INCELEME

              

HasanKayıhan 

 

BATI AVRUPA’DA TÜRK ROMANI

            Konumuza, Mehmet Kaplan’dan tartışılamayacak bir hüküm cümlesi ile girelim: „Edebiyat dile dayanır!“1 Aradan geçen şunca zamana rağmen Yunus Emre hâlâ unutulmamış ve şiirleri hâlâ seviliyorsa, sebebi dilidir; dilidir ki,  bu yüzden onun bir Türk şâiri, şiirlerinin Türk şiiri olduğunu hiç kimse tartışmaya kalkışmaz. Ne var ki, Türk Yurdu yazı kurulunun benden istediği „Batı Avrupa’da Türk romanı“ konusu çerçevesinde ele alınabilecek yazarlar ve eserleri, hiç de bu kadar şanslı değiller; hele, Türk romanı diye bir şey var mıdır, varsa nedir, sorusunun sık sık ortaya atıldığı bir konumda, Türk romanının „Batı Avrupa kolunu“ ele almaya kalkışmak benim için hiç de kolay olmayacak.

            Roman ve diğer edebi türler,  dile dayalı bir kültür birikimi üzerinde gelişmiştir; batı dünyasında bu birikimin temelini Tevrat ve Incil oluşturur. Bu kültürün klâsikleri düzeyinden bakıldığında, öteki kültür coğrafyalarında meydana getirilen romanların tümü, birer öykünme niteliğindedirler; birkaç becerilebilmişin yanında, binlerce başarısız deneme bulunmaktadır. Ama biz işi zora sokmamak için romanı sadece bir anlatım tekniği olarak belli bir dil ve kültür coğrafyası içinde ele alır ve buradan hareketle, Türk dili ile yazılmış, biraz bizden renklerle bezenmiş olanlarına Türk romanı dersek, bizde de roman vardır. Ancak romanın belli bir kültür birikimine dayandığı tezi kabul edilir ve fakat konu, Türklerin kırk yıldır üzerinde yaşadıkları  belli bir coğrafya ile sınırlandırılırsa, o zaman o coğrafyada yâni Batı Avrupa’da „Türk kültürü birikimi“ üzerinde öncelikle durmak kaçınılmazdır. Şu anki duruma gelmeden önce kısa bir „geçmişe bakış“ yapmak yararlı olur gibime geliyor.

            ALLAH DEYIP „SÜPÜRGEYE“ SARILDIK...

     Bizler Batı Avrupa’ya Oğuz boylarının Anadolu’ya gelişleri gibi gelmedik; Ali Akbaş’ın dizesiyle söyleyelim, „biz hiç böyle geçmedik -ti- Tuna’dan; „... fakat bunu nereden bilsin garip Sefa, nereden bilsin Anadolu yaylasının yetim çobanı? Ona böyle söyleyen olmadı ki... Hadi git, dediler, geldi; geldi, gördü, yutkundu. O güne kaar kayalar, tepeler, dağlar muhteşemdi Sefa’nın gözünde. Onlar kocamandı, onlar dev gibiydi sadece. Lâkin silindirlerin, çarkların, kabloların üstüste yığılıp meydana getirdiği yeni kayalar, tepeler, dağlar buldu karşısında. Yağlarla beslenen, maddelerle doyunan, gökkuşağı gibi renkler saçan bir acaip devdi önüne getirip diktikleri. Yıldırımla, gök gürlemesi ile ilk karşılaşan  ilk dünyalı gibi gördüğü şeylerden ödü çatladı Sefa’nın.“2

