- PUŞKİN'DE
- BYRON ROMANTİZMİNİN
- ETKİLERİ
Sanatçıların eserlerine bakarak üzerlerinde biyografik egzersizler yapmak, her ne kadar subjektif bir nitelik taşısa da, meraklı ve zevkli bir iştir; zira her sanat eseri, sahibinin fiziki ve ruhi yapısından, yaşama biçiminden ve dünya görüşünden yadsınamaz izler taşır. Hele insan, o sanatçının yaşadığı dönemin sosyal, kültürel ve ekonomik tarihi hakkında yeterli bilgiye sahipse, ortaya çıkacak biyografik denemeler, bizi o biteviye tekrarlanan kronolojik hayat hikâyelerinin kuru ve sıkıcı atmosferinden çeker alır ve âdeta sanatçı ile kozmik bir
ortamda buluşmamızı sağlarlar. Şimdi şöyle düşüneceğinizi de biliyorum: Peki, bu tür denemeler insanı yanılgıya sürüklemez mi? Varsın sürüklesin! Söz konusu kimse dümdüz biri değil, bir sanatçı, sanat eseri de -bir yerde- yanılmalar labirenti olduğuna göre bunun ne mahzuru var? Şimdi ben kalkar da, güzel kadınlara seslenen sayısız şiirlerine bakarak „Puşkin, çok hovarda bir adamdı,“ ya da Eşkiya Kardeşler'ini dikkate alarak „ dünyaya 100 yıl daha geç gelseydi, onu kesinlikle bolşevik ordularında bir partizan lideri olarak görürdük“ dersem, bunun, Puşkin gerçeğini dışladığını iddia edebilir miyiz? Ya da Byron'un neredeyse bütün eserlerindeki genel havayı dikkate alarak „Byron, eski çağların hülyâsına dalmış,
-melâlinin elinde bedbaht olmuş- bir dünyalıydı,“ dersek, yanlış mı olur? Öyle ya, son Yunanistan seyahatine çıktığı Hercules gemisinin güvertesinde başında Homer miğferi, belinde Eşil kılıcı ile dolaşan adam Byron değil miydi?
Şimdi zannetmeyiniz ki, bütün bunları düşüncelerime katılmanızı sağlamak için söylüyorum; hayır, niyetim sadece bu çalışmanın yöntemi hakkında bir fikir edinmenizi temindir.
Byron'u ve ona bağlı olarak Puşkin'i, eserlerinden yola çıkarak, karamsarlık çığlığı edebiyatı olarak da isimlendirebileceğimiz Byron romantizmi yönünden ele almak, bana ilginç bir konu gibi görünüyor.
Byron, bir Lord idi; Puşkin, asilzâde. Yani, her ikisi de o çağın mâlikâne sahibi iki soylu ailesine mensup; her ikisi de babalarından dertli, büyük babalarına hayran. ikisinin de birer kızkardeşi var. iyi de, hemen herkesin bir kız kardeşi olabilir, bunun ne özelliği var, diyecekseniz, bekleyiniz, bence var. Her ikisi de soylu olmanın avantajlarına sahiptirler; ama her ikisi de hiç beklenmedik bir biçimde dünyaya vedâ ederler.
Elbette, Byron'un Puşkin'den 11 yıl önce doğup 13 yıl önce öldüğünü, onun eserlerinden herhangi birini okuduğuna dair bir iz bulunmadığını dikkate alarak işe Lord cephesinden başlamak zorundayım. Bakın, ortaya çok enteresan bir benzerlik çıkacak!
Şimdi lütfen Lord Byron'un 1819 yılında yayınlanan Don Juan1 adlı manzum romanını hatırlayınız. Bu eseri okumamış olanlar için -izninizle- ifade edeyim ki, Byron'un Don Juan'ı, Tirso de Molina'nın „El Burlador de Sevilla“ dramında anlattığı o dillere destan hovarda Don Juan ile fazla bir benzerlik göstermediği gibi, Mollier'in „Don Juan, ou le Festin de Pierre“ isimli meşhur komedisindeki Don Juan'la da ilgisi yoktur. Hele Mozart'ın ünlü operası „Don Giovanni“ ile asla! Byron'un Don Juan'ı ötekiler gibi sadece kadınlarla değil, daha çok savaşla, gurbetle, kendi evinde yakasını bırakmayan kötü kaderiyle boğuşan biridir. Belki kısaca özetlemekte yarar vardır: Yakışıklı ve utangaç bir genç olan Juan'ı, annesinin arkadaşı Donna Julia baştan çıkarır. Sevişmektedirler ve günün birinde kadının kocası tarafından basılırlar. Juan, canını zor kurtarır. Özel öğretmenliğini yapan Don Pedrillo, hayati tehlike içinde bulunan Juan'ı alır, ülkesinden kaçırır. Trinidada adında bir gemiye binerler. Trinidada, Livorno yolunda korkunç bir fırtınaya yakalanır. Derhal yelkenler indirilir. Ne var ki, gece yarısına doğru iyice kuduran deniz, geminin dümenini parçalar, teknesi su almaya başlar. Tayfalar, bütün güçleri ile tulumbalara asılırlar, ama faydasızdır; gemi yavaş yavaş yan yatmaya başlamıştır. Yapacak başka bir şey yoktur; kimi içer, kimi şarkı söyler, kimi ağlar. O arada, birkaç kişi, kendilerini bir flikaya atmayı başarmışlardır. Aralarında Don Juan ile Don Pedrillo da vardır. Ha, Don Juan'ın sadık köpeği de flikaya kapağı atmayı başarmıştır. Beş gündür açık denizde döner dururlar. Ufukta ne bir gemi, ne de kara görünür. Yiyecekleri tükenir. Altıncı gün, Don Juan'ın zavallı köpeğini parçalayıp yerler. Yedinci günü tamamladıklarında yarı çıldırırlar. içlerinden birini kura ile belirleyip yiyeceklerdir. Şans, Don Pedrillo'ya yüz çevirmiştir; derhal parçalayıp yerler. Sonra tamamen çıldırırlar ve kendilerini paralamaya, denize atmaya başlarlar. Bir deniz korsanının kızı olan Haidi, Juan'ı Kykladen sahillerinde baygın bir halde bulur, alıp evlerine götürür; bakar, iyileştirir. Üstelik ona âşık da olur. Haidi'nin korsan babası Lambro, aralarındaki ilişkiyi sezince Juan'ı esircilere teslim eder. Onlar da delikanlıyı istanbul'daki esir pazarında satışa çıkarırlar. Sultan hanımlarından biri, Gülbeya(z), onu görür ve satın alır. Kadın kılığı içinde hareme sokar. Haremdeki bir başka kadın, Dudu, Juan'ın bir erkek olduğunu farkeder: „Bir arı ki, rüyâda, yüreğini dağladı, / Uyanınca bu kadın acı acı ağladı.“ Byron, 7. bölümde Juan'ı birden savaş alanına çıkarır. Rus generali Suworow, bir Türk kalesi olan ismail'i ele geçirmek için savaşmaktadır. iki kadının yardımıyla haremden kurtulduğunu öğrendiğimiz Juan, Suğoroğ `un ordusuna katılır ve Türklere karşı savaşır. Kale ele geçirilince, askerlerin elinden bir Türk kızını kurtaran Juan, daha sonra Petersburg'a, çariçe Katerina'ya haberci olarak gönderilir. çariçe, bu gençten hoşlanır ve sarayından ayrılmasına izin vermez. Günün birinde Juan, oradan da kurtulur ve ilkin Polonya'ya, sonra Hollanda üzerinden ingiltere'ye ulaşır. Ülkesine geçer ve yeni bir olaya bulaşır. Byron'un tamamlayamadığı Don Juan burada biter.
