BATI GÖÇÜMÜZ
VE YARINA BAKIŞ
sunuş
Yarım
yüzyıl önce Batı Avrupa ülkelerine çağrılan insanımıza uzun süre
biyolojik iş makinaları olarak bakıldı; onların da birer "sosyal
varlık" oldukları farkedildiğinde ise bu gerçeği bütünüyle
kabullenmek yerine ötekileleme yoluna gidildi ve "Misafir İşçi"
kavramıyla sınıflandırıldılar. Rresmî tavır, ana kitleden bu
insanları kendisinin dışında ama onun değer yargılarını sureten
de olsa kabul eden bir paralel toplum olarak algılamasını,
yaşama biçimlerine tahammül göstermesini bekledi. Ne zaman ki bu
yaşam biçiminin "getto" sınırlarını zorladığı ve taşmağa
başlayarak sosyal barışı tehlikeye düşürmekte olduğu görüldü,
derhal "geri dönüşü teşvik yasaları" devreye sokularak maddî
özendirme yoluyla özellikle Türk nüfusunun azaltılması yoluna
gidildi. Ne var ki Türkiye'nin 70'li yıllarda bir türlü sosyal
ve ekonomik istikrara kavuşamaması, özellikle kırsal kesime geri
dönen ailelerin yurtdışında yetişen genç bireylerinin uyum
sağlayamaması zamanla bu insanları "yeniden geri dönüşe"
zorladı. Türkiye'den yapılan evlilikler ve doğumlar sonucu bugün
sadece Almanya'da 2 milyonu aşan nüfusumuzun demografik yapısı
ilerisi için pek de ümitvar olabilmemize imkân tanımıyor; artık
sadece Alman ırkçılarının değil, iktidar partilerinin ve federal
yönetimlerin bile zaman zaman yüksek sesle yabancı /aslında
Türk/ aleyhtarlığı yaptıkları bir dönemde bulunuyoruz.
Toplumumuzun milletleraras
ı
sözleşmelerden doğan haklarından ve çağın insan anlayışının
sağladığı imkânlardan yeterince yararlanabilmesi için gerekli
yapısal oluşumun oldukça uzağındayız. Artık kendimizi
"çağırdınız, geldik" mantığıyla savunmak ve oyalamak yerine,
konumumuzu iyi tanımlamak ve içinde yaşadığımız toplumlarda
belireın etnik sınıfçı yaklaşımlara bütüncü bir tavırla karşı
koymak zorundayız.
Bu çal
ışma,
Batı Göçü'müze topluca bakmak ve toplumca yeni bir tavır ortaya
koyabilmemize katkıda bulunmak amacıyla kaleme alınmıştır.
Hasan Kay
ıhan
Kayhan
kavramlar
Bu çalışmada
kullanılan kavramların, metin içinde ayrıca
vurgulanmamaları durumunda aşağıda belirtilen
çerçeveleriyle anlaşılmaları beklenir.
Türk Nüfusu: Anılan ülke, bölge ya da coğrafyada
yaşayan ortak özellikleri, Türkiyeden göç etmiş Türk
uyruklu insanlar; bir başka ülke tabiatına geçmiş Türk
kökenli eski Türk yurttaşları.
1.Kuşak: Türk nüfusunun Türkiyede doğmuş ve
kişisel kararlarıyla yetişkin işgücü olarak yurtdışına
gelmiş kesimi.
2. Kuşak: Yurt dışında doğmuş ya da 1. kuşak
tarafından aile birleşimi çerçevesinde çocuk yaşta
yurtdışına getirilmiş olanlar.
Aile birleşimi: Eşlerden birinin bulunduğu
yurtdışına aile bireylerinin göç ederek yerleşmeleri
olgusu.
Kültür: Bir milletin karakte-ristik duyuş,
düşünüş, inanç ve yaşayış kalıplarının bütünü.
Kültür şoku:
Bireylerin bir başka kültür
çemberinde kendi kültür normlarının geçersizliği
karşısında içine düştükleri buhran.
Kültür yabancılaşması:
Uzun süre kendi kültürel
değerlerini yaşayamama sonucu bunların aşınması ve
yerlerini başka kültürel değerlerin alması.
Kültürel boşluk: Bir birey ya da topluluğun ne
atalarının ne de içinde yaşadığı toplumun kültür
normlarını edinememesi nedeniyle oluşturduğu anamik
yapı.
İki dillilik: Kişilerin günlük hayatta iki ayrı
dille anlatma ve anlama durumunda kalmaları.
Dil kayması:
İki dilli bir ortamda yetişenlerin
her iki dili de yeterince iyi öğrenememesi durumunda
rkına va varmadan aynı cümle içinde her iki dilden
kelimeleri kullanma olgusu.
Çifte Vatandaşlık: İki ayrı ülkenin
vatandaşlığına sahip olma durumu. (Almanyada 2000
yılından önce Alman vatandaşlığına geçmek için T.C.
Vatandaşlığını ilkin terkedip sonra yeniden alanların
Yeni Yabancılar Yasasının boşluğundan yararlanmak
suretiyle kazandıkları statü.)
Sığınma / İltica (azül): Kendi ülkesinde can
güvenliği olmadığını gerekçe göstererek bir başka
devletin himayesini isteme.
Ekonomik amaçlı sığınma: Kendi ülkesinde can
güvenliğine yönelik herhangi bir tehlike söz konusu
olmadığı halde varmış gibi göstererek bir başka ülkenin
himayesini isteme.
Potansiyel kriminel: Suç işlemeye meyilli
bireysel ya da örgütlü yapı.
hatırlayış

31
Ekim 1961 tarihli Türkiye - Federal Almanya İşgücü Anlaşmasının üzerinden yakında
Yarım Yüzyıl geçmiş olacak. Türk insanının
Almanya macerası aslında bu tarihten çok daha gerilere uzanmaktadır. Otto von
Bismarckın Rusyanın etki alanının genişemesinden duyduğu endişe, Osmanlı ve
Alman imparatorlukları arasındaki ilişkilerin 1880 yılından itibaren sistematik
biçimde gelişmesine temel oluşturdu. İstanbulu politik ve ekonomik alanda
bütünüyle kendisine bağlamayı düşünen Berlin, bu hedefine ulaşmak için Bağdat ve
Anadolu demiryollarının yapımını da üstlenince Almanyadan Osmanlı
İmparatorluğuna ham madde karşılığı mamul madde girişleri arttı. II. Abdülhamit
döneminde çok sayıda Türk genci askeri ve teknik eğitim almak üzere Almanyaya
gönderildi. Balkan Savaşındaki yenilgi üzerine yenileştirilmesine girişilen
Osmanlı Ordusunda çok sayıda Alman kurmay subayına görev verilmesi, haliyle
Alman silah sistemlerinin edinimine de yolaçtı.
