aktarmaya başladılar; üstelik bu Holdingler, Konya Ovasının altınbaşak buğdayı kadar bereketliydiler de, 100’e öyle 10-20 değil, 30-40 veriyorlardı; ancak gün geldi helâlcilerimizin değil „kâr payı“, yatırdıkları „ana para" bile uçup gitti.

Bir ömür boyu en ağır ve süfli işlerde çalışarak kazandıkları, yemeyip-içmeyip dişlerinden artırdıkları paralarını oralara yatırırken „Başbakanımıza da danışmadıkları için „ çaresiz kalan bu insanlardan intihar edenler olduğu gibi, birçoğu da hastanelere düşüp yeni ünvanlarını kendilerine yastık ederek yorgan-döşek yatıyorlar. Elbette umutlarını hâlâ kaybetmemiş olanları da var…

 

UMUDUN ADI

Ancak sosyolojik olgular akşamdan sabaha değiştirilemeyeceği de bir gerçektir. Yarım asırdır Avrupa'da kök salmış binlerce aile Türkiye seferli  gemilerini çoktan yakmış durumdalar. Aile işletmesi durumunda da olsa onbinlerce Türk işveren iş yerlerinde Türk işçilerini istihdam etmek suretiyle kalıcılığın daha da kökleşmesini sağlıyor.  Bu insanları eğitimsiz ve işsiz bırakarak, ötekileştirerek üzmek, sınırdışı uygulamalarını yaygınlaştırarak yıldırmak mümkün olmayacaktır; zira onlar ötedenberi kendi yağlarıyla kavrulma ve kendi ayakları üzerinde durma konusunda büyük tecrübeler kazandılar. Ayrıca hükümetlere ve onların politikalarına rağmen bir de insanlar arasında "karşılıklı menfaat" direnci var. Yüzbinlerce Alman aile, yıllardır evlerinin anahtarına sahip temizlikçi, bakıcı kadınlardan, pazarını yapan, bahçesine bakan "mein gute Freund aus der Türkei" insanlardan vazgeçemeyecek, muhafazakar kitle partisinin tabii seçmeni konumundaki bu Alman yaşlılar ordusu günün birinde bu insanları savunmak için sokağa da dökülecektir.  Gerçi akıllı davranabilseydik, bu çoktan gerçekleşmi olacaktı.

 Öte yandan Avrupa yaşlanıyor. Almanya mevcut işsizlik oranına rağmen emeklilik yaşını 67’ye çıkarırken bütün çabası % 50’yi aşmış olan emekliler ordusunu finanze edebileceği sosyal ödenek girdilerini bir süre için olsun garanti altına alabilmektir; ancak doğum-ölüm oranlarındaki dengenin doğum aleyhine bozulmuş olması diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi küçük işletmelerin de yaşlılık nedeniyle el değiştirmesi ya da kapanmasıyla sonuçlanacaktır. Türkler bu fırsatı iyi değerlendirmeleri durumunda, 2010 yılından itibaren özel girişim alanında büyük bir patlamayı gerçekleştirme şansına sahiptirler; ancak kendilerini şimdiden buna hazırlamaları gerekmektedir.

 

 

 

ÇÜNK܅

           - 2010 yılında Türk işadamlarının sayısı 100.000’i aşacak,

           - Türk girişimciler bağımsız iş alanlarındaki kaçan fırsatları ele geçirecekler

   - Anadil yasakları, eğitimde fırsat eşitiğinin verilmemesi gibi davranışlar Türkleri kendi ayakları üzerinde durma   güdüsüne yöneltecek ve eğitim seviyesi yükselerek ek bir potansiyel oluşmasına yol açacak,

    - Avrupalı Türkler T.C. Devleti’nin holdingçilere meydan vermeyerek KOBİ’ler yoluyla işe sıkı sarıldığını görünce Türkiye’nin en büyük „Çinlileri“ olacaklar.

Eğer sistemli biçimde örgütlenilir ve çalışılır ise, „Avrupa’da geleceğin adını, genç insanlar" yani „Türkler" koyacaktır.