                 Gerçi ilklerin Batı Avrupa’ya gönderildikleri yıllarda 20-29 yaş grubu arasında Türkiye’de ilkokul mezunlarının genel nüfusa göre oranları % 35,9 iken bizimkiler arasında % 63,1 idi ve sadece % 26’sı köy kökenliydi; diğerleri Türkiye’de yeni bir sosyalizasyona yönelmiş, kır-kent çelişkisi yaşamaktayken bu kez bir başka sosyalizasyonla yüzyüze gelmiş ve doğu-batı ikilemine düşmüşlerdi. Türkiye’nin Sesi radyosunun cızırtılı mikrofonu güçsüz, posta kaplumbağa hızındaydı. Birkaç kişi, işçi apartmanlarında aynı odayı paylaşıyorlardı ve onlara henüz „ağzı var, dili yok“  birer „Arbeitskraft“3 gözüyle bakılıyordu; „insan“ oldukları henüz keşfedilmemişti.4  O yıllarda Türk kamu oyunda kendilerine henüz „gurbetçi“ adı verilmeyen birer „Alamancı“ idiler. Gözleri, Yüksel Özkasap’ın „Kölün“ ağıtları  ile dolan, Priştine radyosunda yanık Anadolu türküleri istekleri bitip tükenmeyen bu insanlar, urlaub’ta5 memleketlerine gittiklerinde -gururları el vermediği için- Avrupa’da maruz kaldıkları ağır iş ve  hayat şartlarından söz etmiyor, omuzlarına astıkları teyplerine kahvehane maskaralarının sesini kaydedip dinlettirerek  spass6 yapıyor, yeri geldiğinde tüylü şapkalarını sallaya sallaya „yerin altında bir Almanya daha var,“ hikâyeleri anlatıyorlardı. Sonra aile birleşmesi yolu açıldı. Hasretten bunalmış  bu insanlar çoluğu çocuğu toparladıkları gibi „ya devlet başa...“ deyip Tuna’dan geçirdiler. Işte Almanların gözünde denge o zaman alt-üst oldu. Şalvarları sokakları süpüren, “nikis verşteyin“7 konuşan Anadolu bacıları, kocaları işe gidince yününü, iğnesini kucaklayıp „Çimlere basmak yasaktır!“ şiltlerinin önünde pikniğe oturdular. Anaokulları kliselerin elindeydi; aile birleşimi yoluyla gelen analara çalışma izni verilmiyordu; zaten bacılar anaokullarını birer üveyana gibi görüyorlardı. Bu yüzden çocuklar evde kaldılar. Okullara tek kelime Almanca bilmeden başladılar.  Avrupa hükümetleri, başlangıçta nasıl olsa gidiciler düşüncesiyle bu misafir işçilerin meselelerine pek fazla ilgi duymazken, Türk hükümetleri döviz girdileri dışında bir başka şeyle ilgilenmeyi akıl bile etmediler. Oysa bir insan bir yerden bir başka yere gitmişse, elbette bavulundaki çamaşırlarından başka şeyleri de beraberinde götürmüştür; her ne kadar bu Cumhuriyet çucuklarına yıllardır dikteci bir yaklaşımla batıcılık denen bir hayat tarzı dayatılmakta idiyse de,  gene de meselâ suyla taharetlenme, abdest alma, domuz eti yememe gibi doğulu tarafları vardı; üstelik içinde yaşadıkları toplumun dinlerini sosyal hayatlarının her safhasında nasıl yaşadıklarını  görüp dururken, kendilerine „biz ne biçim müslümanız?“ sorusunu sormadan edemediler. Bazı anlayış ya da tarikatlerce mescitler açıldı, Kur’an kursları çığ gibi büyüdü. Bir yerde bütün bunlar, bu insanların kendi göbeklerini kendilerinin kesmesi demekti; elbette iltihap kaptıkları yerler de oldu. Gün geldi, ekonomik krizler birbirini kovalamaya, ev sahipleri „misafirsiniz, artık gidin,“ derken, öteden asıl ev sahibinin „kalın kaldığınız yerde,“ dediği işitilir oldu.  Zaten kimsenin gitmeye ne niyeti ne de gücü vardı; kaldılar. Niyetleri yoktu; zira artık büyüyüp delikanlılık çağına ulaşmış çocuklar kesinlikle „kesin dönüş“ sözü ettirmiyor, zorlanırlarsa kapıyı çarpıp gidiyorlardı. Türkiye’nin içinde debelenip durduğu ekonomik kriz gözlerini korkutuyor; izindeyken devlet dairelerinde, hele hastanelerde yüzyüze geldikleri insanlık dışı durum „herşeye rağmen“ Avrupa’da yaşamanın daha akıl kârı olduğunu düşünmelerine sebep oluyordu.

 

            HER ŞEYE RAĞMEN...        

