TÜRKÇE ÜZERİNE
-
-
Bu yazımı, iki yıl önce kaybettiğimiz,
-
-
-
Türkçe sevdâlısı Ahmet Kabaklı Hoca'nun
aziz ruhlarına armağan ediyorum."
Türkçeden söz edildiğinde, sık sık
işittiğimiz bir yakınış ya da savunmanın gerekçesi şudur:
Bizim çocuklarımız burada doğup büyüdüler; sokakta, okulda, artık evde bile
almanca konuşuyorlar. Kendileriyle Türkçe konuştuğumuzda bizi anlamıyorlar. Ne
yapalım, biz de mecburen onlarla almanca konuşuyoruz... Önceleri bu işi sırf
dangalaklık olsun diye yapan ilk nesillere, hele onların Almanca konuşmalarına
gülüp geçiyorduk; zira konuştukları tarzan almancası, Karagözün saçmalıklarını
aratmayacak ölçüde komikti:
Anne, sokaktan eve alamadığı oğluna şöyle seslenirdi:
-Ali! Kom lan
artık! Ali, anasından geri kalmazdı:
-Kommicam
işte! Baba krank
yazar, urlauba hazırlanır,
kindergeldin
azlığından yakınır, vorarbeitere kızar,
kneipeden çıkmaz,
sozialamtı
kazıklamaya çalışırdı. Bitpazarı,
Trödelmarkt;
indirim, Rabatt; ucuzluk,
Angebot; polis,
Polizei;
şikâyet, Anzeige; ruh darlığı,
stress; can sıkıntısı,
langeğeile
olup çıkmıştı. Onların çocukları, babalarının tarzancasına ayak uydurmuş,
meselâ, o güzelimküfürlerimizi bile almancalaştırmışlardı: artık
bastardlı,
spastieli,
aschlochlu küfreder olmuşlardı.
Daha sonraki nesillerimiz, Almanyada
Schuleye gittikleri
için biraz
daha düzgün almanca konuşuyor, çocuklarının almancayı daha çabuk ve
iyi
konuşabilmeleri için evde hanımlarıyla bile bu dille konuşuyorlardı. Schatzi,
kochst du mir bitte ein Kaffee? Oysa Avrupalıya kahveyi öğreten biz
Türkler, eskiden kahve yapmaktan, çay
demlemekten sözederdik.
Vicdansızlık etmek istemem; sanki Batı Avrupa Türkleri Türkçelerini
kaybettiler de, Türkiye Türkleri dillerine pek mi sahip çıktılar, onu pek mi kollayıp
geliştirdiler? Fransa Parlamentosu fransızca yerine yabancı bir kelimeyi
kandisine isim olarak seçen işyerlerine ruhsat vermemeyi yasalaştırmaya
çalışırken, bizimkilerin kılı kıpırdıyor mu? Yoksa ne kadar batılı bir toplum
olduğunu, Avrupa Birliğine katılmaya ne kadar çok hak kazandığını göstermek
için dilde yabancılaşmayı alabildiğine teşvik mi ediyor? Taksim Meydanından
Tünele doğru yürüyün... Kiminin istiklâl Caddesi, kiminin Beyoğlu, kiminin de
Pera dediği bu mekânda kendinizi Manhattenda sanmanızı sadece sokakların
pisliği engeller... Bir tek Türkçe levha bulabilmek için epeyce yürümeniz
gerekecektir. Diyeceksiniz ki, orası istanbul... Enternational bir şehir...