Şimdi izninizle Puşkin'in bir zenci olan büyük babası ibrahim Hannibal'dan sözedeceğim.
İbrahim, Eritre'de yaşayan bir âşiret beyinin oğludur. Babası, Eritre'ye gelen Türklere karşı savaşırken ölür. Türkler, bölgeyi ele geçirirler. O zamanın savaş geleneklerine uyularak beyin henüz dört beş yaşında bir çocuk olan oğlu ibrahim'in de içinde bulunduğu bölgenin ileri gelen ailelerini istanbul'a götürmek üzere bir gemiye bindirirler. ibrahim'in ablası kaçıp kurtulmak için kendini denize atar ama boğulur. ibrahim istanbul'da harem dairesine teslim edilir. Orada saray geleneklerine göre büyütülür. O dönemde Avrupa saraylarında zenci çocuk uşaklar bulundurma modası yaygındır. ı. Petro, kendisine bir zenci çocuğu bulup getirmesi için bir adamını istanbul'a gönderir. Saray ağalarından birini elde bu adam, sekiz yaşına gelmiş olan ibrahim'i kaçırır ve Rusya'ya götürür. Bizzat çarın kirveliği ile vaftiz edilerek hristiyan dinine geçirilen ibrahim, zamanla onun gözüne girer. çar, Paris'e yaptığı geziye artık genç bir adam olan ibrahim'i de götürür. Olayın bundan sonrasını Puşkin'in, 1827 yılında, Don Juan'ın yayımlanmasından sekiz yıl sonra yazdığı
Büyük Petro'nun Zencisi 2 hikâyesinden takip edebiliriz:
Çar, askeri mühendislik öğrenmesi için İbrahim'i Paris'te bırakır. Bir ara Fransız ordusuyla İspanya seferine çıkan ibrahim yaralanır ve Paris'e döner. Kısa bir süre sonra, geçmişi, çar sarayındaki konumu, görünüşü ve zekâsıyla Paris aristokrasisinin ve sosyetesinin dikkatini çeker. Ünü, bütün Fransa'ya yayılır. Nice soylu kadın, bu
le nègre du csar'ı elde edebilmek için yarışır. Yaşlı bir kontun karısı olan genç ve güzel kontes L., ibrahim'i „kazanmayı“ başarır. Bir süre sonra hâmile kalınca, doğuracağı çocuğun siyah mı, beyaz mı olacağı Paris salonlarının tek konusu haline gelir. çocuk doğar. Siyahtır. Kontun şerefini kurtarmak için, aynı gün doğan bir bebekle değiştirilir.
Puşkin devamla, İbrahim'in Paris yıllarından sonra Rusya'ya dönüşünü, hızla yükselişini, âşk ve evlilik maceralarını, Petro'nun ölümü üzerine karıştığı saray entrikalarını, sürgün edilişini, başına gelen diğer olayları anlatır.
Şimdi Byron'un Don Juan'ını ve Puşkin'in Büyük Petro'nun Zencisi'ni yanyana getirelim. Büyük Petro'nun Zencisi'nin kahramanı olan ibrahim'in maceraları karada geçtiği halde, Byron'un Don Juan'ı daha çok denizle haşır neşirdir; çünkü Byron, ibrahim'in Paris'te yayılan ününü, Rusya'daki maceralarını işitmiş, bunu kendi dedesi Amiral John Byron'un hayatını da göz önüne alarak konu edinmiş olabilir.3 Zaten her deniz seferi, sürekli yakalandığı fırtınalar yüzünden fiyaskoyla biten ve bu yüzden „Foulweatherjack“4 olarak anılan Amiral John Byron'un hayatı, hem baba, hem anne tarafından aile bireylerinin öteden beri çizgi dışı yaşayışları dikkate alındığında, şâir Byron'un Don Juan'ın denizlerde geçen bölümü, hatta bütün eserlerinin asıl mayası için esaslı bir temel oluşturmaya uygundur. Ailenin çizgi dışı yaşadığını söylerken, amcası Lord ğilliam Byron'un „The ğicket Lord“5 olarak anılacak kadar kötü ün sahibi olduğunu, babası John Byron'un iflâh olmaz bir kumarbaz ve sokak kadınlarına düşkün biri olarak bilindiğini, anne tarafından akrabası olan bütün erkeklerin ötekilerden geri kalır yanlarının bulunmadığını ve hiç birinin ecelleriyle ölmediğinin pekçok kaynakta yer aldığını hatırlamanızı istiiyorum. Hatırlamanızı istediğim bir nokta daha var: Byron, böyle bir aile geçmişine sahip olmaktan son derece mutlu, hatta gururludur. Bunu,
„dedelerimizin eşsiz mâceraları, ailemizin yok olmayan en şerefli mirâsıdır“6 demek suretiyle bizzat belirtmektedir.