 

 

BEKLENTİLER-I

(Avrupa Ülkelerinden)

I. SİYASAL KATILIM HAKKI:

Bir ülkede hayatı birlikte şekillendirmenin olmazsa olmaz şartı, her bireyin kendi düşünce ve beklentilerini şehir meclisine, eyalet ve federal parlamentoya aktarabilme hakkına sahip olmasıdır; seçme ve seçilme hakkının yerini başka hiçbir yol ve usûl dolduramaz.. Yıllardır bu ülkelerde yaşayan yabancı statüsündeki bir bireyin siyasal katılım hakkını elde edebilmesini o ülke (mesela Almanya) vatandaşlığına geçiş şartına bağlamak, paralel toplumların varlığının dolaylı biçimde desteklenmesi anlamına gelir. Bir çok Batı Avrupa ülkesinde en kalabalık yabancı nüfusunu oluşturan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bu ülkelerde ana bünyeye uyumu yolunda en büyük engel olan psikolojik gettolaşma eğilimini ortadan kaldırabilmek için Türkiye’nin AB’ne katılım sürecinden bağımsız olarak AB ülkelerinden gelen diğer yabancıların AB müktesebatından doğan haklarıyla donatılmaları şarttır. Buralarda dünyaya gelen, eğitimini bu ülkelerde alan, bu ülkelerde çalışan ve vergisini bu ülkelerde ödeyen bir insanın, seçim sandığının bulunduğu odaya alınmamasının ancak Sparta tarzı bir mentaliteye yakışır; hatırlanmalı ki, gerçek demokrasi kavramı Kleisthenes’in 509 yılına kadar sadece soylulara ait seçme ve seçilme hakkını menşeine bakmaksızın Sparta’da yaşayanların tamamına tanımasından sonra kendini bulmuş bir kavramdır; ne yazık ki siyasi tarih, bu ülkede doğan, yaşayan ve ölen bir insana genel seçim hakkını tanımayan bugünkü Almanya’yı tam anlamıyla demokratik bir ülke olarak betimleyemeyecektir.

II. KÜLTÜREL FARKLILIKLARIN KABULÜ:

Anayasa’nın ruhuyla çelişmeyen hiçbir kültürel farklılık, siyasal arzu ve eğilimlere bakılarak dışlanmamalıdır. Anayasa’daki “insan onurunun dokunulmazlığı” kavramına, sadece batılı kültürel yaşam geleneği (abendländliches Kulturgut) normları açısından değil, büyük insanlık ailesinin sahip olduğu farklı kültür değerleri açısından yaklaşılmalıdır. Beğenilmeyen geleneğe dayalı davranış biçimlerinin yasaklanarak ortadan kaldırılmaları mümkün değildir; böyle bir zorlama, o kitlenin ana bünyeden uzaklaşarak kendi içine kapanmasına, sık sık yakındığımız paralel toplumların daha da artmasına yol açar. Yabancı asıllı kültürel azınlık toplumlarının uzun yıllar içinde bile yaşam biçimlerini değiştirmemelerinin asıl sebebi, kendi kimliklerine aşırı değer vermeleri değil, ana bünyenin onlara farklı bir kimliğe sahip olduklarını dışlama suretiyle sürekli olarak hatırlatmasıdır. “Üstkültür” ya da “öncükültür” çıkışları, sosyolojik anlamda bir çağrı değil, bir dışlamadır. Böyle davranmakla, kültürel etkileşim yoluyla zaman içinde değişikliğe uğraması kaçınılmaz olan farklı geleneksel davranış biçimlerinin siyasallaştırılacağını, hatta o kitlenin bunları kendi milliyetine mensubiyet simgesi haline dönüştüreceğini unutmamak gerekir. Yarım yüzyıldır Almanya’da yaşayan ve “sana bir adım yaklaşana, sen kırk adım yaklaş” diyen bir öğretiye mensup olan Türk insanı eğer bugün hâlâ uyum sağlayamamış bir toplum niteliği gösteriyorsa, bunun sebebi bu kitlemize bu ülkede net bir gelecek perspektifi verilememiş olmasıdır.