Sonra Taksimin geçmişi de mâlûm... Peki Eskişehire, Kurtuluş Savaşı
yıllarında bir ara adı başkent adayı olarak geçen, Anadolu bozkırının
ortasındaki Eskişehire ne buyuracaksınız?
inönü ve Sakarya çarpışmalarında Türk süvarilerinin nal
izlerini taşıyan
sokakların seksen yıldır paramparça olmuş kaldırım taşlarını değiştiremeyenler,
bu sokakların adını değiştirmeye kalkışarak nereye varmak istiyorlar? Kömürcü
Caddesi, Acıalma Sokağı, Güllü Bayırı, Süngü çıkmazı, Oduncular Pazarı
isimlerinden mi utanıyorlar acaba? Onun için mi buraların adını,
Akropolis,Pitagores Bulvarı, Metropolis Caddesi, Sokrat, Homer, Kontantinapolis
Sokağı, Afrodit çıkmazı, Zeus Meydanı, Aristotales, Platon Caddesi,
Aleksandriya Yokuşu, Venizelos Alanı, Diyajones çıkmazı koyuyorlar?..
Geçmişlerinden mi yoksa Türkçeden mi kaçıyorlar? ç
Türkiye ve Türkçe bu hale neden geldi? Önceleri ODTÜ ve BOğAZiçi
üniversitelerinde başlayan, giderek bütün üniversitelerin birbirleriyle
yarıştığı yabancı dille eğitim yapma salgını artık ortadereceli okullara kadar
yayılmış ve ortaya ne bir yabancı dili ne de Türkçeyi doğru dürüst konuşabilen,
yazabilen bir milenyum toplumu çıkmış durumda...
... globalleşmeye
işin ekonomik
boyutlarından çok lifestyliyle yaklaşan Türk toplumu, özellikle ey Türk
gençliği hitabının muhatabı Türk tinıcırlarının
milenyum
Türkçesine bakın! Türkiyedeki soydaşlarımız artık
SHOV
televizyonundaki
talk hoşlarına gitmezse,
STARa
zapp yapabiliyor, bakkal
yerine süpermarkete ya da
megamarkete giderek
stress
atıyor, Bigstoreda
partnership
looka çıkıp
conversations
takılıyor, McDonalda uğrayıp
foodlanıyor, analarına
dinera
ne pişirdiğini mobille soruyor,
pupta
splash yapıp
Divalardan
birini izlemek için Nightcluplardan birine gidiyor... Türkiye, Türkçe,
Türk kültürü onların umurunda değil; umurlarında olsaydı, zaten o ülke bir
krizler ülkesi olmaz, alın terlerini pazarlayıp başımızdan eksik olsunlar diye
milyonlarca vatandaşını dünya işçi pazarlarında satmazdı. Ülkelerini
sevseydiler, dillerini severlerdi, dillerini sevseydiler, korurdular; bu sevgi
ve koruma aşkı birer Türk milliyetçisi olmalarına yol açardı; Libya çölünde,
Nevyork bulvarlarında, Strasbourg kapılarında değirmenlerini çevirecek taşıma
su aramanın yerine Anadoluya sırtlarını dayar, Ağrı dağı gibi, Erciyes gibi
devleşir, Sakarya gibi, Fırat gibi yurtlarına bereket ve bolluk taşırlardı. Ve
amerikan ağzıyla değil, Türk gibi Türkçe konuşurlardı.
Milli hislerinizden
ötürü karasına ak, kirlisine temiz, alaca yüreklilerine bile soylu gözüyle
baktığınız ülkenize, Allah aşkına şöyle bir kenara çekilerek birkaç dakika
süreyle tarafsız bir gözle bakmaya çalışın.Uzaktan bakınca her şey daha net
görünüyor; eğer sıtkınızı sıyırmayı başaranlardansanız, inanın gülmekten
kırılırsınız, yok eğer herşeyinizle ülkenize ve milletinize bağlı kalmışsanız,
bir yandan utançtan kızarırsınız, bir yandan da öfkeden deliye dönersiniz;
ülkenizin batılı görünme hevesi ve ukalâlığına bakıp kahrolursunuz. Hele bu
maymun taklidine batılıların nasıl sırıttıklarına her an tanık oluyorsanız,
hâliniz haraptır!