Her iki imparatorluğun
I. Dünya Savaşındaki silah arkadaşlığı kaybedilen savaş nedeniyle özellikle
Almanlar tarafından tez unutuldu; imparatorluktan cumhuriyete geçiş sürecini
farklı şart ve biçimlerde gerçekleştiren her iki ülke arasında kopan ilişki,
Türkiye Cumhuriyetinin Lozan Antlaşmasıyla (24 Temmuz 1923) tam bağımsızlığına
kavuşmasından sonra 3 Mart 1924 tarihinde imzalanan Türk-Alman Dostluk
Anlaşmasıyla yeniden kuruldu.
ÖNCE ONLAR
GELDİLER
Almanyada
gelişen ırkçı politik akımların
1933 yılında NSPDnin önderliğinde iktidara gelmesiyle birlikte baskıdan bunalan
Alman aydınlarına, Atatürk ürkiyesinin kucak açması,
hükümetler arasında değilse de iki ülke aydınları arasında daha farklı
boyutlarda yeni bir ilişkiler
ağının oluşmasına neden oldu. Aralarında Berlin eski belediye başkanı Ernst
Reuter, ünlü müzisyen Paul Hindemith, dilbilimci George Rohde gibi birçok bilim
adamının yanısıra, kendilerine sadece sığınma hakkı değil, bozkırın ortasında
kurulan yeni Türk başkentinin mimarları olma onuru da verilen Martin Wagner,
Bruno Taut, Hans Poelzig, Martin Elsässer, Paul Bonatz ve 1939 yılında yeni
parlamento binasını
inşaa etmekle görevlendirilen Clemens Holzmeister gibi pek çok Alman aydını II.
Dünya Savaşı sonuna kadar Türkiyede kaldılar. Bir kısmı Türkiyeyi yeni
vatanları sayıp ömürlerinin sonuna kadar orada yaşadılar ve orada toprağa
verildiler.
DOST DERKEN
Ne
var ki, gerek imparatorluk gerekse cumhuriyet döneminde iki ülke arasında
görülen bu sıcak ilişki, Türkiye ve Türkler açısından her zaman sağlıklı olmadı.
Osmanlı İttihat ve Terakki Partisi hükümetinin son sadrazamı Talat Paşayı
Berlinde vurarak öldüren Ermeni teröristi Telerianın mahkemesi sırasında dünya
hukuk tarihinin en kara sahneleri yaşandı; sadece Ermeni tezlerini savunan
tanıklar dinlenerek Türk milleti, Ermenilere katliam uygulamakla suçlandı.
Ermeni suçlamalarının asılsızlığını bilen ve o dönemin görgü tanığı olan General
von Schellenberg gibi kişiler, mahkemeye ifade vermek üzere şahsen başvurdukları
halde kendilerine söz verilmedi ve bir kaatil beraat ettirildi.
Sovyetler Birliğini
arkasına alan Almanya Halk Cumhuriyetinin kendisi için yarattığı tehlikeyi
önleyebilmek için NATOnun en büyük destekçisi olan Federal Almanya Cumhuriyeti,
NATOnun güney kanadını oluşturan Türkiyeyle de yakın ilişki içine girdi.
BERLİN
DUVARI
Berlin Duvarının
örülmesi, giderek güçlenen sanayisinin ihtiyaç duyduğu işçi açığını doğudan göç
alarak kapatmasını engelleyince ilkin İtalya, Yunanistan ve İspanya gibi
ülkelerden Misafir İşçi almaya başlayan Federal Almanya, 1961de Türk işgücünü
çekmeye başladı. Birkaç yıl çalışarak küçük bir işletme kurmak ya da bir ev,
arsa, birkaç dönüm tarla ve belki bir traktör almak umuduyla Almanyaya gelmek
isteyenlerin sayısı, bu ilkenin işçi talebi arttıkça artmaya devam etti.
Türkiyenin her on yılda bir karşılaştığı askeri darbeler ve bir türlü içinden
çıkamadığı ekonomik istikrarsızlıklar, insanların dönüş yollarını kapadı.
1980li yıllarda aile birleşimi yoluyla kalıcı göç dönemine girildi.
PETROL KRİZİ
1973 yılında
yaşanan petrol krizi Alman endüstrisindeki hızlı yükselişi frenleyince, işgücü
fazlası oluştu. Bunun üzerine yeni işgücü alımına son verildi. O günlerde
Federal Almanyada yaşayanTürk nüfusu 910 500 idi. İşgücü sınırlamasının bir hedefi de,
göçmen işçilerin ülkelerine geri dönüşünü sağlamaktı; ancak mevcut Türk
işçilerinin geri dönüşü bir yana 1966/1967 yıllarında gerçekleştirilen geri
dönüşü teşvik uygulamasıyla Türkiyeye dönmüş olan eski Konuk İşçiler de
ülkelerindeki büyük krizler nedeniyle tekrar Federal Almanyaya gelmeye
başladılar. Türkiyede yaşanan ekonomik krizler giderek artmaya başlayınca, geri
dönüş planları
yapan Türk işçilerinin birikimleri düşledikleri yatırımları karşılayabilecek
düzeye bir türlü ulaşamadı. Bunun üzerine daha uzun süreler Almanyada kalmaları
kaçınılmaz hale geldi ve aile birleşimi yoluyla eş ve çocuklarını getirmeye
başladılar.
VİZELER
DÖNEMİ
Avrupa İnsan Hakları Konvensiyonunun 8. maddesi
aile birleşiminin engellenmesini önlediği için, hızla artan göçün önüne geçmeyi
ailelerinin yanına gelecek çocuklarda 18 yaş sınırını 30 Kasım 1980den itibaren
16ya indirmekle çözmeyi düşünen Federal Almanyaya çok kısa bir süre içinde
yoğun bir Türk göçü başladı ve bu ülkedeki Türk nüfusu 1,5 milyona ulaştı.
28 Kasım
1983 tarihinde, sadece işsizliğin artması gerekçesiyle değil, hristiyan
kültürüne sahip Almanyaya Türklerin uyum sağlamakta zorlandıkları düşüncesiyle,
geri
dönenlerin
ve onların çocuklarının bir daha Federal Almanyaya dönmemeleri esasına dayanan
gayri insani içeriğe sahip yeni bir Geri Dönüşü Teşvik Yasası çıkarıldı. Bu
yasadan yararlanan ve büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu 250 00 kişi
ülkelerine döndü. Federal Almanyada dünyayaya gelmiş ve okula başlamış on
binlerce çocuk ve genç Türkiyedeki okul sistemine ayak uyduramayarak büyük
zorluklarla karşılaştılar.
YA KALANLAR?
Kalanlar, Türkiyeden evlilik yoluyla bu günkü sayılarla
1,8 milyona ulaştılar. Uyum programları çerçevesinde bir dönem Alman
vatandaşlığına geçmeye özendirilenler, Ferderal Almanya Yabancılar Yasası çifte
vatandaş olmaya izin vermediği için yasal olmayan bir yol tuttular ve gizlice
T.C. vatandaşlığına dönüş yaptılar; ancak Federal Alman Şansölyesi, kendisini
ziyarete gelen dönemin Türk başbakanından Türkiyenin ABye giriş sürecinde
destek vereceği vaadinin karşılığında Alman vatandaşı olan Türklerin yeniden
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına alınmayacakları sözü aldı. Tarih şuuruna
sahip olmayan bu başbakanımız Türkiye'ye dönerken gururla "bu iş tamam, AB'ye
giriyoruz" diyecekti.