III. İSLAM

Gizlemeye ya da diplomatik bir dil kullanmaya yeltenmeyen her insan, komünizmin çökmesinden sonra Batı’nın “öteki” fobisini İslâm’da şekillendirmekte olduğunu söyleyebilir; oysa İslâm, “öte” değildir; AB’inde İslâm, Bulgaristan ve Romanya’nın katılmalarıyla birlikte (3 milyonu Almanya’da olmak üzere) 8-9 milyon insanın inanç sistemidir; yani AB Katolik, Protestan, Ortadoks ve İslam dinine mensup insanların birlikte yaşadığı sekuler bir topluluktur. Sekuler bir ülkede inançların devlet tarafından tanınanlar-tanınmayanlar, desteklenenler-desteklenmeyenler şeklinde tasnif edilmesi insan haklarıyla bağdaşmaz; öyleyse devlet, inançlar arasında ayırım yapmamalı, İslâm dinini de diğer inaçların sahip olduğu hukuki formata kavuşturmalıdır.

Yıllardır süregelen İslamın temsili konusunu çözmek, demokratik seçim yöntemiyle çok kısa bir sürede halledilebilecek bir iştir. İslâm dininde Paygamber’in sağlığında ve sonrasında karar verme erkine sahip meclis, şûra ya da cemiyyet tayin yoluyla değil seçimle oluşturulduğuna göre, ülkemizde yaşayan müslümanlar, kendilerini temsil edecek ve İslâmi kurumları bir sisteme kavuşturacak, yönetme erkine sahip bir “şûra” oluşturmakta zorlanmayacaklardır. Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan müslümanların demografik dağılımlarına göre belirlenecek seçim bölgelerinden kendi temsilcilerini belirleyerek Almanya müslümanlarını ilgilendiren her alanda mevcut Protestan ya da Katolik merciilerin yetkileriyle donatılmış bir Almanya Müslümanları Şûrası oluşturulmasını düşüncesi tartışılmalıdır.

IV. İSLAM DİNİ DERSLERİ

İslâm dininin mutlaka diğer dinler gibi genel eğitim sisteminin bir parçası olarak görülmesi ve ders programıyla bütünleştirilmesi gereklidir. İslâm dini dersi öğretmenlerinin, oluşturulabilecek Almanya Müslümanları Şûrası’ndan yetkinlik belgesi alabilmeleri zorunlu olmalıdır. Ders programının içeriği Şûra tarafından belirlenmeli, eyalet eğitim bakanlıkları bu programa pedagojik destek vermelidir. İslâmi kavramların Batı dillerine çevrilmesinde dikkatli davranılmalı; kavramların taşıdığı ruhsal derinlik zedelenmemelidir. Almancaya çevrilen kavramların İslâm Türk dünyasında yaygın olarak kullanıldıkları biçim (gebet-namaz-sal’at) mutlaka yer almalıdır. Hazırlanan ders kitapları için teklif edilen AMŞ’nın onayı istenmelidir. Bir öğrencinin İslâm dini derslerine katılmama hakkı, aynen diğer dinlerde olduğu gibi velilerin başvurusuna bağlanmalıdır. KMK, (Kultusminister Konferenz) İslam dini dersine diğer din dersleriyle aynı statüyü tanımalıdır.

V. BAŞÖRTÜSÜ

Başörtüsü konusunda Baden-Würtemberg Eyalet Mahkemesi’nin verdiği gerekçeli kararın ülke düzeyinde kabulü sorunu kendiliğinden çözecektir. (Pek çok okulda Katolik rahibeler dini giysileri içinde derslere girmekte, okul müdürlüğü yapmakta, Anayasa’da yapılan değişikliğe rağmen dersanelerdeki başta haç olmak üzere diğer dini figürler aynen kullanılmaktadır. Avrupa’da yaşayan müslümanlar arasında başörtüsü kullanımının kendilerini başka türlü ifade edebilme imkânı bulamamaları sonucu geleneğe sarılma olgusu olarak değerlendirilmeli, radikal yasaklamalar yoluyla bu kitlemizin başörtüsünü bir savunma mekanizması haline getirmesine yol açılmamalıdır. Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve diğer bazı İslam ülkelerinde başörtüsünün İslâmi bir mecburiyet olmadığı, müslümanlığın motif ve sembollere indirgenmesini Kur’an’ın ve Peygamber’in arzulamadığı yönündeki çalışma ve açıklamaları zıtlaşmaya meydan vermeyecek biçimde tebliğ edilmelidir.