Bütün bunları belirttikten sonra, şimdi daha rahat söyleyebilirim ki, Byron, dedeleri kadar, hatta onlardan daha fazla çizgi-dışı, galiba „çarpık“ dersem daha belirleyici olacak, evet daha çarpık yaşamış biridir. Belki onu bu çarpık yaşayışa iten en önemli sebep, gurur duyduğu ataları gibi asker olmasını engelleyen doğuştan gelen sakatlığıdır;7 ömrü boyunca kendinden bile gizlemeye çalıştığı topallığını yok saymak, yok saydırmak için çabalamış; çabalarının boşa gittiğini gördükçe hırçınlaşmış, giderek romantik bir ruh geliştirmiş, toplumun tanrısal değer yargılarını yok sayarak „kendisini topal yaratan Tanrı'dan“ âdeta intikam almaya kalkışmış; sayısız homoseksüel ilişkilerinin ötesine geçerek kızkardeşiyle bile cinsel ilişkiye girmiştir; işin ilginç yanı, gerçek hayatında bu tür çarpıklıklarını gizlemeye çalışırken, bunları eserlerine konu olarak almaktan kendisini men edememiştir; ancak kişileri, kendine benzemeyecek biçimde tiplemeye gayret etmiş, hatta yer ve toplum olarak kendi çevresinin uzağını, genellikle Osmanlı-Türk ülkesini seçmiştir.8
Buraya kadar söylediklerim Byron'u sevenlere bilmem ağır gelmiş midir; ama ben, daha baştan konuya belki sübjektif ama kendi yazdıklarından yola çıkarak yaklaşacağımı belirtmiştim. Tabii bütün bu söylediklerim dayanaktan yoksun değil; işte şimdi bunlara geliyorum.
Byron, Trinity Koleji'nde henüz 16 yaşında bir öğrenciyken kendisinden sekiz yaş büyük bir başka lord ile tanışır. Lord Grey de Ruthyn, çevresinde homoseksüel olarak tanınan biridir. ikili, uzun bir tatili bir dağ evinde birlikte geçirir. Herkesten ve herşeyden çok sevdiğini söylediği bu lord, bir başka tatilde annesinin yanında kalan Byron'u ziyaret eder. Ancak aralarındaki ilişkinin farkına varan anne Catherine Byron, oğlunun onunla görüşmesi ni yasaklar.9 1807'de Byron Cambridge'dedir. Bu kere „herkesten ve herşeyden çok sevdiği“ kişi John Edlenson adında bir oğlandır.10 Onun için ateşli âşk şiirleri yazar.11 Byron'un kendisine çok yakın hissetiği kişilere yazdığı mektuplarda, özellikle günlüklerinde bu tür ilişkilerine dair pek çok ipucu vardır. Oda hizmetine aldığı Robert Rushton, Yunanistan'da iken birlikte olduğu onbeş yaşındaki Yunanlı genç Loukas Chalandritsanos ile ( ki, ölmeden önce yazdığı son şiirini ona ithaf etmiştir.12) devam eden bu homoseksüel ilişkilerin Byron'u vicdanen pek fazla rahatsız ettiğine dair bir belirti bulunmamakla beraber, bu yanının, onun kadınlara karşı yaklaşımında etkili olduğu görülmektedir. Her ne kadar niyetim Byron'un âşk dünyasını karıştırmak değilse de,
byronizmi bütünüyle kavrayabilmek için bunlar gerekli, şimdi bu konuya geçiyorum:
Byron'un ilk tanıdığı kadın, elbette annesi Catherina Byron'dur. Daha önce ifade ettiğim gibi, zamanının çoğunu Paris'in seks ve kumar gecelerinde geçiren, züğürt kalmadıkça kendisini aramayan, çocuğuyla da hiç ilgilenmeyen (John Byron, ilk evliliğinden olan kızı Augusta'yla da ilgilenmemiştir.) ama gene de kopamadığı bir kocaya sahip olmak, anne Byron'u son derece sinirli ve dengesiz kılar. Üstelik bu koca 37 yaşındayken ölünce henüz üç yaşındaki çocuğuyla yapayalnız kalan anne, âdeta bir ruh hastası haline gelir. Baba Byron'un oğlunu sadece birkaç kez gördüğü, onun hakkında kız kardeşi Mrs. Leigh'a 16.2.1791 günlü mektubunda „oğlumun bu topallığıyla geleceği iyi değil“13 diye yazdığı bilinmektedir. Byron, babasının nasıl yaşadığı, ne denli serseri bir hayat sürdüğü çok iyi bilinirken, yıllar sonra onun hakkında „o çok sevimli ve hoş bir insandı,“ ifadesini kullanması üzerine Goethe, „ akıllı bir oğlan“ demekten kendisini alamaz.14
Byron'un diğerine göre kısa olan bacağı ve içeriye dönük olan ayağının düzelmeyeceğini anlayan annesi, belki de onun sürekli olarak bu eksikliğini düşünmesini önlemek niyetiyle doktorlara götürmekten vazgeçer; Byron bunu, annesi tarafından sevilmediğine yorumlar ve ömrü boyunca annesini suçlar. Beş yaşına gelmiştir. Özel bir okula verilir. Okuldan sonraki zamanlarını bakıcı kızlar üslenir. Bunlardan biri, May Gray, Byron'u yatağına götürdüğünde ona sadece incil okumakla kalmaz, onunla erotik denemelere de girişir.15 Henüz sekiz yaşındayken karşılaştığı kuzeni Mary Duff, yeğeninin bu yaşta ulaştığı seksuel hassasiyete hayran kalır. Byron, gelişmiş bir kız olan bu kuzenle geçirdiği sıcak zamanları yıllar sonra bile unutmayacaktır. Mary birkaç yıl sonra evlenince yerini bir başka kuzen, Margaret Parker alır. Anne Byron'un histeri nöbetleri arttıkça artık on beş yaşına ulaşmış olan çocuk-adam Byron, sık sık ondan uzak kalmanın yollarını arar. Allah'tan ki, Byron'da kuzen bolluğu vardır; Mary Chağort, nişanlıdır ama bu durumunu, Byron'la sevişmesine engel saymaz. Kadınlar dünyasında kadınlarla içli-dışlı büyüyüp gelen Byron, işte bu yıllarda kendi cinsinin de farkına varır. Artık gözü, gönlü ve arzuları iki ayrı dünyaya, kadınlar ve erkekler dünyasına bölünmüştür; ya da Byron, iki ayrı kıskaç içinde yaşamaktadır.
