INCELEME

              

HasanKayıhan 

 

AVRUPA'DA TÜRKÇE'NİN GELECEĞİ

Dilbilimcisi Wilhelm von Humbolt (1767-1835)'un ifadesiyle dil, "bilinmeyenleri keşfeden bir âlettir." Dilde kargılığı olmayan bir varlık ve hareket, insan düşüncesinde de yoktur. Yâni dil, düşüncenin evidir. İnsan davranışlarının bütün psikolojik ve sosyolojik yapısını belirleyen, bilimin sınırlarını sürekli genişleten, öğrendikleriyle yeni teknolojik gelişmeler sağlayan ve onu kendi emrine alan düşünce, gelişmiş dillere sahip olan toplumlarda derinlik kazanır. Bu yüzden her millet, kendi dilinin ifâde sınırlarını sürekli olarak artırmaya çalışır; onu, anadili başka olan toplumlara da maletmek için didinir. Zira dil, ait olduğu milletin kültürüne açılan bir kapıdır. O kapıdan giren, o kültüre has değerleri öğrenir, benimser, yaşar ve geliştirir. Kültür değişmesi, aslında bir dil değişmesinden ibarettir. Ancak dil değişmesi, dolayısıyle kültür değişmesi, sadece, bir insanın kendi ana dilini bütünüyle unutup onun yerine bir başka dili konuşmasıyla gelen bir durum değildir. Happy birthday to you ile iyiki doğdun, Mach 's gut ile kendine iyi bak arasında bu bağlamda bir fark yoktur. Kimseye zararı dokunmayan bu tür kelime ve kelime gruplarına karşı çıkmak, çoğu kimse tarafından yadırganabilir. Ancak, yukarıda ifade edilenlerin ışığında düşünülmelidir ki, kelime ve kelime grupları, eğer birileri tarafından uydurulmamışlarsa, bir takım seslerden meydana gelen sadece birer anlaşma aracından ibaret değillerdir; herbiri birer can taşır, ruh taşır, mûsikî yüklü âhengiyle yoğrulmuş mânâ taşır. Onlara bu can, bu ruh, bu mânâ, dünden bugüne onları kullanan milyonlarca insanın gönül sıcaklığından, şiddetinden, celâlinden telkin edile edile kazandırılmıştır.

Sadece dîvan şâirlerinin değil, tasavvuf ve hatta halk şâirlerinin dilinde dil, gönül mânâsında da kullanılmıştır. Aynı dili konuşan iki insan, temelde aynı temiz arzuların, aynı temiz duyguların, aynı ülkülerin adamıdır; zira ortak dil, gönül bağı demektir. Nef î, 'Ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana/ Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil" beyitiyle yukarıdan beri anlatılmağa çalışılan düşünceleri, hem de dolu dolu söyleyivermiş.

Türk milletinin sînesi saftır, diyoruz. Bu milletin kendine yabancılaşmamasını arzu ediyoruz. Bir zamanlar, gaza niyetiyle aştığı hudutlardan, bugün ırgat olabilmek gayretiyle süzülüşünü içimiz yanarak seyrediyoruz. Belki, kötü düşlerimizin sabahı hayıra açılacaktır; dileğimiz budur!

Buraya kadar, dil kelimesinden ne anladığımızı ifâde etmeğe çalıştık. Eğer konuyu biraz daha özelleştirerek sözü, Avrupa'daki Türk toplumuna ve Türkçe'ye getirirsek, izah etmeğe çalıştığımız şeyin özeti şudur: Avrupa 'da Türklüğün geleceği, Türkçe'nin geleceğine bağlıdır. 2. Dünya Savaşı'ndan beri yurdundan uzakta yaşayan Kınm'lı romancı Cengiz Dağcı anadil üzerine kendisiyle yapılan bir görüşmede şöyle söylüyor: "Polonyalı muhacir Czeslaw Milosz'nun, Anayurt dediğin dildir aslında, sözlerini benim kadar hiç kimse anlayamaz dünyada. Her şey dile bağlıdır gerçekten.Benim durumumda yurt dediğin düden başkası değildir. Bugüne kadar düşünce hürriyetimi koruyabildiysem, dille koruyabilmişimdir. Yurdumu toprağı, bağı, denizi, çiçeği, böceği, insanıyla yaşayabildiysem, dille yaşayabilmişimdir. Dilini umursamayan, özellikle yabancı bir ortamda dilini yitiren bir insan, dilden fazla bir sev yitirir. Yurdu ve insanları pörsüye pörsüye, ağara ağara, geri dönmeyecek şekilde silinip gider onun yüreğinden ve gözlerinden. Gene de bir insan olarak yaşayabilir belki; ama o artık kendi yunıdunun insanı olamaz. İçinde yaşadığı, dilini benimseyip kabul ettiği yabancı milletin insanı da olamaz."