PEMBELEŞME
Böylece nerelerde geçerli olduğu
halâ bilinmeyen Pembe Kart dönemi başladı; ancak Türklerin giderek artan
sayılarda Alman vatandaşlığını alması ve böylece seçme ve seçilme hakkı
kazanmaları ve Türkiye aleyhtarı politikalarla oy toplamayı düşünen siyasi
partilere tavır koymaları, bu tür partilerin yönetimde bulundukları eyaletlerde
vatandaşlığa geçiş
işlemlerinin giderek zorlaştırılması olgusunu doğurdu. 12 Eylül saldırısından
sonra ise Batı Dünyası, müslümanlara karşı şüpheci bir yaklaşıma yöneldi. İlkin
Almanyanın Baden-Würtemberg eyaletinde başlayan Vicdan Testi uygulaması,
insan onuruyla bağdaşmayan sorular içerdiği halde Federal hükümet tarafından
desteklendi ve diğer bazı eyaletlerin de aynı yolu seçmelerine zemin hazırladı.
Bu olay, öteden beri Türkiyeden bekledikleri sıcak
yaklaşımı bir türlü bulamayan Almanya Türklerinin Alman vatandaşlığına daha
fazla meyletmelerine yolaçtı.
ALT/ÜST
KÜLTÜR
Günümüzde
"Çok Kültürlü Toplum tezi yerine "Öncü Kültür diretmesi, Türkçe Anadil
derslerinden vazgeçilmesi, okullarda ve baz
ı
iş yerlerinde Almanca dışında bir dilin kullanılmasının yasaklanması gibi
uygulamalar giderek yaygınlaşmakta; ünlü bazı politikacılar, yabancı çocukların
ilkokula başlarken alınacakları dil testini başaramamaları durumunda geri yekâlı
Alman çocukalarının devam ettikleri okullara gönderilmeleri yolunda görüş dahi
belirtir duruma gelmiş bulunmaktadırlar. Öteden beri ırkçı Almanların saldırılarına
muhatap olan Türkler, herşeye rağmen yaşadıkları Batı ülkelerinde kalma
eğilimine yönelmiş bulunuyorlar. Artık Türkiyedeki mal varlıklarını elden
çıkararak konut edinme dönemine girdiler. Onca dışlanma olgusuna rağmen 2. kuşak
da dahil olmak üzere yaşadıkları ülkelere temelli yerleşme sürecine geçmelerinin
sebepleri şöyle özetlenebilir:
HER
ŞEYE RAĞMEN
-Artık
yaşlanan ve daha fazla sağlık hizmetine ihtiyaç duyan kesimin alıştığı sağlık
hizmetini Türkiyede bulamaması,
-Türkiyede dönüşlerine
zemin hazılayacağını umarak katıldıkları işçi şirketleri denemesinin
başarısızlıkla sonuçlanması,
-Holdinglere kaptırdıkları
birikimlerinin takibinde kendilerine yardımcı olmayan Türkiyeye duydukları
hayâl kırıklığı,
-Çocuk ve torunlarından
uzun süre ayrı kalmayı arzulamamaları,
-Türkiyede terör ve sokak çetelerinden korkuları
-Kültür değişimine
maruz kalışları.
AVRUPALILIK
2006 yılına
girer girmez başta Hollanda, Almanya ve Danimarka olmak üzere yerleşik Türk
nüfusunun bulunduğu ülkelerde Türkleri yeniden analiz etme dönemi başladı. Aile
içi şiddet, zorla evlendirme, namus cinayetleri, paralel toplum oluşturma
çabaları üzerine her gün basın-yayın organlarında haberler, yorumlar,
incelemeler yayınlanıyor. Oysa Türkler, yarım yüzyıl önce aralarına karıştıkları
toplumların ne tarihi ne hayat tarzları ne de dünya görüşleri hakkında bir
bilgiye sahiptiler; ancak integrasyon-reintegrasyon ve asimilasyon
tartışmalarının alevlendiği 2006 yılı
başından beri Avrupalıların kimler olduklarını düşünmeye başladılar. Özellikle
Türklerin Avrupa ya da sosyolojik anlamda Batı ile ilişkilerini bilmek,
Avrupada yaşamaya karar ermiş
bir toplumun ilk yapması gereken iş
olmalıdır; onları iyi tanımak, birlikte yaşama hedefine ulaşmak için yapılması
gereken çalışmalar hakkında en azından metodik ipuçları
bulmalarına yardımcı olacaktır. Öncelikle şu sorulara kendi kendimize cevap
vermemiz gerekmektedir:
-
karşılıklı
-
bakışmalar
-Bat
ı
ve Türkler arasındaki ilişkinin sosyolojik koordinatlarını nasıl anlamamız
gerekmektedir? Her iki taraf toplumsal şuur altında birbirlerini nasıl
görüyorlar? Bu yaklaşımlar genel ve bireysel düzeyde ilişkilere nasıl yansıyor?
Zaman
zaman kendimizi batılılara hoş
gösterme çabası içine girdiğimizi inkâr edemeyiz. Bu yanımızın artık onlar da
farkına vardılar; Türkiye ya da Türkler hakkında ne zaman olumlu bir şey
söylesek, sözlerimizdeki verschönern/güzelleştirme oranını keşfetmeye
girişiyorlar. Türkiye ve Almanyadaki Türkler hakkında araştırmalar yapmak
amacıyla kurulmuş bir enstitü, Almanya Türklerinin kültürel yapısını belirlemek
için yaptığı anketi Türkiye Kültür Bakanlığının finasmanıyla kitap haline
getirmiş.
HARMAN OLA
Araştırmacıların
vardıkları sonuç şöyle: Görüldüğü gibi Avrupa´da yaşayan Türklerin son 2 yılda
% 65´i ayda en az 5 defa sinemaya, % 60´ı ayda en az 2 defa tiyatroya, % 45´i
ayda en az 1 defa operaya, %30´u ayda en az 1 defa baleye gitmiş bulunmaktadır.
Bununla şunu ifade etmeye çalışıyorlar ama açıkca söyleyemiyorlar: Türk
ulusunun batılılaşma yolunda aldığı mesafe budur. Artık orada yaşayan 3 milyon
insanımızı gerçek Avrupalılar olarak selamlayabiliriz.
GERÇEK
Oysa gerçek bambaşka
Avrupadaki
Türkler, aynen en büyük köyümüz
İstanbulda olduğu gibi iki ayrı yönde ilerliyorlar: Modernizm ve
Muhafazakârlık
Modernistler hakkında fazla bir şey söylemeye gerek yok; zira
bunlar, gemileri yakmış, Anavatan kavramını defterlerinden silmiş, artık domuz
etinde trişin maddesinin olmadığını keşfetmiş, kendilerini Batılı sanan ama
Batılılıkları üzerlerinden emanet elbise gibi dökülen takımımızdır.