İngiltere'nin soylular dünyasında öğrenimini bitiren ya da yeterli bulan gençlerin bir süre Fransa ya da italya'da kalmaları geleneğine uyan Byron, Napolyon'un sürdürdüğü savaşlar yüzünden gezisini Osmanlı ülkesine yapar; Atina, izmir ve istanbul'u ziyaret eder. Atina'da kendisine gösterilen sıcak ilginin ardından, Osmanlı başşehrinde padişah ıı. Mahmut'un katına çıkabilmek için günlerce bekler. Bu kez lordluğu kendisine hiç bir ayrıcalık tanıyamamıştır; nihayet ingiltere elçisinin yardımıyla bir ziyaretçi grubunun içine dahil edilir. Bekleme salonunda beş saati aşan bir bekleyişin ardından yüzlerce kişi ile birlikte içeri alınır ve padişahı sadece uzaktan görebilmesi mümkün olur. Bu olay, daha bir kaç ay evvel arkadaşı Henry Drury'e yazdığı mektupta „aramızda önemli bir fark yok... akıllı insanlar... „ diye bahsettiği Türklere karşı birden tavır değiştirmesine yol açar. Bütün gezginlerin üzerinde yazmak için kitaplar dolusu konu buldukları istanbul'dan tek söz yazmaz. Zazen şehirde fazla kalmaz ve hemen Atina'ya döner. Orada, oğlan çocuklarının kaldığı bir manastıra yerleşir.
Byron, iki yıla yakın süren bu gezisinin geri kalan zamanını Atina'da geçirir. Nihayet ingiltere'ye döner ve o iki kıskaç arasındaki hayatını sürdürmeye devam eder. Ancak bu kere kadınlar cephesinin en güçlü ve kalıcı ismi, kız kardeşi Augusta'dır.16
Ne yazık ki, Byron'u pençesine alan bir başka kıskaç daha vardır: Doğuştan tanıdığı, sakatlık! işte bunu kimseyle paylaşmak istemez. Bu, kendisini öylesine ezen, öylesine utandıran, kabullenemediği, içine sindiremediği ve asla unutamadığı bir kıskaçtır ki, ona, ölümünden beş gün öncesi bile doktoru
Millingen'e „yaşadığım sürece sakat ayağımı kimsenin görmesine izin vermeyeceğim,“ dedirtir.17
Ölümünden iki yıl önce italya'da yazdığı ve Goethe'nin Faust'unu hatırlatan bir çalışma olan The Deformed Transformed'ta,
bu duyguları bütün çıplaklığı ile orataya çıkar: „Sakatlığı yüzünden kendisini hor gören annesinden nefret eden Arnold, intihar etmeye kalkışır; tam o an yanında beliren şeytan, kendisine beden ve ruh değiştirmeyi teklif eder. Sezar, Alkibiades, Antonius, Demetrius Poliorketes gibi güçlü ve sağlam bedenli ünlüleri göstererek içlerinden birini seçmesini ister. Arnold kabul etmez. Sokrat'ı da reddeder. Sonunda Achil
olmaya karar verir.“18
Ne var ki, bütün bunlar sadece bir rüyâdır; rüyâdan uyanır uyanmaz kendisini bu üç ayrı kıskacın kolları arasında bulan Byron, gerçekle hâyali birbirine karıştırmaya, özellikle bir türlü kopamadığı çarpık ilişkilerinin hiç de anormal olmadığına insanları âdete inandırmaya, onları birer uyur-gezer körlüğüne indirgemeye çalışır. John Murray'e yazdığı bir mektupta,
„şiir, benim uyuyan arzularımın rüyâsıdır, eğer uyanırlarsa onların dilinden konuşamam,19“ der. Ama bu uyur-gezer suçsuzluğunun bile toplum katında kabul görmeyeceğinin farkındadır. işte o zaman çareyi, çarpık olayları Türk ülkesine yamamakta bulur. Abydos'un Gelini'nde öz ağabeyi Selim'e âşık olan Züleyha'yı işler. Onları hor görenleri yerer. Hızını alamaz, Tevrat'a uzanır; Kain'in kızkardeşi Adah'la cinsel ilişkisini hoş karşılamayan Luzifer'e
„ne biçim iş bu,“ diye çıkışır, „onlar iki insanın âşkından doğdular; âşk çocuğu onlar, neden birbirlerine âşık olamasınlar?“20 Gene Türk ülkesine sokulur; Gâvur'da yasak ilişkiye girdiği için cezalandırılmak istenen kadına seslenir: „ Leyla!“ der, „bütün düşüncelerimde yalnız sen vardın; âşkımda, günahlarımda, zenginliğimde, şanssızlığımda sen...“
Ha, şunu da eklemekten geri kalmaz: „Yeryüzünde senin gibi ikinci bir kadın yok!“
21 Lady Melbourne, Byron'un koruyucu meleği bu kere patlar, „yeter,“ der, „bu ilişkiye bir son verin bakalım.“ Zira Byron'un Leylâ'sı, kızkardeşi Augusta'dır ve şiir bunu bütün çıplaklığı ile ortaya koyar. Lady Melbourne, çâreyi Byron'u evlendirmekte bulur. O ara Lordlar Kamarası'nda aktif politika yapma girişimi de suya düşen Byron, kendini bırakıvermiştir. Lady'nin dediklerini yapar ve Annabella Milbank ile evlenir. Fakat bu evlilik de Byron'u değiştirememiştir. Augusta gene yanındadır. Karısı bu çarpık ilişkiye dayanamaz ve onu terkeder. ingiltere de Byron'un bu çarpık ilişkilerinden bıkmıştır. çevresindekiler ondan yüz çevirirler. Yanında pek az insan kalır. Byron, ülkesine küser.