Acaba Avrupa Türklüğü olarak dilimizi kaybetme gibi bir tehlike karşısında bulunuyor muyuz? Bazılarına göre, hayır! Ne dilimizi, ne milliyetimizi, ne de dinimizi kaybetmemiz gibi bir ihtimal söz konusudur. Bunu, böyle söyleyenlerden biri, tanınmış dil davacımız Melih Cevdet Anday'dır. Melih Cevdet Anday, 17 Nisan 1986 günlü Cumhuriyet gazetesinde, Rabıta meselesi vesilesiyle, özetle şöyle yazıyordu:

"Yabancı ülkelerdeki vatandaşlarımız namazlannı kendi başlarına veya topluca kılabilir, namazın nasıl kılınacağını çocuklarına da öğretebilirler.Yabancı ülkelerdeki işçilerimiz, yanlarında imam bulamayınca dinlerinden, imanlarından mı olacaklardı? Yoksa onlann çocuklan gâvurluğa mı döneceklerdi? İşçi çocuktan için batıya öğretmenler gönderme sorunu ortaya çıktığında bunun gerekçesi olarak, işçi çocuktan arasında Türkçeyi unutanların bulunduğu ve bu gençlerin Türklüklerini de unutabilecekleri tehlikesinin var olduğu söylenmişti. Olacak şey değildir! 1960 yılına değin Türkiye'de hiçbir hükümet yabancı ülkelerde okuyan öğrencilerin dillerini ve dinlerini unutabileceklerine ilişkin bir önleme başvurmuş değildir. Kimsenin aklına gelmemiştir bu.."

Türkiye Devleti'nin yurdışmda yaşayan biz vatandaşlarına verdiği yarım yamalak desteği bile lüzumsuz gören Sayın Anday, acaba haklı mı? Dilimizi, milliyetimizi, dinimizi kaybetme ihtimalinin varlığını söyleyen insanlar yanılıyorlar mı? Burada, 1960 öncesi yurtdışında yaşayan insanlarımızla, bugün iki milyonu bulmuş Türk toplumunu ne sayıları, ne de nitelikleri bakımından karşılaştırma ihtiyacı duyuyoruz . Türk toplumu, Türkler, Avrupa'daki insanlarımız derken, söz konusu ettiğimiz, İsviçre Alplerine tatil yapmaya gelen T.C. vatandaşları değil; otuz yıldır burada yaşayan ve belliki, artık burayı mesken tutacak olan, ve dünyanın pek çok devletinden daha kalabalık bir nüfusa sahip olan Avrupa Türkleri'dir.

AVRUPA TÜRKÇESİ veya EUROTÜRKISCH

Burada, Türkçe veya Türk dili derken ölçü aldığımız dil, -ki, bunu belirtmek zorunda kalmak bile bir azaptır. -kavramlarından kastettiğimiz dil, Anayasa'nın II. maddesinde, "bütün organlar, makamlar, kuruluş ve kişiler, resmî münasebetlerde, yazışmalarda, kanun, kararname, tüzük yönetmelik, ilân, kararlarda ve her alan ve kademedeki eğitimde anayasa kelime ve terimlerini kullanmak mecburiyetindedirler" hükmüne uyan dildir.

Bilindiği gibi, bir milletin hayatiyetini devam ettirebilmesi için, sahip olduğu bütün özelliklerini yeni nesillerine aktarabilmesi şarttır. Bunu yapabilmesi için faydalanabileceği en önemli araç, dilidir. Ancak dilin, bu görevi yerine getirebilmesijçin hem anlatanın, hem de dinleyenin; teknik bir söyleyişle hem vericinin, hem de alıcının aynı frekansa ayarlı olmaları gerekir. Yâni anlatabilmek ve anlayabilmek gerekir.

Dil araştırmalarında, kolay uygulanabilirliği yüzünden sık kullanılan yollardan biri de kelime hazinesi tesbitidir. Nordrhein-Westfalya eyaletinin üç ayrı şehrinde, beş ayrı Türk öğretmeninin verdiği anadil derslerine katılan 45 öğrenci üzerinde yaptığımız kelime hazinesi araştırması oldukça ümit kırıcıdır.