Muhafazakâr kesim, geçen yüzyılın
ortalarında köylerinden nasıl çıkıp gelmişse, öylece kalmış; hatta Türkiye'deki
aynı sosyal tabakaların gösterdiği şehirleşme sürecini dahi "yabancılaşma"
kaygısıyla yaşamamış, aslında muhafazakâr değil de "sosyal donma"
kavramıyla
tanımlanabilecek bir yapı oluşturmuş bulunmaktadırlar.
İÇ-GETTO'LAR
Yerli toplumların
giderek güçlenen dışlama girişimlerini biraz da memnuniyetle karşılayan gruplar,
bu kesimdekileri etkileyerek sosyal donmanın ardından kendi kökleriyle de
benzeşmeyen farklı bir gelenek oluşturmaya yönelttiler. Artık babalarının
yaşayış biçiminin dahi islâmî olmadığını iddia etmeğe, anavatanlarını bile
"beyt-ül harb" olarak nitelemeğe başladılar; sonunda Suidi Arabistan ve Libya
kaynaklı "tebliğ" ve "irşad" gruplarına yaklaştılar. DİTİB oluşumu ana bünyeden
kaymaları kısmen önleyince, ayakta kalabilmeyi diğerlerinden farklı olmak
çizgisinde arayan bu gruplar, giderek iç-getolar oluşturdular; kendi mescidleri
etrafında kümelenerek ana bünyeden bütünüyle koparak ayrı imsakiyeler yapma,
ayrı hac kervanları düzenleme yolunu tuttular.
YEŞİL
/ ya da Yeşil Görünen / İSTİSMAR
Böylesine
yoğun biçimde içe kapanma sosyal ve
ekonomik alanda kontrol dışı yeni getto-pazar yapısını türetti. Beklendiği gibi
her iki alanda "kimlik" koruma kaygıları güçlendi ve dış dünyaya "islâmî-islâm
dışı" çerçevesinden bakmak bir hayat tarzı olarak yaygınlaştı. Gettolarda "helâl
et kesimi" grupçuklarının yerini bu işi mezbaha düzeyinde yapan, her türlü
konserve gıda maddesinde "helâl" damgasını reklâmlarının ana ögesi haline
getiren çok ortaklı "kâr ortaklığı şirketleri" türedi. Zamanla bu şirketler
inşaattan her türlü mal üreten fabrikalar silsilesi görünümüne büründüler ve
artık kendilerini İslâmî holdingler olarak tanıtmaya başladılar. Önceleri
İslâm'ı düzgün yaşayabilme konusunda daha hassas davranan insanlarımıza yaklaşan
ve "kâr ortakları" sayısını artıran bu kuruluşlar giderek daha profesyonel hale
geldiler ve Türk toplumunun tamamına uzandılar. İslâmla alâkası bile olmayan
şirket kurucuları, İslâmî ekonomi vaadleriyle inançlı insanların bütün maddî
birikimlerini topladılar; sonunda zarar beyan ederek onların yoksullaşmalarına
sebep oldular. (Aslında bu insanlarımızın çoğu, faizsiz / helâl kazanç
düşüncesinden ziyade bankaların verdiği faizden daha yüksek kâr payı alacakları
düşüncesiyle paralarını oralara yatırmadıklarını söyleyemezler.)
TAKIYYE
Bu kesimdeki istisnasız
bütün grupların en belirgin özellikleri, kendi içlerine kapalı yaşamalarıdır.
Özellikle kendileri dışındaki diğer Türk gruplarından kaynaklanan ve yerli
kesimlerden destek bulan suçlamalar karşısında kendilerini ggerek dil gerekse
örgütlü davranış yetersizliği yüzünden savunamaz duruma düşmekte, daha çok
ciddiye aldıkları yerli toplum karşısında açıklıkla kendilerini ortaya
koyamamaktadırlar; kendi içlerinde başka, yerli yönetimlere başka mesajlar
vermeye çalışmak suretiyle kendi dünyalarında tepki görmeden yaşayabileceklerini
düşünmektedirler. Öyleki dış dünyaya hemen hemen tek açılma noktası olan
(Almanya'da) İntegrasyonrat'lardaki (eski adıyla Yabancılar Meclisi) sayısal
çoğunluklarına rağmen gönderdikleri üyelerinin dil ve bilgi yetersizliği
yüzünden bu kısırdöngüyü de kıramamaktadırlar. Hoş, "artık kendilerini Türk gibi
görmemek" iddiasıyla yerli toplumlara yaklaşan kesimler için de durum pek farklı
değildir. Bunun en açık örneğini, Alman Yayıncılar Birliği tarafından
ödülendirilen Orhan Pamuk'un ödül törenindeki konuşmasında Türkiye'yi karalarken
alkışlayan Alman basın-yayın organlarının, AB perspektifinde dışlama yanlısı
teşebbüsleri tenkit edince birdenbire bu şahsı gündemden düşürüvermelerinde
görürüz.
-
TÜRK KLİŞESİ
-
Mehmet ve
Mehmet!


Zira Avrupalıların
kafasında, modernistleri de dahil olmak üzere yüzyılların oluşturduğu
betonlaşmış bir Türk klklişesi bulunmaktadır.
Öyle ki, siyasi tarihimizde Batılılaşma
yolunda en cesaretli adım olarak geçen Tanzimat Fermanı bile Batılıların gözünde
Bizi biz olarak görmelerinden kurtaramamıştır; 1839da Gülhaneden yükselen
sese, 856da eklediğimiz Reform ve Hoşgörü serisine rağmen, Kardinal Neumann
1854de şöyle söylüyordu: "Vizigotlardan Sarazinlere kadar Hristiyanlarla şu ya
da bu şekilde temasa geçen bütün ırk ve soylar Hristiyanlığı benimsediler; bunun
tek istisnası, Türklerdir.
BİZ
DE SİZİ İYİ TANIRIZ
Hadi o fanatik bir Hristiyandı
diyelim ve II. Sylvesterin Türklere karşı kurdurduğu Hristiyan Birliğini, V.
Gregorun Haçlı seferlerini başlatan Papa II. Urbandan önce 50 000 asker
toplayarak Türklere saldırışını da görmezlikten gelelim, hatta Katolik
dünyasının baş düşman olarak gördüğü Protestanlığın kurucusu Martin Lutherin
Türklere karşı savaş konulu vaazlarını, Türklere karşı dua ayinlerini bir yana
bıraksak bile, şu bizim de bayıldığımız büyük şâir Şekspire (Shakespear) ne
demeli?.. Adam, Othelloda İspanyol donanmasının Türklere karşı kazandığı
Lepanto Deniz Savaşını işlerken Desdemonanın öldürülüş sahnesinde Türk
düşmanlığı yapmaktan geri kalmaz. IV. Henryde Osmanlı Sarayını yerin dibine
batırırken, III. Richardda Türkleri kara vicdanlılar, vahşiler, aptal ve
cahiller kelimeleriyle tanımlar. Bugün İngiltereden İtalyaya kadar olumsuzluk
belirten bir deyim olarak hâlâ Küçük Türk, On paralık Türk (The Turk of
tenpence / Der Zehnpfennigtürke) tabirleri kullanılmakta, hatta Almanlar,
bakımsızlık ya da düzensizliği, türkleştirmek (türkisieren) fiili ile
anlatmaya devam etmektedirler.