VI. ANADİL DERSLERİ

Türkçe anadil derslerinin vatandaşlık durumuna bakılmaksızın teklif yöntemiyle oluşacak (12 öğrencilik bir sınıfa/kümeye) haftada en az 3 ders saati olmak üzere Seçmeli-Mecburi-Ders (Wahlpflichstunterricht/WU) statüsünde verilmesi, Türkçe anadil dersini seçen öğrencinin, eğitim programının öngördüğü seçmeli-mecburi derslerle ilgili uygulamaya tabii tutulması gerekir. Böylece AP’nun kararı da bu teklifin uygulamaya konulması ile yerine getirilmiş olur. Bazı eyaletlerde Seçmeli-Mecburi Ders (WU) bulunmayan sınıflarda (NRW/1-6) Türkçe dersleri Anadile Giriş Dersi (Begegnungssprache Uygulaması biçiminde) öğrenci velilerinin tercihine sunulmalıdır.

VII. ANAOKULLARINDA ALMANCA

Göçmen ailelerin çocuklarını anaokullarına göndermeleri özel olarak teşvik edilmelidir. Anaokullarında göçmen kökenli çocukların sayısının belli bir sayıyı aşmamasına özen gösterilmeli, gerekirse göçmen kökenli çocuklar özel servis imkânı saylayarak diğer semtlerdeki anaokullarına yerleştirilmelidirler.

Türkiye, ülke çapında Alman asıllı emeklilere yönelik bir kampanya başlatabilir ve anaokulu yaşındaki Türk çocuklarına Cici Anne / Dede (Leih Oma/Opa) olmaları özendirilmelidir. Talep etmeleri durumunda bir yıl süreyle Cici Anne / Dede’lik görevini yerine getirdiğini anaokulu yönetimi tarafından belgeleyen bu kişilere Türkiye’de ucuz tatil yapabilme imkânı tanımak gibi...

VIII. GENÇLİK

Göçmen gençlerin meslek eğitimi yeri bulma ve sürdürme konusunda çok büyük sıkıntılar yaşandığı bilinmektedir. İş yerleri bu tür gençlerimize genellikle mesleki dile vakıf olmadıkları için ya fırsat tanımamakta ya da deneme süresi dolunca alâkalarını kesmektedirler.

Çalışma Bakanlığı ve sendikalar yoluyla iş yeri eğiticilerine göçmen asıllı çıraklarıyla nasıl başa çıkacakları konusunda meslek içi eğitim seminerleri verilmelidir. Her yıl göçmen asıllı gençlerin meslek eğitimlerini başarıyla tamamlamalarında üstün gayretl gösteren eğiticiler belirlenerek ödüllendirilmelidir.

Göçmen asıllı çıraklara meslek eğitimi veren iş yeri sahiplerine belirlenecek ölçütlere göre özel bir vergi indirimi teşvik primi verilmelidir. Dil yetersizliği olan çıraklara meslek okullarında ek dil dersleri sunulmalıdır.

Eyaletler, belediye ve diğer kamu kurumlarına göçmen kökenli gençlere eğitim yeri kontenjanı ayırmalarını telkin etmeli, gerekirse her kamu kuruluşunun belli bir oranda göçmen kökenli çırak almasını (geçici) bir yasayla zorunlu tutmalıdır. Özellikle Türk asıllı göçmen gençler arasında kendilerine büro hizmetleri ve yeni medya alanında meslek eğitimi şansının asla verilmediği sanısını ortadan kaldırmak için böyle bir dayatma yararlı olacaktır.

