AVRUPA'DA TÜRKÇE'NİN GELECEĞİ
Dilbilimcisi Wilhelm von Humbolt
(1767-1835)'un ifadesiyle dil, "bilinmeyenleri keşfeden bir âlettir." Dilde
kargılığı olmayan bir varlık ve hareket, insan düşüncesinde de yoktur. Yâni dil,
düşüncenin evidir. İnsan davranışlarının bütün psikolojik ve sosyolojik yapısını
belirleyen, bilimin sınırlarını sürekli genişleten, öğrendikleriyle yeni
teknolojik gelişmeler sağlayan ve onu kendi emrine alan düşünce, gelişmiş
dillere sahip olan toplumlarda derinlik kazanır. Bu yüzden her millet, kendi
dilinin ifâde sınırlarını sürekli olarak artırmaya çalışır; onu, anadili başka
olan toplumlara da maletmek için didinir. Zira dil, ait olduğu milletin
kültürüne açılan bir kapıdır. O kapıdan giren, o kültüre has değerleri öğrenir,
benimser, yaşar ve geliştirir. Kültür değişmesi, aslında bir dil değişmesinden
ibarettir. Ancak dil değişmesi, dolayısıyle kültür değişmesi, sadece, bir
insanın kendi ana dilini bütünüyle unutup onun yerine bir başka dili
konuşmasıyla gelen bir durum değildir. Happy birthday to you ile iyiki doğdun,
Mach 's gut ile kendine iyi bak arasında bu bağlamda bir fark yoktur. Kimseye
zararı dokunmayan bu tür kelime ve kelime gruplarına karşı çıkmak, çoğu kimse
tarafından yadırganabilir. Ancak, yukarıda ifade edilenlerin ışığında
düşünülmelidir ki, kelime ve kelime grupları, eğer birileri tarafından
uydurulmamışlarsa, bir takım seslerden meydana gelen sadece birer anlaşma
aracından ibaret değillerdir; herbiri birer can taşır, ruh taşır, mûsikî yüklü
âhengiyle yoğrulmuş mânâ taşır. Onlara bu can, bu ruh, bu mânâ, dünden bugüne
onları kullanan milyonlarca insanın gönül sıcaklığından, şiddetinden, celâlinden
telkin edile edile kazandırılmıştır.
Sadece dîvan şâirlerinin değil,
tasavvuf ve hatta halk şâirlerinin dilinde dil, gönül mânâsında da
kullanılmıştır. Aynı dili konuşan iki insan, temelde aynı temiz arzuların, aynı
temiz duyguların, aynı ülkülerin adamıdır; zira ortak dil, gönül bağı demektir.
Nef î, 'Ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana/ Ehl-i dil birbirini bilmemek
insaf değil" beyitiyle yukarıdan beri anlatılmağa çalışılan düşünceleri, hem de
dolu dolu söyleyivermiş.
Türk milletinin sînesi saftır,
diyoruz. Bu milletin kendine yabancılaşmamasını arzu ediyoruz. Bir zamanlar,
gaza niyetiyle aştığı hudutlardan, bugün ırgat olabilmek gayretiyle süzülüşünü
içimiz yanarak seyrediyoruz. Belki, kötü düşlerimizin sabahı hayıra açılacaktır;
dileğimiz budur!
Buraya kadar, dil kelimesinden ne
anladığımızı ifâde etmeğe çalıştık. Eğer konuyu biraz daha özelleştirerek sözü,
Avrupa'daki Türk toplumuna ve Türkçe'ye getirirsek, izah etmeğe çalıştığımız
şeyin özeti şudur: Avrupa 'da Türklüğün geleceği, Türkçe'nin geleceğine
bağlıdır. 2. Dünya Savaşı'ndan beri yurdundan uzakta yaşayan Kınm'lı romancı
Cengiz Dağcı anadil üzerine kendisiyle yapılan bir görüşmede şöyle söylüyor:
"Polonyalı muhacir Czeslaw Milosz'nun, Anayurt dediğin dildir aslında, sözlerini
benim kadar hiç kimse anlayamaz dünyada. Her şey dile bağlıdır gerçekten.Benim
durumumda yurt dediğin düden başkası değildir. Bugüne kadar düşünce hürriyetimi
koruyabildiysem, dille koruyabilmişimdir. Yurdumu toprağı, bağı, denizi, çiçeği,
böceği, insanıyla yaşayabildiysem, dille yaşayabilmişimdir. Dilini umursamayan,
özellikle yabancı bir ortamda dilini yitiren bir insan, dilden fazla bir sev
yitirir. Yurdu ve insanları pörsüye pörsüye, ağara ağara, geri dönmeyecek
şekilde silinip gider onun yüreğinden ve gözlerinden. Gene de bir insan olarak
yaşayabilir belki; ama o artık kendi yunıdunun insanı olamaz. İçinde yaşadığı,
dilini benimseyip kabul ettiği yabancı milletin insanı da olamaz."