Bu çalışmada;

1. grubu meydana getiren öğrenciler, Almanya'da dünyaya gelen ve yılda sekiz haftadan fazla Türkiye'de kalmayan öğrenciler arasından,

2. grubu meydana getiren öğrenciler, en çok 5, en az 3 yıldır Almanya'da bulunan öğrenciler arasından, 3. grubu meydana getiren öğrenciler ise, en çok l yıl önce Almanya'ya gelen öğrenciler arasından kur'a ile seçildiler.

İkinci gruptaki öğrencilerin tamamını ilkokula Türkiye'de başlayan Almanya'da bitiren; üçüncü grupta yer alan öğrencilerin tamamını ilkokulu Türkiye'de bitiren, %65'i ise ortaokula devam ederken yarım bırakıp buraya gelenler meydana getirmekteydiler. Dil öğretiminde ailenin, yaşanılan çevrenin, konuşulan diyaleğin etkisi göz önünde bulundurularak, seçme şansının daha yüksek olduğu birinci ye ikinci gruptaki öğrencilerin Türkiye'nin değişik illerinden olmalarına gayret gösterilmiştir, kur'aya aynı ilden üçten fazla öğrencinin katılmaması sağlanmıştır..

Öğrencilere, Ömer Seyfettin'in Forsa isimli hikâyesinden seçilen 60 kelime verilmiş, önce bunların
mânâlarının açıklanması istenmiştir.

Kelimeler: Akdeniz, nihayetsiz, ufuk, badem, alaca, sahil, keçiyolu, nâra, bağ, vadi, viran, sakin, hayır, tunç, esir, dinç, rutubet, küf, aptes, kıble, mıh, âyet, berbat, cihan, hayâl, azat etmek, kasaba, kulübe, mutlaka, tufan, kertenkele, esvap, donanma, liman, kale, yelken, göğüs, şüphe, kanaat, alın, hayret, bölük, etraf, azim, ihtiyar, hal, heyecan, çığlık, sandal, şöhret, kavuk, palabıyık, sırma, haç, pazı, hasret, vakit, vatan, rüya, oğul.

Ertesi gün, bu kelimelerin içinden a) din ile b) deniz ile c) ses ile, ç) tabiat ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgili olan kelimelerin seçilmesi ve mânâlarının Türkçe, istenirse Almanca açıklanması ya da birer cümle içinde kullanılması istenmiştir.

Tekrar bir gün beklenmiş ve bu kere öğrencilere aynı kelimelerin tamamı Almanca olarak verilmiş ve mânâlarının gene istenilen dille açıklanması istenmiştir.

İlk iki bölümün değerlendirilmesi sonucu, bu kelimelerin birinci grupça %18'inin, ikinci grupça %35'inin, üçüncü grupça ise % 73'ünün öğrencilerce tanındığı ve kullanılabildiği görülmüştür. Kelimelerin Almancalarmın verildiği son denemede, üçüncü gruptaki öğrenciler, bu kelimelerin %4'ünü, ikinci gruptakiler %76'sını, birinci gruptakiler ise % 81 ini tanımakta ve kullanabilmektedirler.

Aslında, bu tür bir araştırma yapmadan da çocuklarımızın ve gençlerimizin anadilimizi ne ölçüde tanıdıklarına ve kullanabildiklerine, her gün kendi evlerimizde şahit olmaktayız. Yabancı bir dil ve kültür yoğunluğu içinde dünyaya gelen, yaşayan insanların o dilden, o kültürden hiç etkilenmemesi esasen mümkün değildir. Ancak üzücü olan, bu etkilenmelerin yaygınlığı ve derinliğidir.

SEBEBLER VE TEKLİFLER

1. Ailede Türkçe konuşulmaması: Bazı aileler, çocuklarının daha iyi bir geleceğe sahip olabilmeleri için mutlaka yüksek öğrenim yapmalarını arzu etmekteler; bunun ise, özellikle iyi bir devlet dili ile mümkün olabileceğini bilmektedirler. Evde devlet dili konuşarak çocuklarının dillerini geliştirmelerine katkıda bulunabileceklerini sanmaktadırlar.