KÖPRÜ GEÇİLİNCE
Türklere karşı
yüzyıllar içinde oluşmuş bu önyargılar, Avrupa toplumlarının Atatürke
duydukları şahsi hayranlık ve Türkiyenin soğuk savaş yıllarında NATO üyeliği
gibi sebeplerle bazı kesimlerinde eski sertliğini kaybetmeye yüz tutmuşsa da,
soğuk savaşın ortadan kalkmasıyla Türkiyenin stratejik önemini kısmen
kaybetmesi, ardından ayrılıkçı Kürtlerin kitleler halinde Avrupaya
yönlendirilmeleri ve sığınma başvurularının şartsız kabul edilmesi için organize
biçimde düzmece katliamlardan söz etmeleri ve bunların Batı medyasında geniş
biçimde işlenmesi, hele Avrupa Birliğine her neye mal olursa olsun girme
mantığının getirdiği teslimiyetçi noktadan mümkün olduğunca çok pay alabilme
düşüncesindeki Ermeni diasporasının çalışmalarından Türkiyenin AB üyeliğine
karşı çıkanların yararlanma düşünceleri, genel İslam ve Terör zeminine de
oturtularak yeni bir Antitürk akımının doğmasına yolaçmış bulunmaktadır.
"KARŞIDAKİLER"
Tarih
boyunca karşıdakiler imgelemesini
kullana gelen siyasi rantçılar, Soğuk Savaş dönemi sona erince aradıkları
abalıyı İslâm dini mensuplarında, iç politikada ise en kalabalık yabancı
kitlesini oluşturan Türklerde buldular. Mevcut Türk hükümetinin vatandaşlarına
karşı yapılan bütün haksızlıklara ses çıkarmamayı yeğleyen bir politika
izlemesinde cesaret alan bu güçler, artık hayat pahalılığının faturasını bile
yıllardır ülkelerinin kalkınması için emek sarfeden Türk işçilerine yükler
oldular. PISA araştırmasında eğitim düzeyi geri sıralarda kalan Almanya bu
duruma sebep olarak Türk çocuklarını işaret ediyor; süt ve süt ürünleri ihracatı
azalan Hollanda, Türkiyeden getirtilen Türk tarzı beyaz peynir tüketmeyi
yeğleyen Avrupa Türlerine bakıyor; Ardahanın bilmem ne köyünde kuş gribi ortaya
çıkar çıkmaz Avrupanın bütün havaalanlarında Türkiyeden dönenlerin bavulları
didik didik edilerek tavuk eti aranıyor. Elbette bütün bu uygulamalar karşısında
şaşkına dönen Türkler, kendilerine acaba benim yerli komşumdan farkım ne?
sorusunu sormak zorunda kalıyorlar.
VİCDAN
MI?
Aslında
2006nın ilk günlerinden itibaren bu soruyu sormalarına da gerek kalmadı; zira
Alman memurları, Türkleri bir kenara çekip önlerine bir
kâğıt bir kalem koyarak sorgu
sınavlarına almaya başladılar bile. Öyle ki artık yetişkin Türkler bir yana Türk
çocukları bile bu dışlama ve
ayrımcılık
akımından nasiplerini almaya başladılar; Hessen seçimleri yaklaşırken Münih tren
istasyonunda yaşlı bir Alman'ın çoğunluğu yabancı gençlerden oluşan bir grup
tarafından dövülmesi olayı, grupta iki de Türk gencinin bulunması nedeniyle
tamamen Türk aleyhtarı bir havaya
büründürülerek, bütün Türk gençleri potansiyel kriminel yapı olarak takdim
edilip suç işleme eğiliminde olanların derhal sınır dışı edilmesi, eğitim
kamplarına alınması, 12 yaşından küçük bile olsalar hapis cezası verilebilmesi
için yasal değişiklere gidilmesi bizzat iktidar partisi başbakan adyı tarafından
talep edildi. Hollanda Hükümetinin, Hollandaya gelin ya da damat gideceklerin
önce Türkiyedeki konsolosluklarında yapacağı dil testini kazanmaları şartıyla
Hollandaya giriş vizesi vereceğini duyurmasının hemen ardından, Alman İçişleri
Bakanı Wolfgang Schäuble, ülkesinden evleneceklere, eşlerini ancak 21 yaşını
doldurdukları zaman Almanyaya getirebileceklerini buyururken; Baden-Würtemberg
Eyalet Hükümeti, Türkler için 1 ocak 2006dan itibaren geçerli olmak üzere bir
Müslümanlar için Almanya Testi ya da basının değerlendirdiği şekilde bir
Vicdan Testi geliştirdi ki, testteki sorulara beklenen cevapları veremeyenler
Alman vatandaşlığına geçmeyi de unutacaklar, yerleşimi de.
NEREDE DO
ĞDUN?
PEKİ AMA "NEDEN" DOĞDUN?
Bu
testten bazı soruları okuyunca,
Sevgili Batının içine düştüğü çıkmazın sadece sosyolojik değil, psikolojik
boyutu da anlaşılacaktır:
-Kadının
erkeğe itaat etmesi gerektiğine ve aksi takdirde erkeği tarafından
dövelebileceğine inanıyor
musunuz?
-Gazetelerde kar
ısını
ya da kızını istenmediği yaşam tarzına uyduğu yüzünden öldüren erkeklerle
ilgili haberlere rastlıyorsunuz. Böyle bir eylemle ilgili düşünceleriniz neler?
-Almanyada
bir erkeğin iki kadınla evlenebilmesi için ne düşünüyorsunuz?
-Sizce bir kadın
hangi meslekleri kesinlikle yapmamalıdır?
-Özellikle bazı
mesleklerde kadının otoritesini kabul etmekte zorluk yaşar mıydınız?
-Almanyada spor ve yüzme dersleri normal müfredat
arasında. Kızınızın bu derslere
girmesini ister miydiniz?
-New Yorkta ve Madridde yaşanan
terör saldırılarını duydunuz. Sizin gözünüzde bu eylemleri yapanlar terörist mi
yoksa özgürlük savaşçıları mı?
-Reşit
olan oğlunuz size gelse ve eşcinsel olduğunu söyleyip, başka bir erkekle
birlikte yaşamayı planladığını söylese tepkiniz ne olurdu?
-Bazı
insanlar Yahudiler'i dünyadaki tüm kötülüklerden sorumlu tutuyorlar ve hatta 11
Eylüldeki saldırılarndan da onları sorumlu tutuyorlar. Bu tür iddialar
karşısında ne düşünüyorsunuz?
İKİNCİ TÜRK
ÇANLARI
Batı
medyasında Türkiyenin en geri kalmış bölgelerinden görüntü ve resimler,
Hürriyet Gazetesinin 2. sayfasında g kapkaççı haberleri, aile şerefi
cinayetleri, zorla evlendirmeler, aşağılayıcı Türk fıkraları, karikatürleri
eksik olmamakta, kuş gribi bile bir Türk salgını gibi sunulmaya çalışılmaktadır.