Önce isviçre'ye, oradan italya'ya geçer. Evli bir kontese tutulur. Başlangıçta onunla sürekli birlikte olma zorluğu çeker; ancak bu işin o günlerin geleneğinde bir çâresi bulunur; soylu kadınların şapkalarını, şemsiyelerini taşıyacak genç âşıklar, yani
„cavalier servente“ edinmeleri ve onlarla aynı evi paylaşmaları normal sayılır; böylece Byron, şapka tutup şemsiye taşıyarak Teresa Guiccioli'ye yedek koca olur. Sürekli eğlence, yeme içme ve hareketsiz kalma onu fizik olarak yorar; saçları ağarmış, kilo almış, sağlığını kaybetmiştir. O ara, resmi evliliğinden olan kızının ölüm haberi gelir. Her ne kadar sürdürmeye devam ettiği cavalier cervente hayatından memnun görünse de, için için o savruk hür günlerini özlemektedir; ancak zaman zaman kendisine yurdunu, yuvasını terkettiren o türlü yaşayışa yeniden dönme gücünü de bulamamaktadır. Hobhouse'a yazdığı bir mektupta
„biliyorum,“ der, „gerçek bir adam, ömrünü bir köşeye çekilerek, başını bir kadının, bir yabancının göğsüne gömerek geçiremez; (..) ama buna direnebilecek ne ruh gücüm ne de duygu yeterliğim var. Bundan sonra ne yapacağım, nasıl edeceğim, bilemiyorum. (..) ben kendime ne yaptım böyle?“22 Bilemez, gerçekten ne yaptığını ve ne yapacağını bilemez; bir balona üflenmiş hava gibidir o; etrafındaki incecik zarı yırtıp atmosfere karışamaz, çürür.
Şimdi lütfen düşününüz; bir adam, insanlığın genel kabulleriyle bu kadar ters düşer, terkedilir, horlanırsa ne yapar? Üstelik o, sıradan bir insan değil, bir lord'tur; kendine kendi yaklaşımıyla bir devdir, Tanrı'dan hesap sormaya kararlı23 metafizik bir güçtür, ağaç dalına tünemiş bir kuş değil,24 bir Harold'tur.25 Daha ne kadar bu can sıkıntısıyla, melâlle yaşayabilir? Kendine olan güvenini, saygısını kazanmalı, toplumsal kabul görmek için toplumun genel değerleriyle barışmalı değil midir? Yo hayır, o, böyle sıradan işlerle kendini aşamaz,
harold'laşamaz; onu ne askerlikte, ne politikada, ne de kendine has âşk anlayışında kaale almayan toplumun başını eğdiremez; o, başkaları tarafından denenmemiş, başkalarının cesaret edemeyeceği bir işe girişmelidir. Avrupa'yı kendi taraflarına çekmek isteyen, ancak bağımsız bir Yunanistan isteğinden ziyade çapul ve soygun amaçlı hareket eden isyancılar, Byron'un bu ruh halinin, Promete özleminin ve eserlerinde kendilerini ölçüsüzce yüceltme eğiliminin farkındadırlar; derhal ilişkiye geçerler. Byron Züleyha'ların, Leylâ'ların, Lara'ların, hatta Adah'ların elbette ve kesinlikle Augusta'ların öz kardeşleriyle cinsel ilişkiye geçmelerine engel olan „müselmanlara“, gerçekte kendi milletine, kim olduğunu gösterecektir. Zaten öteden beri rüyâsına yattığı ortaçağa dönecek, Yunan hellenizmini yeniden diriltecek, Zeus'un çocuklarından kuracağı bir ordunun başına geçip Türkleri kovacaktır. Böylece, konuya Yunanlılar cephesinden bakmakta olan Avrupa kamuoyunu da arkasına alarak terketmek zorunda kaldığı ülkesine ve Augusta'sına bir kahraman olarak dönecek, herkesten intikam alacaktır.
Derhal hazırlıklara girişir; bu iş için harcamak üzere o zamana göre çok yüksek bir rakam olan 59 000 dolar gibi bir para ayırır. Nihayet 13 Temmuz 1823 günü tıka basa silâh yüklü Hercules gemisinin güvertesinde, özel doktorlarının, muhafızlarının, uşaklarının arasında Achil kılığına bürünmüş halde yola çıkar. Gerisi mâlum; Yunanistan'a ulaşınca kendine ait paralı askerlerden meydana gelen silâhlı bir güç oluşturur. isyancılar tarafından Tripolitza'da sadece bir gün içinde 10.000 sivil Türkün katledilmesine aldırmadan askerlerine haykırır: „-Haydi şöhrete, haydi altına!“
Ne var ki paralı askerleri Sulioten'lar altını dövüşerek değil de, Byron'dan elde etmek arzusundadırlar. Kendi öz hayâllerinin Achil'i zavallı Lord, atıldığı maceranın hiç de şiir mısralarındaki kadar kolay olmadığının tez farkına varır; laventen kokulu kadın göğüslerine yaslanmaya alışmış başı, kuş tüyü yataklara uzanmaya alışmış bedeni, emsallerine göre çok lüks olmasına rağmen sahra çadırında geçen soğuk, sıcak günlere ve gecelere dayanamaz; hastalanır ve özel doktorlarının gayretine rağmen kurtarılamayarak ölür. Böylece, bir Türk şâirinin26 deyimiyle Byron, kendi melâlinin kurbanı olur.
Byron'u kendi melâliyle başbaşa bırakıp Puşkin'e
dönelim
...
Puşkin'in, Mihailovskoje'de geçirdiği iki sürgün yılı sayılmazsa, can sıkıntısı çekecek pek zamanı olmaz. Byron, bol bol şovalyelik masalları anlattığı, eserlerinde eşsiz kahramanlar türettiği halde ne beline kuşandığı süs kılıçlarını, ne de altın kakmalı tabancalarını kullanır. Oysa Puşkin'in her günü yeni bir düello ile geçer. Acaba onun bu tez canlılığına sebep, damarlarında dolaşan Afrikalı kanı mıdır? Büyük dedesi Eritre'li ibrahim'in, Fransa'da Kontes L.'ye kara bir bebek hediye edip Petersburg'a geri dönünce kadar olan hayat hikâyesini Puşkin'in Büyük Petro'nun Zencisi'nden2 özetlemiştim. Bilindiği gibi, çar ı. Petro'nun sarayında elde ettiği hızlı yükseliş, bu çarın ölümünden sonra genç subayın ilkin Kazan'a, sonra Ortaasya'ya sürülmesiyle noktalanır. Tâ ki çariçe Anna ivanovna tahta oturur, geri dönmesine izin çıkar; ibrahim, Pernav'da bir askeri birliğin başına atanır. Orada tanıştığı Yunanlı bir kaptanın kızıyla evlenir. Sonra onu boşar ve ona on bir çoçuk doğuracak olan bir Alman kızını alır. ikinci oğlu Osip, yüzbaşı rütbesine ulaştığında, bir taşra asilzâdesinin kızı olan Marie Aleksevna ile evlenir. Marie, Nadedya adını verdikleri kızlarının doğumundan iki yıl sonra kendisini başka kadınlarla sürekli aldatan kocasını terkeder. Kızını tek başına büyütür. Nadedya, uzaktan akrabaları olan Serge Lvoviç Puşkin adındaki bir subayla evlenir. ilk çocukları Olga'nın doğumundan iki yıl sonra, 1799'da ikinci çocuğunu dünyaya getirir. Ona Aleksander adını verirler. Nadedya, mülkiyetine sahip oldukları bir köyde yaşayan Arina Radionovna adlı bir köylü kadınını çocuğuna sütanne olarak alır. Günün modasına uyularak ileride Fransız mürebbiyelerin, öğretmenlerin eline teslim edilecek olan Aleksander Sergeyeviç Puşkin'in Rus olarak kalmasını sağlayan kişi, işte bu kadındır.