            Bu herşeye rağmeni biraz açmakta yarar var: Irkçı saldırılar her zaman ev yakma düzeyinde olmasa bile sürekliliğini koruyor. Yabancı olmak, peşinen yarı suçlu sayılmanıza yetiyor, durup dururken polis tarafından çevrilmeniz, kimliğiniz yoksa karakola götürülmeniz işten bile değildir; direnmeye kalkarsanız, NRĞ eyalet başkenti Düsseldorf’ta Türk hekimlerinin başına gelenler sizin için gündelik olay durumunu kazanır. Düşününki diskoteklere sokulmuyor, çıraklık eğitimi için yaptığınız başvurular geri çevriliyor, iş yerlerinde kapılar yüzünüze kapatılıyor, öğretmenleriniz bile size antipatiyle yaklaşıyor; işte o zaman Alman sosyal mantığında köklü bir geleneğe sahip getto8 gerçeğinden kurtulamazsınız. Bu durumda, ya bu yaşayış biçimini içinize sindiremez ve kendinizi karantinaya alınmış hissedersiniz ya da sosyal bir dinamizminiz varsa kendinize yeni bir yol çizersiniz.

            Batı Avrupa Türkleri böyle bir dinamizm ile kendi kurumlarını oluşturma yolunda hızlı bir gelişme göstermektedirler; her yerde  açtıkları Türk bakkalları diğer dışlanmış toplumları da kazanarak gelişip süpermarket durumu almış, hemen bütün büyük şehirlerde Türk diskoları, düğün salonları, lokantaları açılmıştır. Bize has kahvehanelerinin sayısı ise sınırsız biçimde artmıştır. Özellikle Alman devlet adamlarının üzerinde  durur göründükleri „entegrasyon“ uydu antenleri yoluyla ağır darbe yemiş, artık kendi televizyonlarına da kavuşan Türkler, Almanya’ya kapılarını, bacalarını kapatıvermişlerdir. Az sayıda da olsa günlük gazete okuyucusu için de „gereği düşünülmüş“ ve her yelpazeden gazete basımı  yaygınlaşmıştır.

            Acaba bütün bu söylenenlere bakarak Batı Avrupa Türklerinde romancılığın gelişimi için gerekli olan kültür birikiminin yeterli derecede oluştuğu kabul edilebilir mi? Eğer böyle bir oluşum söz konusu ise, Batı Avrupa Türkleri, Türkiye’dekinden farklı bir kültür geliştirme eğiliminde midirler? Düğünlerde konuklara lahmacun ile turşu ikram etmek, kahvehanelerde iskambil oynayanlara her yeni oyunda ayranlı rakı vermek, Türkiye’de daha önce alınmış konutları satarak yerine Avrupa’da mülk edinmek; Iş Kurumu, Belediye, hastalık raporu, izin, akaryakıt istasyonu, anaokulu, eczane, lahmacun kelimelerinin yerine % 90’ları aşan bir yaygınlıkta Almancalarının kullanılması ya da Türkçede karşılığı olmayan kelimelerin ( doch, termin, schicht, na und, tschüss...) olduğu gibi Türkçe’ye alınması, farklı bir kültürün gelişmekte olduğunun kanıtı  sayılabilir mi? Eğer Türkiye Araştırmaları Merkezi adlı kuruluşun yaptığı bir araştırmaya9 bakarsanız, bütün bu sorulara evet cevabı vermek ve Batı Avrupa Türk romancılığının „patlayışını“ beklemek durumundasınız. Adı geçen araştırmada bir anket sorusu şöyle düzenlenmiş:

            - Almanya’da Türkiye’deki Türk Kültüründen F arklı bir Göçmen Kültürü Gelişti mi?

Bu soruya evet cevabı verenlerin oranı % 85,4, hayır cevabı verenlerin oranı %13, cevap vermeyenlerin oranı %1,4. Bu anketin 69 denek üzerinde uygulandığını dikkate alırsanız, sağlıklı bir sonuç elde edilemeyeceği ortadadır. Doğrusu bu kadar az sayıda ve nasıl seçildikleri de bilinmeyen deneklere dayanarak  sonuçlar çıkarmak, hele bunları T.C. Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle yayınlayabilmek  -bilimsel- cesaretinin nasıl gösterilebildiğini anlamak kolay değildir.