Sadece Almanca olarak hazırlanmış ve Türkler üzerine en iğrenç sözümona
fıkraları yayınlayan internet site sayısı 2007 yılı sonu itibariyle 10 bin
civarındadır. Passau Üniversitesi'nin 1954 yılında kabul ettiği ve resmi
evraklarda kullandığı (elindeki mızrağı yere yıkıp ayaklarının altına aldığı bir
Türk'e saplayan) "Türklere karşı savaşan Hz. Meryem" amblemi işin ulaştığı
boyutu gözler önüne sermektedir.
Thomas Seibert gibi İstanbulda yaşayan gazeteciler,
ülkelerindeki haber ajanslarına günlük haber geçişlerinde Türkiye ve Türkler
hakkında olumlu bir izlenim yaratabilecek bir tek cümle sarfetmekten adeta
korkmakta, olumsuzluğun çıtasını giderek daha da yükseltmektedirler. Elbette
Türkiyeden aktarılan bu tür haberlere Avrupada yaşayan Türklerin nizam intizam
tanımaz Anadolulu tarafı, nezaketi erkeklikten taviz sayan maço yanı, gâvura
karşı her sey caiz tavrı da eklenince Avrupalının tarihî mirasında mevcut olan
Türk imajı daha da ürkütücü bir durum kazanmaktadır.
SEVİLMEYENLER
Bunun en
çarpıcı örneğini Almanya'da Türk
evlerini kundaklama olayları devam edip dururken 7. sınıflar için hazırlanan bir
ders kitabında 29 Mayıs 1993'te Solingen'de
Türklerin oturduğu bir binanın aşırı sağcı Almanlar tarafından yakılması sonucu
aynı aileden Hülya Genç (9), Gülistan Öztürk (12) ve Hatice Genç (18), Gürsün
İnce (27) ile Saime Genç (4) isimli soydaşlarımızın hayatını kaybettiği olayla
ilgili cümlelerde görmekteyiz. Facianın faillerinden Marco'nun (Markus Gartman)
"aslında suçsuz olduğunu" iddia eden kitabın ilgili bölümünde Almanya'daki
Türkler hakkında da ırkçılığı körükleyen görüşler dile getiriliyor. Bu
cümlelerden cümlelerden bazıları şöyle:
"Marco, onlara ders vermek istemişti. Onlar, burada görülmek istenmediklerini
nihayet anlamalıydılar. O sadece biraz korku salmak istemişti ki, onlar
Anadolu'larına gitsinler. Merdivenlerin ahşaptan olması, o gün çocukların üst
katlarda yalnız bulunmaları tatsız bir tesadüftü. Bu Türkler belki de daha evcil
olmalıydılar. Her halükârda ebeveynleri suçlu. Anadolu'da kalsalardı yangında
ölen iki çocuğa hiçbir şey olmazdı. Şimdi herkesin Türkleri severmiş gibi
yapmasını Marco anlamıyor. Bu yalakalıkları duyunca midesi bulanıyor."
Marco bizi sevmiyor, bunlar bizi sevmiyorlar; bunlar
dediğim, Avrupalılar...

Hoş,
kendimizi sevdirecek bir şeyler yapmaya elbette mecbur değiliz, biz neysek oyuz,
diyebiliriz, zaten derneklerimizde söylediğimiz de bu; hem kötü insanlar
değiliz, onların da gözü kör değil ki, görüyorlar işte; görüyorlar da, bizi
bunların "yanlışlıkla sevmeye" başlamalarını engellemek için özel bir gayret
sarfeden bizimkiler ne olacak?
Onlar her zamanki gibi olmaya ve kullanılmaya
devam edilecekler. Avrupalıların geleneğinde var olan sponsorluk müessesesi,
Asya içlerinde "Avrupalı" ses aramaya devam edecek, yoksa da akçalı yöntemlerle
var etmenin yollarını arayacaktır. Elbette aydınlanma sürecine aşılanmış batılı
bir insan, uzaklardaki bu "Avrupalı" sese hiç düşünmeden gönlünü açıverecektir;
hem de sevgiyle..
İçimizdeki o "kendilerinden bizimkiler" sayesindedir ki sokaktaki Almana
sorduğumuzda bize 2 Türk şâirinin, 2 Türk müzisyeninin, 2 Türk ressamının, 2
Türk romancısının adını sayamaz. Eskisen şâir olarak Nazımı bilirlerdi,
Sovyetler dağılıp Doğu Almanya Batı'ya ilhak edincence unuttular; Tarkanın
şıkıdımlarını, Orhan Pamukun 1,5 milyon Ermeni kestiğimiz çetelesini
sanatkârlık saymalarına aldanmamak gerekir, zira üç gün sonra isimlerini bile
hatırlamayacaklar.
NEDEN SEVSINLER?
"Neden sevsinler," sorusunu "nasıl
sevsinler, şeklinde alırsak, belki dönüp onların gözüyle kendimize bakma
ihtiyacı duyabiliriz.
Nasıl
sevsinler?
Shakesper,
birçok eserinde bizi öyle karalar, öylesine yerin dibine
batırır ki, onun oyunlarını
seyredenlerin Türklerden nefret etmemesi imkânsızdır. Shakespearein eserleri
1600lerden beri dünyanın dört bir tarafında halâ yayınlanmakta, oynanmaktadır.
Onun eserlerinde biz Türkler için kullandığı sıfatları Türk düşmanı olarak
tanınan Puşkin'de bile göremeyiz. Hele o Lord Byron denen şâir! Konuları bugün
hakkımzda söylenenlerin hemen hemen aynısıdır; kadınları ezmek, aile şerefi
adına kızlarını öldürmek, zavallı Yunancıkları kesmek... O ki: Leila! each
thought was only thine! / My good, my guilt, my weal, my woe, / My hope on high
-my all below. / Eart holds no other like to thee, / Or, if it doth, in vain for
me: / For worlds i dare not view the dame / Resembling thee, yet nothte same./
The very crimes that mar my youth, / This bad of death -attest my truth! / `Tis
all too late -thou wert, thou art / The cherish'd madness of my heart!
haykırışı ders kitaplarında bile yer alır, bunu okuyan çocukların kafasında
oluşan Türk klişesini nasıl kazıyabiliriz?
The Bride of Abidos isimli şiir kitabında yer alan iddialar bugün
aşağı yukarı aynı biçimde, üstelik Türk adı taşıyan içimizdekiler tarafından
aynen tekrarlanmaktadır.
Franz Werfel, "Musa Dağında
40 Gün isimli romanındaErmenileri nasıl yok ettiğimizi (!) ballandıra
ballandıra öyle bir anlatmış ki, her okuyan bize karşı potansiyel bir nefretçi
olmuş...
Le Monde gazetesinde o malûm "Geceyarısı
Ekspresi filmini değerlendiren bir yazı şu cümlelerle sona eriyordu: Film,
seyredenlerde öylesine derin bir düşmanlık duygusu meydana getiriyor ki,
sinemadan çıkan her insan, böyle bir millet yeryüzünden kalkmalı, onların
yaşamaya hakkı yok, diye düşünüyor.