Burada, tesbit doğru olmakla beraber, uygulanan yol yanlıştır. Herşeyden önce, anne ve baba, konuştukları yabancı dile ne ölçüde hâkim olduklarını düşünmelidirler. Yanlış telaffuz, gramer hataları, yersiz vurgular, ahenksizlik, durgunluk, sığlık gibi dil hatalarını çocuklarına aktarma ihtimalleri yüksektir.

2.  Anadil derslerine katılmama: Anadil dersleri, birçok yerde uygun olmayan saatlerde, genellikle öğleden
sonraları verilmekte, altı saatlik bir öğretimin ardından, bu, çocuklar tarafından bir külfet olarak görülmektedir.
Ayrıca, ertesi güne hazırlanması gereken ödevler de bu isteksizliği pekiştirmektedirler. Eğer ailesi tarafından
destek de verilmiyorsa, çocuk, kendisine tanınan böyle bir imkânı kullanmamaktadır.

Altı saatlik bir ders yorgunluğunun çocukta anadil derslerine karşı isteksizlik uyandıracağı tabiidir. Bu derslerin, normal okul programı içinde sabahlan verilmesi katılımın yüksek olmasını sağlayabilir. Anne ve babaların, çocuklarının Türkçe konuşabildiklerini düşünerek, bu derslere karşı ilgisiz kalmaları önlenmelidir. Zira günlük konuşmalarımızda kullandığımız dil, sığdır, birkaç yüz kelimenin üzerinde değildir.

3.  Anadil derslerinin yetersizliği: Anadil derslerine katılan öğrencilerin, katılmayanlara göre Türkçe bilgisi
bakımından farklılık gösterdiklerini söyleyebilirim. Ancak bu, onların iyi bir Türkçe'ye sahip oldukları mânâsına
gelmez. Nitekim, arzettğim kelime hazinesi araştırması bu derslere katılan öğrenciler üzerinde yapılmıştır. Bu
durum, anadil derslerinin yetersizliğinin bir kanıtıdır. Tesbit edebildiğimiz yetersizlikler:

3.Dersler, öğrencilerin fizikî ve zihnî olarak yorgun oldukları saatlerde verilmektedir.Yaz aylarında sıcak ve
güzel, kış aylarında erken çöken karanlık ve soğuk, ayrıca, öteki derslerin ev ödevlerini hazırlama mecburiyeti katılım isteğini olmuşuz yönde etkilemektedir.

4.Ders kitapları ve malzemeleri yetersizdir. Bu ihtiyacın doruk noktaya ulaştığı yetmişli yıllarda, T.C. Millî Eğitim  Bakanlığı'nca  oluşturulan bir  komisyon .yurtdışındaki çocuklarımız» için özel  ders  kitapları ve malzemeleri  hazırlanmasının  şart olduğunu belirlemiş  ve  Bakanlık,  bu  teklif doğrultusunda  çalışmalara başlandığını açıklamıştı. Aradan geçen yirmi yıla rağmen, bu çalışmalar henüz sonuçlanamadı.

Almanya'da ders kitaplarını o dersi veren öğretmenler, Alman Eğitim Bakanlıklarının ilgili kuruluşlarınca incelenen ve tavsiye edilen kitaplar arasından serbestçe seçebilirler.Bazı yayınevleri de "yurtdışındaki Türk çocukları için" kitaplar hazırlamaktadırlar. Ancak bu kitaplar ne Türk, ne de Alman eğitim makamlarınca incelenmektedir. Pek çoğu eğitim bilimi açısından olduğu kadar, dil açısından da eksiklerle, hatalarla doludurlar. Yurtdışındaki çocuklarımızın anadillerini iyi bilemedikleri doğrusundan yola çıkan ders kitapları yazarları, çocuklarımızın sahip olduğu üç-beş yüz kelimeyle kitap hazırlamakta ve bununla, yazdıklarının anlaşılabildiğini iddia etmektedirler. Oysa dil dersleri, çayın nasıl demleneceğini, kurbağaların sindirim sistemlerini konu olarak alabilmekle beraber, asıl hedefleri, bu vesile ile öğrencilerin kelime hazinelerini geliştirmek, yazılı ve sözlü anlatımlarına derinlik, işlerlik ve akıcılık kazandırmak olmalıdır. Eğer bugünkü mantıkla hareket edilirse, ileride Türkçe'nin Avrupa koluyla, Avrupa Türkçesi denilecek yeni bir dille karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır.