Aile içi hayat, biri kız iki çocuklarının daha dünyaya geldiğinde çekilmez bir hâl almıştır; sürekli bağırıp çağıran bir baba ve soğuk, asık yüzlü, herkese sürekli küs bir annenin elinde Aleksander iyice içine kapanır. iyi ki, ileride de „Niania“ diye çağıracağı sütannesi vardır.
Puşkin, öğrenme yaşına ulaşınca özel öğretmenlerin kıskacına düşer; içlerinden sadece basit şiirler de yazan Fransızca öğretmenini sever. çok kısa bir süre içinde mükemmel Fransızca öğrenir. Evde bu dilde mevcut kitapları büyük bir iştahla okumakta, hatta vasat bir şâir olarak tanınan amcası Basil'den etkilenerek şiir denemeleri de yapmaktadır. On iki yaşındadır. çarlığın ileri gelen ailelerin çocuklarını yetiştirmek ve önemli kademelerde görevlendirmek düşüncesiyle açtığı özel liseye alınan Puşkin, son derece soğuk ve basit bulduğu aile ortamından kurtulduğuna sevinmektedir. Sıkı bir disiplin içinde süren lise eğitimi yıllarında Puşkin şiirleriyle dikkat çekmeye başlar.
Buraya kadar söylediklerimde hiç de olağandışı şeyler yok. 1813-1815 yılları arasında yazdığı şiirlerinde (Natalya'ya, Batyuşkov'a, ve arkadaşlarına) temel motif bireyseldir; şâir, dostluk, arkadaşlık ve sevgi duygularını dile getirir. Bunlarda şukovski'nin mersiye, baladları ile ingiliz ve Alman edebiyatından yaptığı tercümelerin etkisi açıkça görülür. Öğrencilik hayatı bitip hayata atıldığında, ki bu dönem, her sanatçı için bir dönüm noktasıdır, hayatın gerçeklerine sıkı sıkı bağlı şiirler yazmakta; çar despotizmine tavır almaktadır. Ülkesinin yaşadığı bütün realitelerin içindedir; savaşlar, baskılar, yolsuzluklar, kavgalar... Bir ayağı toprak adamlarının, ötekisi aristokratların yanındadır, gerçeğin içindedir yâni. Lütfen, Byron'un aynı dönemini hatırlayınız! Lord, ülkesinin elçileri ve konsoloslarının rehberliğinde Osmanlı ülkesini ziyâret etmekte, beyler, paşalar tarafından ağırlanmakta, Atina'da on iki yaşına yeni girmiş bir kızcağızı, Teresa Macri'yi yatağına alabilmenin planlarını yapmakta,27 istanbul'daki ingiliz büyükelçisi Robert Adair'i çileden çıkaracak bir kibirlilik sergilemektedir.
Zaten ondan bunun aksini beklemek haksızlık olurdu; zira, daha on yaşına gelmeden parfüm kokularıyla kirlenmeye başlayan bedeni, sağlıklı bir gelişme gösterememiş ruh dünyasıyla zavallı Byron başka bir şansa ya da kadere sahip değildi ki!
Bu söylediklerime bakarak Byron'un şiirini küçümsediğim gibi bir anlam çıkarılması beni üzer. Tam aksine! Onun şiir örgüsü altın bir tastır; ne var ki o, bu altın tas içinde bize siyanür karışmış votka ikram etmeye kalkışır, eder de! Bakın, bu bozuk votkanın, Puşkin'in dudaklarında da izi var, diyeceğim şimdi. Lütfen Puşkin'in „Kafkasya Esirleri, Eşkiyâ Kardeşler,
Bahçesaray'ın çeşmeleri, çingeneler isimli eserlerini hatırlayınız. Puşkin, şukovski'nin yaptığı tercümeler kanalıyla tanıdığı Byron'un romantik dünyasına kapılmış ve onun etkisiyle yazdığı bu eserlerinde benzer kahramanlar kullanarak, benzer konuları işlemiştir. Hepinizin çok iyi tanıdığı bu eserlerin ayrıntısına girmeyeeğim; sadece birkaç şiirine eğilip geçeceğim.
1820 yılında yazdığı „Karacorc'un Kızına“28 şiirine
„hilâl'in lâneti“ diye başlar Puşkin, „hürriyet kılıçcısı, günahsız kanlarla sıvalı...“ Tamam, Osmanlı egemenliğine karşı başlatılan ve Avrupa'nın heyecanla desteklediği Yunan isyanı, çarlık hegemonyasının son bulması için uğraş veren Puşkin tarafından elbette desteklenecekti; ancak şurası bir gerçek ki, o eğer Byron'u tanımamış olsaydı, konuya onun o hasta duygularıyla yaklaşmamış ve kendi kayınpederini bile öldüren bir adamın kızına, bir sevgi adamı, bir realist olan Puşkin,
„o senin babandı, çocuk, sadece seni severdi kana bulanmış elleriyle, onun birilerini gebertmiş bıçağı oyuncağın olsun!“ diye seslenmemiş olacaktı. Ama olmadı; Puşkin, kendi ülkesinin emperyalist saldırganlığı konusunda ağzını açmayan, kendi sapık ilişkilerini başka din ve inanca sahip bir topluma, Türklere yamayan, Yunan hayranlığını bir Türk düşmanlığına dönüştüren Byron'un etkisiyle aynı perdeden seslenmeye başladı. Oysa, işin içyüzünü bilmediği bir olaydan ötürü bir halka, bir inanca saldırmak Puşkin'e yakışmıyordu; o ki, Epigram'ında, „...Yahudi veya Tatar diye birine asla küfretmem,“ diyen adamdı.29
Ama bu aşk adamının ağzından Türklere ve müslümanlara karşı birdenbire öyle ifâdeler dökülmeye başladı ki, benzerlerini ancak Yeniçeri ordusundaki savaş ozanları savaştıkları halklara karşı dile getirmeye cesaret edebildiler. Batıslavların şarkıları'nı hatırlayınız; „Yahudileri ağaçlara asmak“,“aşağılık halk“, „Türk köpekleri“30 gibi sözleri hangimiz ona yakıştırabiliriz?