Bu yetmezmiş
gibi devletimizin daha bir yıl önce "Baba ve Piç" yazarını devlet kültür
temsilcisi olarak onurlandırmasını nasıl açıklayacağız? Herşeyden önce bunu yurt
dışında doğup büyüyen kendi çocuklarımıza nasıl açıklayacağız?
Durum bu!
Durum bu; ancak ümitsizli
ğe
kapılmaya da gerek yok
Başkalarının yüzyıllardır sürdürdükleri ve
oluşturdukları Türk ve Türkiye imajını kısa süre içinde değiştirmemizin mümkün
olmadığını bilerek, doğru tesbitler yapmak ve iyi bir planlamayla işe başlamak
zorundayız.
Özellikle Ermeni diasporasının
öteden beri Amerika Birleşik Devletleri'nde yürüttüğü Türkiye aleyhtarı
çalışmalarını Avrupa ülkelerinde de yaygınlaştırması, soykırım iddialarını
parlamentolardan geçirtmesi ve pek çok şehirde soykırım anıtları açtırması, Türk
tezlerinin sadece devletlerin Türkiye ile bağıntılı askerî ve ticarî çıkarlarını
koz olarak kullanmakla önlenemeyeceği gerçeği farkedilmiş, yurt dışındaki Türk
varlığını harekete geçirme ihtiyacı hissedilmiştir. Azerbaycan'ın maddî desteği
ile "Türk Diasporası" girişimleri başlatılmış, ancak bu girişim kültür
taşeronluğuna heveslenen kişilere emanet edildiği için Avrupa'daki Türk gücünün
etkin çevrelere yaklaşması bir yana, özellikle Azerbaycan yurttaşlarının
toplandıkları derneklerin çıkar paylaşımı kavgalarına yolaçmış bulunmaktadır.
Türkiye asıllı
soydaşlarımızın kurdukları dernekler ise daha çok Türkiye'deki dinî görüş ve
siyasî partilere, hemşehrilik anlayışlarına göre biçimlendiği ve klâsik mescid
ya da lokal anlayışıyla yönetildikleri için bu mantığa sahip oldukları sürece
onlardan bu alanda herhangi bir yarar beklemek yersiz bir davranış olur.
bir
yerlerden başlamak
İLK YAPMAMIZ
GEREKEN ŞEY:
YENİDEN
YAPILANMA
Elbette uzun vadeli bir devlet Dış
Kültür Planı yapmak ve ısrarla uygulamak asıl hedef olmakla beraber ( bak.
Almanya Örneğinde Dış Kültür Politikamız) vakit kaybetmemek için
birlikte çalışmaya hazır
derneklerimizin yeniden yapılanmalarına organizasyon ve metod desteği vermemiz
gerekmektedir. Hemen her şehirde mevcut olan çok sayıdaki derneğiimiz ne yazık
ki bugünkü biçimleriyle ya vergi muafiyetinden yararlanmak için "Kültür Derneğié
adını almakta ya da belli siyasî veya dinsel meşrep amaçlı kişilerin toplandığı
ve içinde okey oynanmayan , alkollü içecek satılmayan kıraathane mantığına sahip
olup ana işlevleri vakit namazlarının kılınabildiği ibadet mekânı niteliği
dışında herhangi bir fonksiyona haiz değillerdir. Bu işlevsizlik başlıca üç ana
sebebe dayanmaktadır:
1. Dernek yöneticilerimizin belirli bir eğitime
sahip olmayan kişilerden oluşması ve istisnasız her birinde yönetim-yönetim
karşıtı iki grubun çekişmekte olması,
2. Her biri genellikle Cuma cemaatinden toplanan
(yarı zorakî) bağışlar ve sınırlı
sayıdaki üye aidatlarıyla ayakta durmaya çalışmakta, sosyal ve kültürel
çalışmalara uygun mekânları kiralayabilme gücünden yoksun bulunmaları.
3. Yönetimde bulunan kişilerin
siyasi görüş, tarikat ya da meşrep katılığına sahip olmaları ve dışa kapalılığı
bir savunma mekânızması olarak tercih etmeleri.
Bu yapılarıyla
gerek Avrupa'da yaşayan Türk toplumunun gerekse ülkemizin çıkarları
doğrultusunda kamuoyu oluşturabilme etkinliğinde bulunabilmeleri mümkün
değildir. Batı Avrupa'da bulunan insanımız yerli toplumlarda sosyal amaçlı
oluşumların pekçok örneğini görmesine rağmen kendiliğinden teşebbüste
bulunamadığı, öngörülür bir zaman içinde de bu niteliğe ulaşamayacakları bir
gerçektir.
Derneklerimizin etkin bir sivil toplum kuruluşu
haline gelebilmeleri için düşünülebilecek çözüm yolları:
1. Benzer amaçlara sahip derneklerin her şehirde örgütlenmek yerine aralarında 40 -
50 km.'lik mesafe bulunanların arasından bir üniversite ya da yüksek okul
kentinde bulunanı çekim merkezi oluşturabileceği bir fizikî yapıya (yaşlılara ve
gençlere hitap edebilecek en azından iki ayrı uygun toplanma yeri, spor, gösteri
ve sergi salonu) kavuşturmak,
2. Türkiye ve diğer
ülkelerden Türk kültürünü tanıtma niteliğine sahip seçkin sanat gruplarının
yıllık bir program çerçevesinde bu merkezlere gelişini desteklemek,
3. Her merkezî dernek bölgesinden yönetici olabilme
niteliğine sahip genç insanların
belirlenerek:
a) Sosyal ilşkiler,
b) Organizasyon ve metod,
c) Siyasal bilinçlenme alanlar
ında
yaz tatilleri ya da diğer uygun zamanlarda bulundukları ülkeleri iyi tanıyan,
yöneticilik tecrübesi bulunan uzmanlarca özel seminerlerle yetiştirilmeleri
gerekmektedir.
Ne yazık
ki bazı iyi niyetli çabalarla gerçekleştirilen bir takım etkinlikler toplumumuz
tarafından bu işi organize eden kişilerin geçmişteki sosyo-siyasal konumlarına
göre isimlendirilmekte ve ana bünyemizce izole olmasına yol açmaktadır; oysa dar
kimliğimizi ön plana çıkarmadan Türk toplumunun tamamına seslenecek biçimde
gerçekleştireceğimiz çalışmalar, özellikle genç insanları doğal biçimde
toplumumuz yararına çalışmağa heveslendirecek, ilişkide oldukları diğer
halklardan insanları da bizlerle birlikte faaliyet göstermeğe sevkedecektir.
Balkan ülkelerinden Batı Avrupa'da bulunan insanları kazanmak, zihinlerindeki
sisli tarihtsel birliktelik anılarının bu yolla tazelenmesiyle pekâlâ mümkündür.
meselâ
Birbirimize bakarak
"bizim de bir derneğimiz olsun," demişiz, olmuş... Gene birbirimize bakarak
"onlar ne yapıyorsa biz de yapsak," diyoruz. Onların birşey yaptığı yok ki!