c) Anadil dersleri öğretmenlerinin nitelik olarak yetersizlikleri: Mahallinden tâyinle görev alan öğretmenlerimizin çoğu, öğretmenlik eğitimi almamış kişilerden meydana gelmektedir. Bir kısmı da, Avrupa'ya işçi olarak gelmiş, uzun süre meslekî faaliyetlerine ara verdikten sonra, bir vesile ile öğretmenliğe başlamışlardır. Öte yandan, bu öğretmenlerimizden pek çoğunun Türkçe eğitim dalıyla ilgileri yoktur. Bir beden eğitimi öğretmeninin, bir resim öğretmeninin Türkçe öğretimi, bir Türkçe öğretmeninin kas hareketlerini, renk harmonisini bildiği ve öğretebildiği kadar bilir ve öğretebilir. Alman eğitim makamlarınca düzenlenen hizmetiçi eğitim kursları, pedegojik eksiklikleri bir ölçüde tamamlayabilir, ancak dil ve dilbilgisi eksikliklerini gidermek için, bu öğretmenlerimize herhangi bir şans tanınmamaktadır. T.C. konsoloslukları bünyesinde bulunan Eğitim Ateşeliklerinin askerlik teciliyle ^meşgul birer büro olmaktan kurtarılarak, görev bölgelerindeki öğretmenlerimizin verimliliğini artırıcı bir takım çalışmalarla meşgul olmaları sağlanmalıdır.

4. Çocuklarımız için yazılı, sözlü ve eörüntülü yayınların yetersizliği: Almanya'da basılan günlük gazetelerin tirajına bakıldığında, buradaki Türk toplumunun, okuma alışkanlığı açısından anavatandakilerden bir farklarının olmadığı görülür. Okuma alışkanlığına sahip olmayan ebeveynlerin, çocuklarının seviyesine uygun yazılı, sözlü ve görüntülü malzemeleri arayıp bulması, seçmesi düşünülemez. Milli Eğitim Bakanlığı'nın birkaç kamyon ders kitabı göndererek görevini yaptığını sanması, bu konuda başka ülkelerin ilgili makamlarının yaptıkları çalışmaları bilenler açısından üzüntü kaynağı olmaktadır. Bazı bankaların reklam maksadıyla hazırlattıkları çocuk dergilerini isteyen herkese ücretsiz gönderdikleri bilinmektedir; ancak bu dergiler, Türkiye'deki çocukların genel bilgi ihtiyaçları gözönünde bulundurularak hazırlanmakta, dil gelişimine ilişkin herhangi bir amaç taşımamaktadırlar.

Video cihazlarının evlerimizi istilâ ettiği dönemlerden beri, insanlarımız biraz gülebilmek veya çocuklarının Türkçeye aşinalığını sağlamak maksadıyla^MrTürk filmciliğinin, çekimi üç günde tamamlanan ve ancak yüz ayrı kelimeden ibaret diyaloglarla götürülen yapımlarını kiralayıp seyretmektedirler. Çoğu kere kendilerinden umulanın aksine çocuklarımızın diline kaba konuşmaları ve küfür kelimelerini pelesenk eden bu filmlerin seyredeilmemesinde fayda vardır.

Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu'nun yurtdışına yönelik televizyon yayınlarına başlaması, Türkçe'nin korunması ve yaygınlaştırılması açısından da küçümsenemeyecek bir teşebbüstür. Ancak bu yayın programının, şunca zaman sonra hâlâ deneme yayınlan seviyesini aşamamış olması, yapılan masrafın ve umutların çok uzağındadır. Dil maskaralıklarına kadar varan sözüm ona yarışma programları, sohbetler, moda adına basitliklerin sergilenmesi, batıdan taklit çocuk programlan, yurdışındaki insanlarımızın ilgi ve meselelerine uzak program kuşakları, hele Türkçe'yi perişan eden sunucu gafları, bu yayının en belirgin özelliği durumundadır. Kurum, her şeyden önce bu yayının adı üzerinde bir karara varmak zorundadır. Sunuculardan birisi, TRT-Te-Ve 5 derken, başkalan, TRTTi-VıS, TRTİnt, TRTİ-En-Te, TRT İ-Ne-Te, TRTİnternasyonal, TRT İntemasiyonal, TRT İnlemeyen, TRT İnternayşın, TRT İntemeyşınıl gibi teleffuzlar kullanmaktadırlar.