Yüksek öğrenim yapabilen Türk asıllı göçmen gençlerin sayısının niçin bu kadar az olduğu üzerinde ciddi araştırmalar yapılmalı, Türk sivil toplum kuruluşlarının desteği de alınarak yetenekli gençler abitür ve ardından yüksek öğrenime geçiş yönünde motive edilmeli, kendilerine spidentum ve burs imkânları sağlanmalı, başarıları kamuoyuyla paylaşılmalıdır.

IX. PSİKOLOJİK BARİYER

Özellikle Alman medyasının göçmenlerin hâlâ emosyonel duygularla bağlı kaldıkları eski ülkelerinden salt habercilik mantığı gereği “köpeği ısıran insan” örneklemesiyle aktardıkları sürekli olumsuz haberlerin bu insanlarımız tarafından kendileştirildiklerini göz önünde tutarak olumlu haberlere de yer vermeleri beklenir. Göçmenlerin hem Almanya hem de kendi eski ülkeleri arasında birer kültür elçisi oldukları gerçeğini vurgulayan, içlerinden çıkan başarılı bilim adamları, sanatçılar ve meslek sahiplerini tanıtıcı yazı dizileri ve programlar, bu insanların önlerine “örüldüğünü varsaydıkları” psikoljik duvarların yıkılmasına, böylece ana bünye ile yüz yüze gelmelerine imkân yaratır; kendilerine sadece 3. derecede yedek işgücü sınıfı olarak bakılmadığına, bu ülkedeki hayatın şekillendirilmesinde katkısına değer verilen “hepimizden biri” duygusuna kavusmalarını sağlar.

Bazı politikacılarımızın “ya bizim gibi düşünür ve yaşarlar ya da geldikleri yere çeker giderler” mantığını yansıtan sözlerinin göçmenlerimizde yarattığı psikolojik kırılmaların birer bariyer haline geldiği bilinerek, genellikle yerel özelliklere dayalı seçim kaygısıyla bu tür “maksadını aşan” açıklamalarda bulunan siyesetçiler bağlı oldukları genel merkezler tarafından dizginlenmeli, olası bir “sataşma” geciktirilmeden dışlanmalıdır.

SONUÇ

Başarılı bir uyum olgusunun toplumdaki “biz ve onlar” sınıflandırmasının ortadan kaldırılmadan gerçekleştirilemeyeceği düşüncesiyle; Türk asıllı göçmenlere yönelik her türlü oturum sınıflandırma ve sınırlandırma, çalışma izni, pasaport uzatma ve bildirme zorunluğu, yurtdışı etme tehdidi ve hepsinden önemlisi “burada ölebilir ve hatta bu topraklarda defnedilebilirsiniz, ama siz gene de vatandaş değilsiniz" mantığını yansıtan “dışlama dökümanları”ndan arındırılmaları; ilk etapta, AB’den gelen diğer göçmenlerle aynı hukuki statüyle donatılmaları gereklidir.

 

BEKLENTİLER-II

(Türkiye’den)

A.  EĞİTİM:

1. Konsolosluklar bünyesinde daracık bir odaya sıkışıp kalmış olan Eğitim Ateşelikleri askerlik tecil servisleri olmaktan kurtarılarak yurtdışındaki öğretmen, öğrenci ve veliler için eğitim rehberlik merkezleri haline getirilmelidir.

2. Türk anne ve babalar, eğitimsiz çocuklarının artık Avrupa’da iyi bir geleceğe sahip olamayacakları konusunda sürekli olarak etkin biçimde uyarılmalı, bu konuda bilinçlendirilmelidir.

3. Eğitim ateşelikleri kanalıyla okullarında başarılı olan Türk öğrenciler belirlenmeli ve bu öğrenciler Türkiye tarafından ödüllendirilmelidir.

3. Avrupa’da okulların tatil dönemlerinde Türk çocuklarının Türkiye’deki kamp imkanlaruından yararlanmaları, buralarda kendilerine Türkçelerini geliştirme imkânı sağlanmalıdır.