Ötden beri değişen pek bir şey yok dernekleşmelerimizde; sadece son yıllarda
Diyanet camiileri Kutlu Doğum Haftası'nı, Karadenizli hemşehrilerimiz
Kolbastı'yı, İçanadoludan gelenlerimizin kurduğu dernekler Gözleme şölenlerini
keşfettiler. Peki sonra? Yakındığım öeşitli dernek yöneticileri ne yapabiliriz
ki diyorlar ellerini açıp... Neden bizim Düşünce Geliştirme Derneklerimiz yok
peki? Meselâ hemen bugünden düşünmeğe başlayabileceğimiz bir iki çalışma
alanı...

Hapishanelerdeki Türk Gençlerine
Etik Eğitim Projesi
TESBİT:
Çeşitli suçlardan ötürü hapishanelerde bulunan gençlerimizin: -dirençleri
düşmekte,
-yaşama arzuları körelmekte,
-dış dünya ile bağları kopmakta,
-kendi değerlerinden uzaklaşmaktadırlar.
AMAÇ:
Hapishanelerdeki gençlerimizin;
-direnme güçlerini artırmak,
-aile bağlarının kurulması ya da güçlendirilmesine katkı sağlamak,
-ceza sonrası hayata hazırlanmalarına katkıda bulunmak .
YÜRÜTME BİÇİMİ:
Aynı amaçlar için faaliyet gösteren Seelsorge /Ruhsal Destek dernekleriyle
ilişki kurarak aranan niteliklere sahip gönüllü Türk eğitimciler, din adamları
ve ihtiyaç duyulan uzmanların kural ve çalışma tarzları hakkında bilgi
edinmelerini sağlayıcı seminer, gerekirse kurs düzenlemelerini sağlamak.
KAYNAK:
Özellikle Kızılhaç ve Johanniter gibi sivil toplum kuruluşları bu konuda Türk
muhataplar bulmakta zorluk çekmektedirler. Uygun insan kaynağı belirlenmesi
durumunda bu kuruluşlardan gerek finanzman gerekse yasal prosedür ve yapılacak
çalışmaların organizasyonu konusunda destek alınması mümkündür.
Genç Yuva
TESBİT:
Evlilik yoluyla Avrupaya gelen gençlerimiz kendilerini ilkin eşlerinin farklı
yetişme ortamlarından kaynaklanan kültür farklılığı içinde bulmakta ve kültür
şoku yaşamaktadırlar. Bu şoku atlatamamaları durumunda bunalıma düşmekte ve
evlilikleri sona ermektedir. Alman Yabancılar Yasası, 4 yıl birlikte yaşamayan
bu tür evli çiftlerden Türkiye'den gelenini boşanmamış olsalar bile diğerinin
birlikte yaşamadıkları beyanını yeterli görerek derhal sınır dışı etmektedir.
Hamile kalan hatta çocuk sahibi olan hanımlar için bile geçerli olan bu işlem,
ne yazık ki oldukça sık tekrarlanmaktadır. Her 5 Alman çiftinden birinin
boşandığı günümüzde, buradaki Türkler arasındaki boşanma oranı henüz o kadar
tehlikeli boyutta değilse bile giderek artan bir trent gözlemlenmektedir.
Alman yasa koyucular, basın-yayın organlarında son dönemde ısrarla işlenen
Türklerde zoraki evlilik konusunu ellerinde sağlam kanıtlar bulunmasa bile
gerçek varsaymakta ve bunu önleyici yasalar çıkarmaktadırlar. Yasa
taslaklarından biri, eşlerden birinin ailesi tarafından zorla evlendirildiğini
beyan etmesi durumunda tanık aranmaksızın derhal boşanmasına karar verilmesi
yönündedir. Bu durum toplumumuz sahip olduğu en güçlü değer olan Türk aile
yapısının bozulmasına yol açmakta, Türk toplumunu da mutsuz ve kimliksiz
çocuklar toplumu haline dönüştürmektedir.
AMAÇ:
İleri yaşlarda genellikle evlilik yoluyla Avrupaya gelen gençlerimize;
-Avrupadaki toplumsal yaşam biçimini,
-Türk gelenek ve göreneklerinden farklı toplumsal davranış normlarını,
-bulundukları eyaletin (ülkenin) yönetim biçimini aktararak uyum sağlamalarını
kolaylaştırmak,
-yasal hak ve sorumluluklarını,
-Aile kurumunun gölgeli ve güneşli yanlarını konu edinerek, bazı olası
meselelerin çözüm yollarını ele alarak daha dayanıklı bir aile yapısı
oluşturmalarına katkıda bulunmak .
YÜRÜTME BİÇİMİ:
-Türk kurum ve kuruluşlarıyla işbirliğine giderek özellikle Volkshochschule,
Caritas, Arbeiterwohlfahrt gibi halk eğitimi veren Alman kuruluşlarının
bünyesinde seminerler ya da farklı konu başlıklarına dayalı süreli dersler
vermek,
-Genç çiftleri sosyal yapılarına uygun emekli Türk aileleriyle irtibatlandırarak
Gönüllü Anneanne-Büyükbaba alâkası kurmalarına organizatör olarak katkıda
bulunmak.
PROJELENDİRME::
İntegrasyon Bakanlığı ile işbirliği içinde Aile ve Adalet Bakanlıkları ve AB
Leonardo Programının katkılarını kapsayacak bir proje teklifi hazırlamak
mümkündür.
"LOKMAN HEKİMLER"
Danışma Hattı Projesi
TESBİT:
Türk ailelerinin en büyük sıkıntılarından biri aile içi meselelerini dışarıya
açmama kaygısıyla saklı tutmalarıdır. Bu ise kendi bilgi birikimleriyle
çözmeleri mümkün olmayan problemlerin giderek kronikleşmesine ve artık içinden
çıkılmaz bir durum almasına yol açmaktadır. Bu problemlerin başlıcları
şunlardır:
-Ruh sağlığı bozuklukları,
-Alkol ve özellikle uyuşturucu bağımlığı,
-Kumar ya da ozun makinalarına bağımlılık,
-Cinsel uyumsuzluk ya da bozukluklar.
AMAÇ:
Bu tür sorunların gizlenmesinin doğru olmadığını bilmekle beraber geleneksel
düşünce biçimine sahip olan Türk insanının bu tür gizleme alışkanlığını ortadan
kaldırmanın uzun bir yol olduğunu göz önünde bulundurarak onlara anonim
kalacakları güvencesini vererek telefonla yardımcı olmaya çalışmak.
İŞLEYİŞ:
ALO LOKMAN HEKİM adı altında 0180li ücretsiz arama hattı sağlanarak haftanın
belirli günlerinde gönüllü uzman eğitici, psikolog, psikiyatrist ve
pedagoglardan oluşacak bir ekip kurularak insanlarımız anadilleriyle
bilgilendirilir ve ikna edilerek sorunlarını hekime taşımaları sağlanır.
Danışma gün ve konuları bir hafta süreyle günlük gazete ve televizyonlardan
duyurulmaya çalışılır. Küçük el ilanları ve çıkartmalar hazırlanarak Türk
insanının ulaşabileceği yerlerde dağıtılır.