On yılı aşkın bir zamandan beri anavatan dışında yaşadığımız için, anadilimizin kazandığı yeni zenginliklerden pek haberdar olamamakla beraber, TRT Her-Ne-İse sayesinde, dilimizin kemerlerinin nasıl sıkıldığına hergün hayretler içinde kalarak şahit olmaktayız. Muhterem sunucumuz misafirine soruyor: -Bir şey içmek ister misiniz? Cevap: -Sevinerek! Bu, "memnuniyetle" demek olsa gerek. Misafir siparişini veriyor: Su, artı viski. Demekki, bizim anamızdan, babamızdan öğrendiğimiz dil kalıpları ölmüş... Artık, şekerli kahve, şekersiz kahve, yarım bardak su demek yok! Kahve artı şeker içinde, kahve eksi şeker, su bardak bolü iki diyeceğiz. Kelime kısırlığı çeken bu insanlar, yayın süreleri boyunca, her derde deva üç-beş kelimeyi tekrarlayıp durmakta, Türk dilinin insana haz veren o mânâ zenginliğini hovardaca harcamaktadırlar. Mutlu, gerek mânâ derinliği, gerekse bünyesindeki seslerin âhenginden ötürü Türkçe konuşanların sevdiği bir kelimedir; ancak, delinin sevdiği pöstekiyi yerden yere vurması gibi, bu kelimemizi, bahtiyar, mes'ut, saadet, memnun, sevinç, iyi, hayırlı, neş'eli, huzurlu kelimelerini yok sayarak, onların kullanılması gereken yerde kullanıp durmanın   mantığını anlamak mümkün değildir.

Görüntü ve olayı takip edebilme gayretinden ötürü, televizyonumuzun anadilimiz üzerindeki bu yozluğunu farkedebilmek, konunun uzmanı olmayan seyirciler için elbette mümkün değildir. Ancak, uzun süre ekran karşısında kalan insan, ister istemez bu yoz dil kullanımının etkisinde kalmaktadır.

TÜRKİYE TÜRKÇE'YE SAHİP ÇIKMALIDIR

Devletlerin resmî dillerini sadece devlet topraklarında değil, ilişkileri olsun, olmasın, dünyanın hemen her yerindeki insan topluluklarına öğretmen için çeşitli kurumları vasıtasıyla gösterdikleri çaba, sebebsiz değildir. İnsanlar, ancak bildikleri dilin kültür sahasına girebilirler. Hergangi biriniz, Deutsche Welle'nin Ankara'daki posta kutusuna Almanca öğrenmek istediğini belirten bir mektup göndersin. Aradan iki hafta geçmeden kitaplar, kasetler elinizdedir. Bırakınız başka milletlerden insanlara Türkçe öğretmeyi, güçlü radyo alıcılarımızla bile sesini bizlere ulaştıramayan Türkiye'nin Sesi, hakkımızı yediler yakınmasının gerçek müsebbiblerinden biridir.

Yeni Türk cumhuriyetlerinde Anadolu Türkçesinin birinci yabancı dil olarak okutulduğunu işitmek, bir Türkiye Türk'ü olarak bizlere gurur verir. Ancak o Türkiye ki, en zeki evlâtlarını cehennem azabı veren imtihanlarla tesbit edip öğretim dili İngilizce, Fransızca, Almanca olan kolejlere teslim ediyorsa, L Türk Dil Kurultayı'nda Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu'nun söylediği gibi, otuz yıl sonra Türkiye'de Türkçe bilen insanlar yetiştirmek için Türkçe öğretim yapan kolejler açmak, kaçınılmaz olacaktır. Bir zamanlar İstanbul Beyoğlu'nda "vatandaş Türkçe konuş.." yazılı afişler asılıymış.

Atatürk Kültür,  Dil ve Tarih Yüksek Kurumu'nun dil ile aâkalı bölümü galiba bu tür afişleri hazırlama telâşından, yayınladıkları imlâ kılavuzundaki hataları göremiyor.

Ancak, burada başkalarını görevlerini yapmamakla suçlayarak bir yere varmamız da mümkün değildir. Anadilini seven her insanın, fert düzeyinde yapabileceği birtakım işler vardır.

İnançlarını biz Türkler araında da yayabilmek için bastırdıkları Türkçe kitapları evlerimizi tek tek dolaşarak dağıtan insanlarla hergün yüzyüze gelen Avrupa Türklerine daha fazla bir şey söylemeyi lüzumsuz buluruz.

    Diliniz acılanmasın!