Bu satırların yazarı, yirmi yıllık gözlemlerine dayanarak ifade etmek ister ki,  Batı Avrupa’da Türkiye’dekinden farklı bir Türk kültürü değil, Türkiye’deki gibi iki ayrı kültür havzası gelişmektedir. Birincisi asimile edilmekte olan Türklerin kozmopolitleşen yaşayış biçimleridir ki, Bosforos’taki yoldaşlarından hiç de ileride bulunmamaktadırlar. Ikincisi ise, bundan kırk yıl önce Anadolu’dan geldikleri günkü kültür hayatını olduğu gibi korumaya çalışan bir başka kesimin kültür havzası. Ancak her ikisinin de ortak noktası, içinde bulundukları toplum tarafından dışlanmaktır. Siyasi dernek ve gruplar çevresinde toplanan Türkler, Türkiye’deki merkezlerine daha yakın durmakta ve bu sayede Türkiye ile bağlarını biraz daha sıcak tutabilmektedirler.

            Genç nesillerin Almanya’ya daha yakın oldukları gerçeği, kültürel bir yakınlığın değil, coğrafyaya bağlılığın, hemşehriliğin ifadesidir. Öte yandan, teknolojinin dayattığı benzer yaşama biçimlerine, aralarında konuştukları dile bakarak, genç nesillerin Almanlaştığını söylemek bizi yanılgıya iter. Galatasaray Lisesi mezunları ne kadar Fransız, Robert Kolejliler ne kadar Ingiliz ise, mesela Almanya’daki Türk gençleri de o kadar Alman’dırlar. Türkiye’de sokaktaki adam Türkçeye ne kadar hâkimse, Batı Avrupa’daki Türk de o kadar hâkimdir.

            ŞIMDI ROMAN ZAMANI...

            Öyleyse burada Batı Avrupa’da yaşayan Türkleri konu edinen Türk romanından söz etmek daha gerçekçi olacaktır.

            Elbette bu tür romanların göç ve göçe bağlı meselelere dayanması, işin tabiatı gereğiydi; öyle de oldu. Göç kervanına katılan hikâye ve romancılarımız, Anadolu’nun „buğday benizli“ ya da „kara bıyıklı“ adamlarının yeni coğrafyadaki ruh hallerini hasret ekseni etrafında ele aldılar. Her ne kadar bu kalem erbâplarının  çoğu batıya âşık, enternasyonal ya da hümanist düşüncelere sahip kişiler olarak çıkıp gelmiş olsalar da, Batı Avrupalıların sanat ve edebiyatta bile milli ve dini değerlerine ne kadar bağlı olduklarını görünce farkında olmadan reaksiyoner bir tavır geliştirdiler ve „bizlik“ değerlere sarıldılar. Bazıları sınıfçı yaklaşımdan bütünüyle kopamayıp işi „gönüllü köleler“ veya „beyaz zenciler“ düzleminde ele aldılar; amaçları o olmadığı halde, farkında olmadan sonunda milli bir çizgiye varıp oturdular.  Ilk cümlelerine sabah akşam vuran klise çanları, dinsel kılıklarıyla sokaklarda dolaşan zangoçlar, anaokullarında, hastanelerde görev yapan kara üstlüklü rahibeler, iş yerlerinin, resmi dairelerin, sınıfların giriş kapılarına asılmış istavrozlardan söz ederek başladılar.  Bütün cümlelerine  bir hayâl kırıklığı, yarı yolda bırakılmışlık ve buna duyulan öfke sinmiştir; zira şu ya da bu sebeplerle Avrupa’da bir süre yaşamak zorunda kalan Türk hümanistleri, kendilerine diplomatik  yaklaşmak zorunda olmayan sokaktaki adamın entel-sıradan farkı gözetmedenTürklere ve diğer doğu halklarına  bakışını  bütün çıplaklığı ile görme talihsizliğinden (!)  kaçamadılar. Aslında, eğer doğrudan kendilerini de kapsamasaydı, Türkiye’de kuramsal olarak varsaydıkları, ancak Türk toplum yapısında örnekleri çok yüzeysel olarak görüldüğü için ancak kuruntu-kurgularla ele alabildikleri bu  katı sınıfçı hayat biçimine dört elle ve zevkle sarılırlardı; ne var ki, artık kendileri de marksizmin bu rüyâ-tarlasındaydılar ve bacaklarına savrulan tırpan Çukurova, Harran ağalarının değil, Türk toplumunu 200 yıldır kuyruğuna bağlamak için çaba sarfettikleri „garp“ medeniyetinin elindeydi.