Uydulardan izlediğimiz televizyonlardan taşan serkeşlikleri batılıların da
izlediğini varsayınca kendimizde sokağa çıkacak yüz bulamıyoruz. Ben bu
satırları yazarken saat gecenin 02si ve bir devlet televizyonu olan TRT-Int,
5-9 yaş grubundaki çocuklar için hazırladığı kuşak programını yayınlamaya devam
ediyor. Gecenin bu saatinde yıllardır
sürdürülen bu yayını hangi çocuk izler Tanrı aşkına! Avusturalyaya dönük
yapıldığını düşündüğümüz bu yayında niçin izleyici yoğunluğunun şartları göz
önünde bulundurulmaz, meçhuldür! Gerçi Anadolu yarımadasında kendilerini Zaloğlu
Rüstem zanneden sözde cihan pehlivanlarının Kapıkuleden çıkınca kuşa döndüğüne
binlerce kez tanık olduk ama gene de gönül başka türlü hükmediyor; diyor ki,
koskoca Türk parlamentosunun mensupları batının bir köy belediye başkanının
önüne dilenci edasıyla çıkmasınlar, elin resmi tatil gününde gelip resmi
dairelerin kapısında yarım gün bir yetkili aramasınlar, Romaya giden yolu
Sicilyada sormasınlar, Türk tarihini celeplere şikâyet etmesinler. Bence Büyük
Millet Meclisi Başkanı Ömer Seyfettinin Pembe Incili Kaftan hikâyesini bastırıp
bütün parlamenterlere dağıtmalıdır.
Ana sütü yerine
mamalarla büyütülen
insanların elinde kalmışız hep; mama kutularını anaları zanneden, kutulaşan
kafalarıyla milleti paketleyip oradan oraya postalayan insanların
Adan Zye
ithalâtçı kafalar, dilden davranışa, mutfaktan mimariye
kendimiz
olan herşeyi
görmezlikten gelip yerine Avrupanın bulvar kahvelerinde
oluşturulmuş sarhoş tasarıları oturtmuşlar.
Bunları tanzimat, meşrutiyet, cumhuriyet aydını ayırımı yapmadan söylemek
mümkün.
Istanbul-Bağdat
demiryolunun yapımını üstlenen Alman, dağ başındakı istasyon binasını bile
Prusya mimarisinin özelliklerine göre yaparken, biz koca Atatürke dahi dedeleri
Fatihin, Kanuninin, Abdülhamitin anıt-türbe üslubunu bile çok görmüş ve onu
sağlığında galip geldiği düşmanının kültüründen, ruhundan, kafasından türemiş
Akropolisin kötü bir kopyası
altına defnetmişiz. Oysa o, ruhunu
dedelerinin sarayında teslim etmiş bir Türk adamdı. çanakkale şehitleri için
diktiğimiz anıta bakın! Neresi Türk? Neresi Peygamberin açılmış aguşuna
benziyor bunun?
Sonra
şu düşünce yapımız... Ne hayâllerimize, ne gerçeğimize benzeyen; bize
benzemediği gibi hiçbir
şeye de
benzemeyen, değişkenliği, kaypaklığı maymun iştahını da aşan düşünce yapımız!
Biri, bilir bilmez birşey söylemiş; bir başkası, gene bilir bilmez bu söylenen
şeyin üzerine birşey de kendisi ilave etmiş; derken, kimse ne olup bittiğinin
farkına varamadan yüzyıllar geçivermiş. Ağır ol molla desinler alan
değiştirerek Kürt yatıp Arap kalkmaya, giderek
vay be,
ne
tahsilli adammış olmaya ulaşırken, kendilerine entellektüel etiketini
yapıştıran yoz kesimin kullandığı yol, birbirlerine
kelimelerle fark atma olmuş. Kavramları (terimleri) kendi düşünce sistemimizde
aramayıp başka düşünce sistemlerinden olduğu gibi alıp kullanmaları, aklımızı
karıştırmakla kalmamış, kendimize güveni kaybetmemize, afedersiniz, iflah olmaz
aptallar olduğumuza inanmamıza da yol açmış. Bunları söylerken, aydın
saydıkları
yozlar
yüzünden kendine kalsa yük arabası ya da mesela çeker diyebıleceğı şeye
traktör, bunun dümenıne dırectıon, kavramasina
pedal
demek
zorunda kalan halkimdan özür dilerim. Insanlar, dilleri kadar düşünebilirler.