4. Türk çocuklarının yoğunlaştığı okullar, Türkiye’deki okullarla kardeş okul olmaları ve karşılıklı periyodik geziler düzenlemeleri özendirilmelidir.

5. Türkiye’de turizm hizmeti veren kuruluşların hem gelir elde etmelerine hem de Türkiye’nin tanıtımına katkı sağlayacak olan Avrupa’da yaygın yurtdışı sınıf gezileri için gerekli özellikleri (spor, çevre gezisi, öğrenci müzesi) hazırlamaları teşvik edilmeli ve Avrupa çapında duyurulmalıdır.

6. Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı, yurtdışında 13. sınıf lise öğrenimi almış Türk gençlerinden Türkiye’de yabancı dil öğretmeni olarak yararlanmayı düşünmeli ve gerekli düzenlemeleri yapmalıdır.

7. Eğitim yeri bulamayan Türk gençlerine Türkiye’deki iş yerlerinde bu imkânın sağlanması konusunda Avrupa ülkeleriyle (ve AB ile Youth, Sokrates ve Leonardo programları çerçevesinde) ortak projelerin geliştirilmesi düşünülmelidir.

B. TOPLUMSAL YAPI:

I. Konsolosluk Hizmetleri, Organizasyon:

İnsanlarımızın bugün de (T.C. vatandaşlığından çıkmış bile olsalar) Türkiye ile resmi ilişkileri gayri menkul, bankacılık, noterlik, askerlik tecili, öğrenci işlemleri gibi alanlarda aynı yoğunlukta devam etmektedir. Bu işlemler için ödenen harçlar, hiçbir Avrupa ülkesiyle kıyaslanamayacak kadar yüksektir. Ayrıca en basit bir işlem için insanlarımız hemen her mevsimde 5-6 saat, hatta bazı durumlarda birkaç işgünü kaybetmektedirler. Bu itibarla:

a. Gayrimenkul alım-satımı, boşanma, gümrük işlemleri, tapu tescili, vergilendirme, ticari sözleşme gibi alanları kapsayan vekaletnamelerini artık hemen her Avrupa şehrinde büroları bulunan Türk avukatlara Türk hukukunun gerektirdiği donanıma sahip olmaları koşuluyla bırakılmalıdır.

b. Hafta sonları ya da resmi tatil günlerinde meydana gelen ölüm olaylarında Türk Konsolosluklarından cenaze kabul belgeleri almak mümkün olmamakta, bu yüzden cenazelerin Türkiye’ye nakli bazen 3-4 gün gecikmektedir. Bu işlemin her bölgede bir ya da birkaç dernekte (mesela DITIB) yapılabilmesine imkân sağlanmalıdır.

c. Avrupa ülkeleriyle yapılan anlaşmalar gereği bu ülke aile mahkemelerine T.C. vatandaşlarının boşanma taleplerine bakma yetkisi tanınmış olmakla beraber, uygulamada bu mahkemelerce verilen boşanma kararlarının Türkiye’deki mahlemelerce de onanmaları istenmektedir. Bu güne kadar onanmayan hiçbir mahkeme kararı olmamasına rağmen, bu işlem (avukatlık, yazışma, tabligat, tecüme, vekaletname gibi) ek masraf ve zaman kaybına ve I.’de sözü edilen yığılmalara sebep olmaktadır.