 Türk solunun hemen bütün tanınmış yazarları konuya hep bu düşkırıklığı açısından yaklaştılar. Ilk planda hatırlayabildiğim  bu gruba giren yazarlar ve romanlarını şöyle sıralayabilirim. Gülten Dayıoğlu, Dönemeyenler; Tarık Dursun K., Bağrı yanık Ömer ile Güzel Zeynep;  Adalet Ağaoğlu, Fikrimin Ince Gülü; Dursun Akçam, „Almanya’nın Zencileri“ ve „Almanya’nın Üvey Çocukları“ (Yazı Dizisi ); Füruzan, Yeni Konuklar/  Almancılar (Yazı Dizisi)/ Ev Sahipleri; Zülfü Livaneli, Arafatta Bir Çocuk/ Dönemeyenler (Yazı Dizisi-Politika); Işıl Özgentürk, „Almanya Bugün“ (Yazı Dizisi-Cumhuriyet); Yüksel Pazarkaya, Oturma Izni; Abbas Sayar, Dik Bayır; Necati Tosuner, Sancı Sancı; Tekin Sönmez, Yeryüzü Gurbeti; Nevzat Üstün, Alamanya Beyleri; Bekir Yıldız, Alman Ekmeği/ Demir Bebek/ Harran-Berlin (Röportajlar)

            Konuyu vatan sevgisi ve özlemi, yakınlarına hasret duygusu açısından ele alan en güzel hikâyelerin Osman Çeviksoy tarafından kendi gurbetçilik günlerinde yazıldığını unutmamak gerekir. Kültür farklılığının önemini  çok güzel bir aşk hikâyesi biçiminde işleyen Mehmez Niyazi Özdemir’in Iki Dünya Arasında romanını da altını çizerek ifade etmek lâzım. Konuya çok yönlü yaklaşımı açısından benzerlerinden farklı bir yanının bulunduğuna inandığım Köln’de Bir Kız romanı da kaydetmek zorundayım.

            Almanca yazan ya da Türkçe yazıp Almanca’ya çevirildikten sonra yayınlanan romanlar, her nedense hep aynı konuları, benzer yaklaşımlarla ele alıyorlar. Bunun en tipik örneklerini Sevgi Özdamar’da görüyoruz. Özdamar, Karağanserai isimli romanında ninesinin abdest alırken dudakları kıpır kıpır dua okumasına, suyla taharetlenmesine dramatik sahneler katarak galiba Karl May’ın, Türkleri de, Türkiye’yi de görmeden yazdığı romanlarında hurafelere inandırdığı Alman toplumunun  zaaflarını gıdıklamak istiyor. (Bu yolla bir de ödül aldığına bakılırsa, başarısız da sayılmaz.)

            Almanca yazdığı Felicita romanıyla ünlenen Akif Pirinçci’nin ve peşpeşe mensur romanlar yayınlayan Halil Gülel’in adını işaret ettikten sonra; temelde reklâm ağırlıklı olamakla beraber kısa hikâye ve şiirlere de yer veren üç Türkçe dergiden de söz etmek gerekiyor: Intertürk, Öztürk, Aktüel.

 

            NETICE

            Bu yazıda henüz bir neticeden söz edebilmek mümkün olmayacak; kendi ülkesinde belli bir kültür politikası geliştirememiş Türkiye’den, göçmen konumuna düşmüş vatandaşlarının hiç bir problemini çözememiş hükümetlerden kültürel bütünlüğe katkı bekleyişinde bulunmak hâyâline kapılmaktansa, bu güne kadar „kendi göbeğini kendileri kesen“ insanlara „devam“ demenin ötesinde bir tavsiyede bulunmak da mümkün değil. Belki bu „devam“, Batı Avrupa Türkleri arasından bir Salman Rüşti’nin çıkarak „Şeytan Ayetleri“ adıyla kendi kültür kökenine sövmesinin önüne geçebilecektir.

__________________________________________

41) Kültür ve Dil, Mehmet Kaplan, Dergâh Yay., Istanbul, 1982

2) Gurbet Ölümleri, Hasan Kayıhan , Burak Yay., Frankfurt, 1982

3) Iş gücü

4)Mai Frish’ten R. Mandel’in yaptığı alıntı. „Turkısh Headcarves  and  the Foreıgner Problem, Construktıng Dıfference Trought Emblems  of  Identıty,  Neğ German Crıtıçue, Ğınter, 1989

5) izin

6) şaka

7) Ich verstehe nicht: Anlamıyorum.

8) Aynı sosyal statüye sahip ailelerin toplandığı semtler.

9)Federal almanya’da Türklerin Kültürel Sorunları, Önel Yay., Köln,1996