Acaba Avrupa Türklüğü olarak
dilimizi kaybetme gibi bir tehlike karşısında bulunuyor muyuz? Bazılarına göre,
hayır! Ne dilimizi, ne milliyetimizi, ne de dinimizi kaybetmemiz gibi bir
ihtimal söz konusudur. Bunu, böyle söyleyenlerden biri, tanınmış dil davacımız
Melih Cevdet Anday'dır. Melih Cevdet Anday, 17 Nisan 1986 günlü Cumhuriyet
gazetesinde, Rabıta meselesi vesilesiyle, özetle şöyle yazıyordu:
"Yabancı ülkelerdeki
vatandaşlarımız namazlannı kendi başlarına veya topluca kılabilir, namazın nasıl
kılınacağını çocuklarına da öğretebilirler.Yabancı ülkelerdeki işçilerimiz,
yanlarında imam bulamayınca dinlerinden, imanlarından mı olacaklardı? Yoksa
onlann çocuklan gâvurluğa mı döneceklerdi? İşçi çocuktan için batıya öğretmenler
gönderme sorunu ortaya çıktığında bunun gerekçesi olarak, işçi çocuktan arasında
Türkçeyi unutanların bulunduğu ve bu gençlerin Türklüklerini de unutabilecekleri
tehlikesinin var olduğu söylenmişti. Olacak şey değildir! 1960 yılına değin
Türkiye'de hiçbir hükümet yabancı ülkelerde okuyan öğrencilerin dillerini ve
dinlerini unutabileceklerine ilişkin bir önleme başvurmuş değildir. Kimsenin
aklına gelmemiştir bu.."
Türkiye Devleti'nin yurdışmda
yaşayan biz vatandaşlarına verdiği yarım yamalak desteği bile lüzumsuz gören
Sayın Anday, acaba haklı mı? Dilimizi, milliyetimizi, dinimizi kaybetme
ihtimalinin varlığını söyleyen insanlar yanılıyorlar mı? Burada, 1960 öncesi
yurtdışında yaşayan insanlarımızla, bugün iki milyonu bulmuş Türk toplumunu ne
sayıları, ne de nitelikleri bakımından karşılaştırma ihtiyacı duyuyoruz . Türk
toplumu, Türkler, Avrupa'daki insanlarımız derken, söz konusu ettiğimiz, İsviçre
Alplerine tatil yapmaya gelen T.C. vatandaşları değil; otuz yıldır burada
yaşayan ve belliki, artık burayı mesken tutacak olan, ve dünyanın pek çok
devletinden daha kalabalık bir nüfusa sahip olan Avrupa Türkleri'dir.
AVRUPA TÜRKÇESİ veya EUROTÜRKISCH
Burada, Türkçe veya Türk dili
derken ölçü aldığımız dil, -ki, bunu belirtmek zorunda kalmak bile bir azaptır.
-kavramlarından kastettiğimiz dil, Anayasa'nın
II.
maddesinde, "bütün organlar, makamlar, kuruluş ve
kişiler, resmî münasebetlerde, yazışmalarda, kanun, kararname, tüzük yönetmelik,
ilân, kararlarda ve her alan ve kademedeki eğitimde anayasa kelime ve
terimlerini kullanmak mecburiyetindedirler" hükmüne uyan dildir.