II. Dinsel Temsil:

Özellikle islamî temsil konusunda Avrupalıların farklı dönemlerde toplumumuzun farklı kesimlerini muhatap alarak yol açtıkları bölünmenin önüne geçebilmek için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın koordinatörlüğünde faaliyet göstermekte olan DITIB teşkilatına yeni bir organizasyon ile o ülkede yaşayan bütün Türk vatandaşlarının tabii temsilcisi konumunu kazandırmak için :

a. Her Türk vatandaşı DİTİB’in tabii üyesidir;

b. Bölge DİTİB kuruluşunun faaliyet alanı bulunduğu konsolosluk bölgesidir

c. DİTİB merkezlerinin yönetim kurulunu o bölgede yaşayan Türk vatandaşları ve eski T.C. vatandaşları) seçimle belirler;

ç. Almanya ( ya da Fransa, Hollanda, Belçika, v.s.) DİTİB Merkez Yürütme Kurulu diğer şubelerinin yönetim kurullarınca seçimle belirlenir;

d. Türk müslümanlarının her türlü dini hak ve hizmetlerinin resmi ve özel kuruluşlara karşı tek muhatabı DİTİB’tir.

e. Avrupa ülkelerinde yaşamaktan ortaya çıkan spesifik bazı konuların (Kurban kesiminde yöntem, İslamda kadının yeri, oruç, fitre ve namaz vakitleri gibi) yorumlanması görevi bu kurumun bünyesinde ( Türkiye’de mevcut kurumsallaşma örnek alınarak) oluşturulacak "Fetva Hey’eti’ne bırakılması, bazı Avrupa ülkelerinin giderek dayatmaya başladıkları Euro-İslam, Alman Tipi Müslümanlık gibi yeni ayrışmaları önleyebileceğinin düşünülmesi gerekmektedir.

(Bu konuda mesela Alman Kliseler Birliği’nin teşkilat yapısı ve tüzüğü ve çalışma programı örnek alınarak yerli kamuoyu kazanılabilinir, mesela Almanya’da Almanca Din dersleri uygulamasında görülen tek yanlı müfredat programı gibi diretmelerin önüne geçilebilinir.)

III. GERİ DÖNÜŞLER; EMEKLİLİK, İKAMET:

a. Emeki olup yılın yarısını Türliye’de geçiren vatandaşlarımız, taşıtlarını en çok 6 ay süreyle Türkiye’de tutma hakkına sahiptirler. Bu hak genişletilerek satmama şartıyla taşıtını Türkiye’de süresiz tutabilme hakkı tanınmalıdır.

b. Bu durumda bulunan vatandaşlarımıza taşıtlarını oldukça pahalı olan Avrupa ülkelerindeki taşıt sigortaları yerine Türkiye’deki bir sigortaya sigortalayabilmeleri hakkı sağlanmalıdır. Böylece ülkemiz de bu yolla girdi elde edebilecektir.

c. Yurt dışında bulunan insanlarımızın ödedikleri gayri menkul alım-satım, kira gelirleri vergisi gibi ekonomik hayata katkı sağlayan vergilerinde belli bir miktarda “Yurtdışı indirimi”uygulaması getirilerek, alım-satımda yaygın olduğu bilinen düşük değer gösterme alışkanlığının bu yolla da önlenmesi düşünülmelidir.

IV. ASKERLİK:

Askerlik çağına gelmiş Türk erkeklerinin belli bir bedel karşılığı askerlik hizmetini kısa süreli yerine getirmeleri uygulaması belki ülkemize döviz de kazandırmakta, ancak mesela Alman literatüründe bu uygulama "Frei-Kauf" (Fidye) kavramıyla isimlendirilmektedir. Her Türk erkeğinin askerlik hizmetini yeniden “Vatan Görevi” görme gururu düzeyinde algılayabilmesi için her Batı Avrupa ülkesinde hem de birkaç yerde bulunan NATO üslerinde görevli Türk subayları tarafından NATO’nun da ekonomik ve teçhizat desteği sağlanarak bu kuruluşun eğitim yerlerinde Avrupalı yükümlülere uygulanmakta olan hafta sonu eğitimleri tarzında yerine getirebilmeleri düşünülmelidir.

V. SİYASAL KATILIM:

Türkiye yurtdışında yaşayan vatandaslarına kendi ülkelerindeki seçimler için bulundukları ülkelerde oy kullanabilmelerini sağlamakla yetinmemeli, yaşadıkları ülkelerin yerel yönetimlerin belirlenmesi için yapılan seçimlere de katılabilmeleri konusunda diplomatik çaba harcamalıdır.