Bir dilin kelimeleri, gökten zembille inmediği gibi başkalarının tarlasından da
toplanmaz. Kelimeler, ait oldukları dilin inceliklerine bağlı kalarak kendi öz
mantığından türer. Batı ülkelerindeki ders kitaplarıyla bizimkileri
yanyana
koyup karşılaştırın.
Bizim ne
kadar çok Giriş kitabımız vardır, görün. Sosyolojiye Giriş, Psikolojiye Giriş,
Biyolojiye Giriş, Modern Matematike Giriş, Kimyaya Giriş...
Öğrenciliğimizin 11 yılı bir şeylere girmeğe çalışmakla geçiyor. Işin gülünç
yanı tesadüfen üniversiteye girdikten sonra da Girişler devam ediyor.
Herbirinde ilkin -lojinin logiadan geldiğini uzun uzun tarife, ardından bilmem
nenin ne demek olduğuna sayfalar harcanıyor;
sonra,
bitimsiz kafa patlatma savaşları başlıyor. Aman Tanrım, sanki herbiri ayrı bir
yabancı dil öğretimi kitabı! Insanlarda işin aslını kavramaya ne zaman ne de
beyin kalıyor. Eloğlu, bir başka dilde isimlendirilmiş kavramı kendi sözlüğüne
alırken bizim yaptığımız basit numaralara başvurmamış, kendi kültürünün mantığı
ve dilinin türetme özelliklerine göre karşılık bulmuş. Tabii , bunun sonucu
olarak ders kitapları da, bu, şu manaya gelir de, falanın feşmekânıdır da,
filân filân demek istenmiştir de... lâf ebeliğinden arınmış olarak, daha ilk
cümlesiyle dersine başlayıverıyor. Bu, bırakın öyle pek özel kavram ve
kelimeleri, dünyada kullanımı yaygın olan
bilim ve
teknik terimler için bile
böyledir. Telephonu biz telefon yapıp kabullenirken, mesela Almanlar
dillerindeki uzak sıfatı ve konuşmak fiilini kullanarak uzakkonuşma diye
adlandırmış. Halkın telefon kelimesini anlamasına ve kullanmasına rağmen
yazılı,
sözlü, görüntülü yayımları fernsprecher demekten vazgeçmiyor. Telefaks değil,
fernschreiber (uzakyazar), television değil, fernseher (uzakgörür). Aritmetik de
yok, matematik de. Ya?
Rechnen
(Hesaplama) var! çarşıdaki gibi, pazardaki gibi... Alp dağlarının tepesinde inek
otlatan çobanın da, Hamburg üniversitesinde
matematik öğreten profesörün de konuştuğu dil bu!
Ama
bizim yozların derdi anlaşılmak değil, vay be dedirtmek olmuş
ve sanki sömürgelerde yetiştirilmiş
okur-yazar takımı gibi binlerce yıllık dil, düşünce ve kültür birikimimizi rafa
kaldırmışlar.
Yattığı yer nur olsun, Almanyaya bir gelişinde Kabaklı
Hocaya Goethe Enstitüsünün dünyanın
bilmem kaç dilinde Almanca öğretimi için hazırladığı ses ve video bantlarını,
bunların açıklama ve alıştırma kitaplarını gösterip bunları her isteyene
dünyanın neresinde olursa olsun, derhal ücretsiz olarak gönderiyorlar,
dediğimde derin derin içini çekmiş ve şöyle mırıldanmıştı:
-Ah, bunların yüzde birini kendi
ülkemizde, kendi insanlarımıza, kendi dilimizi öğretebilmek için
yapabilseydik!..
Bu söz üstüne başka söz söylemeye gerek
var mı?