Bilindiği gibi, bir milletin
hayatiyetini devam ettirebilmesi için, sahip olduğu bütün özelliklerini yeni
nesillerine aktarabilmesi şarttır. Bunu yapabilmesi için faydalanabileceği en
önemli araç, dilidir. Ancak dilin, bu görevi yerine getirebilmesijçin hem
anlatanın, hem de dinleyenin; teknik bir söyleyişle hem vericinin, hem de
alıcının aynı frekansa ayarlı olmaları gerekir. Yâni anlatabilmek ve
anlayabilmek gerekir.
Dil araştırmalarında, kolay
uygulanabilirliği yüzünden sık kullanılan yollardan biri de kelime hazinesi
tesbitidir. Nordrhein-Westfalya eyaletinin üç ayrı şehrinde, beş ayrı Türk
öğretmeninin verdiği anadil derslerine katılan 45 öğrenci üzerinde yaptığımız
kelime hazinesi araştırması oldukça ümit kırıcıdır.
Bu çalışmada;
1. grubu meydana getiren
öğrenciler, Almanya'da dünyaya gelen ve yılda sekiz haftadan fazla Türkiye'de
kalmayan öğrenciler arasından,
2. grubu meydana getiren
öğrenciler, en çok 5, en az 3 yıldır Almanya'da bulunan öğrenciler arasından, 3.
grubu meydana getiren öğrenciler ise, en çok l yıl önce Almanya'ya gelen
öğrenciler arasından kur'a ile seçildiler.
İkinci gruptaki öğrencilerin
tamamını ilkokula Türkiye'de başlayan Almanya'da bitiren; üçüncü grupta yer alan
öğrencilerin tamamını ilkokulu Türkiye'de bitiren, %65'i ise ortaokula devam
ederken yarım bırakıp buraya gelenler meydana getirmekteydiler. Dil öğretiminde
ailenin, yaşanılan çevrenin, konuşulan diyaleğin etkisi göz önünde
bulundurularak, seçme şansının daha yüksek olduğu birinci ye ikinci gruptaki
öğrencilerin Türkiye'nin değişik illerinden olmalarına gayret gösterilmiştir,
kur'aya aynı ilden üçten fazla öğrencinin katılmaması sağlanmıştır..
Öğrencilere, Ömer Seyfettin'in
Forsa isimli hikâyesinden seçilen 60 kelime verilmiş, önce bunların
mânâlarının açıklanması istenmiştir.
Kelimeler: Akdeniz, nihayetsiz,
ufuk, badem, alaca, sahil, keçiyolu, nâra, bağ, vadi, viran, sakin, hayır, tunç,
esir, dinç, rutubet, küf, aptes, kıble, mıh, âyet, berbat, cihan, hayâl, azat
etmek, kasaba, kulübe, mutlaka, tufan, kertenkele, esvap, donanma, liman, kale,
yelken, göğüs, şüphe, kanaat, alın, hayret, bölük, etraf, azim, ihtiyar, hal,
heyecan, çığlık, sandal, şöhret, kavuk, palabıyık, sırma, haç, pazı, hasret,
vakit, vatan, rüya, oğul.
Ertesi gün, bu kelimelerin içinden
a) din ile b) deniz ile c) ses ile, ç) tabiat ile doğrudan veya dolaylı olarak
ilgili olan kelimelerin seçilmesi ve mânâlarının Türkçe, istenirse Almanca
açıklanması ya da birer cümle içinde kullanılması istenmiştir.
Tekrar bir gün beklenmiş ve bu kere
öğrencilere aynı kelimelerin tamamı Almanca olarak verilmiş ve mânâlarının gene
istenilen dille açıklanması istenmiştir.
İlk iki bölümün değerlendirilmesi
sonucu, bu kelimelerin birinci grupça %18'inin, ikinci grupça %35'inin, üçüncü
grupça ise % 73'ünün öğrencilerce tanındığı ve kullanılabildiği görülmüştür.
Kelimelerin Almancalarmın verildiği son denemede, üçüncü gruptaki öğrenciler, bu
kelimelerin %4'ünü, ikinci gruptakiler %76'sını, birinci gruptakiler ise % 81
ini tanımakta ve kullanabilmektedirler.