Ancak bu yanılgıdan, gerçeklere göz kapatan Byron taraftarlığından tez sıyrılır. Odesa'da bulunduğu yıllarda Türk-Yunan ilişkilerine dair daha sağlıklı bilgi edinme imkânı bulmuş ve konuya kendi tavrını koymuştur. Arkadaşı Vjásemski'ye yazdığı mektupta31 şöyle der:
„Yunanistan beni tiksindiriyor. (...) insan, şunun ya da bunun taşıyanamayacak kadar ağır bir boyunduruktankurtulmasını arzu edebilir; ancak Avrupadaki bütün kültürlü halkların Yunanistan hakkında söyledikleri saçmalıklar, bütünüyle çocukça. Cizvitler bizi Temistokles ve Perikles masallarıyla lâfa boğuyorlar; ve biz safça inanıyoruz ki, eşkiyalardan ve tacirlerden oluşan pis bir halk onların hakiki mirasçılarıdır. Önceki düşüncelerimi değiştirdiğimi söyleyeceksin; tamam ama şunu bil ki, eğer Odesa'ya gelip Miltiades'in halkını yakından tanısaydın, bana hak verirdin.“
Puşkin, Oygen Onegin'de32 Byron'un Korsar'ını ele alarak eleştirir ve onun karamsar ve romantik hümanizminden koparak gerçek bir insanlık düşüncesini öne alır. Ona göre Lord Byron'un eserlerindeki kahramanlar kendisi gibi gururlu birer egoist, bütünüyle bedbin ve hayâlperesttirler.33
Aynı şiirinde Byron'u, gerçekdışı söylemlerinden ötürü bir yalancı olmakla suçlar.34
Belki burada, Puşkin'in Kafkasya'ya asker olarak gidişini de değerlendirmem gerekecek. Hani daha önce, Byron'un Achil gibi silâhlarını kuşanıp Yunanistan'a dövüşmeye gidişi, içine düştüğü ruh sıkıntısı yüzündendi, demiştim ya, şimdi siz de diyeceksiniz ki, peki ya Puşkin niye böyle yaptı? Eh, o da o arada ruh sıkıntısına düşmüştür herhalde; ama elbette onun ruh sıkıntısı, Byron'da olduğu gibi kız kardeşine seks* yaklaşımı yüzünden değildi; çünkü Puşkin, ablasını kendi elleriyle evlendirmiş bir Rus delikanlısıdır. Onun ruhunu darboğaz eden, müstakbel eşi Natalya'nın annesidir. Öyle ya, gönül koyduğu kızla evlenmesine karşı çıkan, haddi hesabı olmayan isteklerde bulunan bir kaynanaya sahip olmak kolay mı? Moskovalı güzel, Natalya Nikolayevna masrafı az bir kadın mıydı ki? Zavallı Puşkin bu kadar parayı nereden bulsundu? işte o, bu baskılardan kurtulmak, biraz da „ölümüme sebep olacaksın“ sitemiyle35 kaynanasını yumuşatmak düşüncesiyle orduya yazılır; „Erzurum'a Seyahat“36 bu meceranın ürünüdür. Gerçi Erzurum'a varır varmaz „nerde o yeşil sarıklılar, bana Türkleri gösterin!“ diye haykırır ama,
savaşın bir oyun olmadığını görüp aklı başına tez gelir ve savaş yapmayı askerlere bırakarak Moskova'ya döner.
Byron'un âşk dünyasına epeyce zaman ayırdığımı düşünerek bunu Puşkin için niçin yapmadığımı merak edenler
olabilir, ki Puşkin elbette manastırda bir papaz yamağı gibi yaşamadı; ancak onun aşkları, her Rus delikanlısında olduğu gibi, yaratılışın sağlıklı kurallarına uygundu; üstelik Puşkin, güzellerin gönlünü çelmesini iyi beceren bir hovardaydı. Ama benim bildiğim kadarıyla evlendikten sonra, eşinin onu üzen bütün davranışlarına karşın ahlâklı bir hayat sürdü.37
Birkaç gün sonra Mihylovskoje'de onun mezarını ziyaret edeceğim. Ona diyeceğim ki: iyi ki dünyaya gelmişsin Puşkin! iyi ki şâir olmuşsun! Erken ölümüne ve ölüm biçimine üzülüyorum; ama senin gibi bir Rus delikanlısından başka türlü bir davranış beklenemezdi.
Ve ona, mezarının başında ezberimdeki bir şiirini, Bahçesaray'ın
Çeşmeleri'ni38 okuyacağım.
Süremi çok aştım; oturum
yöneticimize minnettar, sizlerin sabrına hayranım!
____________________________________________________________________________________
- * Bu konuşma, Puşkin'in 200.
doğum yılı kutlamaları çerçevesinde şâirin mezarının bulunduğu
Michailowskja'da düzenlenen toplantıda yazarın sunduğu
tebliğden tercüme edilmiştir.
- KAYNAKÇA:
- (Ayrıca belirtilmediği sürece kaynak için gösterilen kısaltmadaki esere bakılmalıdır.)
- W : The Works. A New, Revised, and Enlarged Edition with illustrations, including Portraits, 13 vols (1898-1904); Poetry, ed. E. H. Coleridge, 7 vols; Letters and Journals, ed. R. H. Prothero, 6 vols, Reprented 1966; Octagon Books. inc.New York 175 Fifth Avenue, N. Y. 10010
- Sw: Lord Byron. Sämtliche werke. Bd 1-3, München o.J. (1977-1978.) Nach der historisch-kritischen Ausgabe ergänzt und mit Anmerkungen herausgegeben von Siegfried Schmitz.