Aslında, bu tür bir araştırma
yapmadan da çocuklarımızın ve gençlerimizin anadilimizi ne ölçüde tanıdıklarına
ve kullanabildiklerine, her gün kendi evlerimizde şahit olmaktayız. Yabancı bir
dil ve kültür yoğunluğu içinde dünyaya gelen, yaşayan insanların o dilden, o
kültürden hiç etkilenmemesi esasen mümkün değildir. Ancak üzücü olan, bu
etkilenmelerin yaygınlığı ve derinliğidir.
SEBEBLER VE TEKLİFLER
1. Ailede Türkçe konuşulmaması:
Bazı aileler, çocuklarının daha iyi bir geleceğe sahip olabilmeleri için mutlaka
yüksek öğrenim yapmalarını arzu etmekteler; bunun ise, özellikle iyi bir devlet
dili ile mümkün olabileceğini bilmektedirler. Evde devlet dili konuşarak
çocuklarının dillerini geliştirmelerine katkıda bulunabileceklerini
sanmaktadırlar.
Burada, tesbit doğru olmakla
beraber, uygulanan yol yanlıştır. Herşeyden önce, anne ve baba, konuştukları
yabancı dile ne ölçüde hâkim olduklarını düşünmelidirler. Yanlış telaffuz,
gramer hataları, yersiz vurgular, ahenksizlik, durgunluk, sığlık gibi dil
hatalarını çocuklarına aktarma ihtimalleri yüksektir.
2. Anadil derslerine katılmama:
Anadil dersleri, birçok yerde uygun olmayan saatlerde, genellikle öğleden
sonraları verilmekte, altı saatlik bir öğretimin ardından, bu, çocuklar
tarafından bir külfet olarak görülmektedir.
Ayrıca, ertesi güne hazırlanması gereken ödevler de bu isteksizliği
pekiştirmektedirler. Eğer ailesi tarafından
destek de verilmiyorsa, çocuk, kendisine tanınan böyle bir imkânı
kullanmamaktadır.
Altı saatlik bir ders yorgunluğunun
çocukta anadil derslerine karşı isteksizlik uyandıracağı tabiidir. Bu derslerin,
normal okul programı içinde sabahlan verilmesi katılımın yüksek olmasını
sağlayabilir. Anne ve babaların, çocuklarının Türkçe konuşabildiklerini
düşünerek, bu derslere karşı ilgisiz kalmaları önlenmelidir. Zira günlük
konuşmalarımızda kullandığımız dil, sığdır, birkaç yüz kelimenin üzerinde
değildir.
3. Anadil derslerinin
yetersizliği: Anadil derslerine katılan öğrencilerin, katılmayanlara göre Türkçe
bilgisi
bakımından farklılık gösterdiklerini söyleyebilirim. Ancak bu, onların iyi bir
Türkçe'ye sahip oldukları mânâsına
gelmez. Nitekim, arzettğim kelime hazinesi araştırması bu derslere katılan
öğrenciler üzerinde yapılmıştır. Bu
durum, anadil derslerinin yetersizliğinin bir kanıtıdır. Tesbit edebildiğimiz
yetersizlikler:
3.Dersler, öğrencilerin fizikî ve
zihnî olarak yorgun oldukları saatlerde verilmektedir.Yaz aylarında sıcak ve
güzel, kış aylarında erken çöken karanlık ve soğuk, ayrıca, öteki derslerin ev
ödevlerini hazırlama mecburiyeti katılım isteğini olmuşuz yönde etkilemektedir.
4.Ders kitapları ve malzemeleri
yetersizdir. Bu ihtiyacın doruk noktaya ulaştığı yetmişli yıllarda, T.C. Millî
Eğitim Bakanlığı'nca oluşturulan bir komisyon .yurtdışındaki çocuklarımız»
için özel ders kitapları ve malzemeleri hazırlanmasının şart olduğunu
belirlemiş ve Bakanlık, bu teklif doğrultusunda çalışmalara başlandığını
açıklamıştı. Aradan geçen yirmi yıla rağmen, bu çalışmalar henüz sonuçlanamadı.