- G: Byron in seinen Briefen und Tagebüchern. Dargestellt von Cordula Gigon. Zürich 1963
- L: Ernest J. Lovell, His very self and Voice. Collected Conversations of Lord Byron. New York, 1954
- Gw: Alexander Puschkin. Gesammelte Werke (Band 1-6)
Insel Verlag, Frankfurt, 1973-1975Tşu
-
- 1) Don Juan, Byron, Austin-Teias, 1957
- 2) Erzählungen „Der Mohr Peters des Grossen“, Alexander Puschkin,
Winkler Verlag, München, 1956
- 3) w: Bd. 2. „A Narrative of the Honourable John Byron“ 1768
- 4) Berbat havacı-Cek, Uğursuz
- 5) Korkunç Lord
- 6) G : 7 .12.1813 tarihli günlüğü
- 7)L: s. 588, Dr. Julius Millingen
- 8) The Giaour. A Fragment of a Turkish Tale, London, 1813; The Bride of Abydos. A Turkish Tale, London 1813; The Corsair. A Tale, London 1814
- 9) G: s. 23 Augusta'ya 2.11.1804 tarihli mektubu.
- 10) G: s. 42 Elizabeth Bridget Pigot'a, Trinity College, Cambridge, 5.7.1807
- 11) Pignus Amoris
- 12) Sw: Bant 2, s. 843 „An Loukas Chalandritsanos“. şiir ilk kez 1887 yılında Murray's Magazine'de yayınlanmıştır.
- 13) w: Volüm 1, s. ii
- 14) Gesprşche mit Goethe in den letzten Jahren seines Lebens, Von Johann Peter Eckermann, s. 119, Hg. von Dr. H. H. Houben, Leibzig, 1916
- 15)GS 200/1 Perşembe, 26.11.1813 tarihli günlüğü
- 16) Bir çok kaynakta, Augusta'nın Byron'dan hamile kaldığı ve Medora adı verilen çocuğun 15.4.1814'de dünyaya geldiği belirtilir. Medora hakkında, bk.
Claus Schrempf, Lord Byron stirbt für Griechenland, s. 381-382, Berlın, 1938
- 17)L: s.588, Dr. Julius Millingen ,ya da GS s.653
- 18) Blackstone Bernard, Byron, London, 1957 (Blackstone, çalışmasının 257. sayfasında Byron'un yakın dostu Mary Shelley'den The Deformed Transformed -Biçimsizliğin Biçimlenmesi- eseriyle bağlı olarak şöyle bir alıntıda bulunur: „ Byron'un yazdığı hiçbir eser, hiçbir satır yoktur ki, sakatlığının etkisi hissedilmesin.“
- 19) G: s.382, John Murray'e Venedik'ten 2.1.1817 günlü mektubu
- 20)Byron; Sardanapalus, A Tragedy. The Two Foscari, A Tragedy. Cain, A Mystery; London, 1821
- 21) „Leila! each thought was only thine! / My good, my guilt, my weal, my woe, / My hope on high -my all below. / Eart holds no other like to thee, / Or, if it doth, in vain for me: / For worlds i dare not view the dame / Resembling thee, yet nothte same./ The very crimes that mar my youth, / This bad of death -attest my truth! / `Tis all too late -thou wert, thou art / The cherish'd madness of my heart!“
- 22) G: s. 471, Bologna, 23.8.1819
- 23) GS: s. 283 Karısı Lady Milbanke: „O, öbür dünyada bu rezaletin (sakat yaratılmanın) hesabını sormak ve mahkeme-i kübrâda bedelini talep etmek isterdi.“
Kain'de (bk. 20) Tanrı'ya Kain'in dilinden sordurur: „Acı vemekten başka bir şey yapamaz, insan olamaz mı?“
Tanrı'yı kayıtsız, şartsız tanımaya (*mana) karşı çıkar:
„Ben hiçbir gücün karşısında eğilmem!“
- 24) Byron, Sardnapalus'u Goethe'ye ithaf etmekle beraber, Goethe'nin bir zamanlar Don Juan isimli eserini ahlâksızlık olarak değerlendirmesini unutmaz ve onun hakkında „o, dibine tünediği ağaçtan uzaklaşmak istemeyen ihtiyar bir tilkidir; oradan ahlâk vaazları vemeğe devam ediyor.“ der. (Bk. Ernst Beutler, Gesprşche mit Goethe, 2 cilt, s. 790, Zürich, 1948
- 25) Byron, Chhilde Harolds Pilgerfahrt, (Almancaya çeviren: A. H. Janert), Hildburghausen, 1868
- 26) Yahya Kemal., Açık Deniz, „Byron'u bedbaht eden melâl...“
- 27) „Maid of Athens, ere we part, / Give, oh, give me back my heart! / Or, since that has left my breast, / Keep it now, and take the rest! / Hear my vow before
I go"
- 28) Gw: s. 134
- 29) Gw: s 107
- 30) Gw: s. 396-397 „Zenica-Velika Savaşı“
- 31) Odesa, 24/25.6.1824
- 32) U. Busch, A. Puschkin „Eugen Onégin“, Zürich, 1981
- 33) „Und bei Lord Byron zeigt ein andrer, / wie er, als
stolzer Egoist, / voll weltschmerz und Romantik ist.“ (iii/12)
- 34) „was haben wir von solchen Lügen?“ (ııı/13)
- 35) 1.5.1829 günü Bayan Gonçarov'a yazdığı mektup.
- 36) Gw: Bant ııı
- 37) Eugen Onégin'de Tatyana'yı şöyle söyletir: „Artık evliyim. şimdi size düşen, peşimi bırakmanızdır. (..) Yapmam gereken şey, eşime sadık kalmamdır.“
- 38) Gw: Bant ı, s. 208 „ Zwei Rosen hab ich dir gebracht, / Du wunderbarste der Fontşnen, / Von Liebe flüsternd Tag und Nacht, / Versiegst du nie gleich Dichtertrşnen.“ (Sana iki gül getirdim /Sen ey çeşmelerin en güzeli / Gece gündüz aşktan fisıldayarak /şairin gözyaşları
gibi hiç eksilmeysin.)
-