Almanya'da ders kitaplarını o dersi
veren öğretmenler, Alman Eğitim Bakanlıklarının ilgili kuruluşlarınca incelenen
ve tavsiye edilen kitaplar arasından serbestçe seçebilirler.Bazı yayınevleri de
"yurtdışındaki Türk çocukları için" kitaplar hazırlamaktadırlar. Ancak bu
kitaplar ne Türk, ne de Alman eğitim makamlarınca incelenmektedir. Pek çoğu
eğitim bilimi açısından olduğu kadar, dil açısından da eksiklerle, hatalarla
doludurlar. Yurtdışındaki çocuklarımızın anadillerini iyi bilemedikleri
doğrusundan yola çıkan ders kitapları yazarları, çocuklarımızın sahip olduğu
üç-beş yüz kelimeyle kitap hazırlamakta ve bununla, yazdıklarının
anlaşılabildiğini iddia etmektedirler. Oysa dil dersleri, çayın nasıl
demleneceğini, kurbağaların sindirim sistemlerini konu olarak alabilmekle
beraber, asıl hedefleri, bu vesile ile öğrencilerin kelime hazinelerini
geliştirmek, yazılı ve sözlü anlatımlarına derinlik, işlerlik ve akıcılık
kazandırmak olmalıdır. Eğer bugünkü mantıkla hareket edilirse, ileride
Türkçe'nin Avrupa koluyla, Avrupa Türkçesi denilecek yeni bir dille
karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır.
c) Anadil dersleri öğretmenlerinin
nitelik olarak yetersizlikleri: Mahallinden tâyinle görev alan öğretmenlerimizin
çoğu, öğretmenlik eğitimi almamış kişilerden meydana gelmektedir. Bir kısmı da,
Avrupa'ya işçi olarak gelmiş, uzun süre meslekî faaliyetlerine ara verdikten
sonra, bir vesile ile öğretmenliğe başlamışlardır. Öte yandan, bu
öğretmenlerimizden pek çoğunun Türkçe eğitim dalıyla ilgileri yoktur. Bir beden
eğitimi öğretmeninin, bir resim öğretmeninin Türkçe öğretimi, bir Türkçe
öğretmeninin kas hareketlerini, renk harmonisini bildiği ve öğretebildiği kadar
bilir ve öğretebilir. Alman eğitim makamlarınca düzenlenen hizmetiçi eğitim
kursları, pedegojik eksiklikleri bir ölçüde tamamlayabilir, ancak dil ve
dilbilgisi eksikliklerini gidermek için, bu öğretmenlerimize herhangi bir şans
tanınmamaktadır. T.C. konsoloslukları bünyesinde bulunan Eğitim Ateşeliklerinin
askerlik teciliyle ^meşgul birer büro olmaktan kurtarılarak, görev
bölgelerindeki öğretmenlerimizin verimliliğini artırıcı bir takım çalışmalarla
meşgul olmaları sağlanmalıdır.
4. Çocuklarımız için yazılı, sözlü
ve eörüntülü yayınların yetersizliği: Almanya'da basılan günlük gazetelerin
tirajına bakıldığında, buradaki Türk toplumunun, okuma alışkanlığı açısından
anavatandakilerden bir farklarının olmadığı görülür. Okuma alışkanlığına sahip
olmayan ebeveynlerin, çocuklarının seviyesine uygun yazılı, sözlü ve görüntülü
malzemeleri arayıp bulması, seçmesi düşünülemez. Milli Eğitim Bakanlığı'nın
birkaç kamyon ders kitabı göndererek görevini yaptığını sanması, bu konuda başka
ülkelerin ilgili makamlarının yaptıkları çalışmaları bilenler açısından üzüntü
kaynağı olmaktadır. Bazı bankaların reklam maksadıyla hazırlattıkları çocuk
dergilerini isteyen herkese ücretsiz gönderdikleri bilinmektedir; ancak bu
dergiler, Türkiye'deki çocukların genel bilgi ihtiyaçları gözönünde
bulundurularak hazırlanmakta, dil gelişimine ilişkin herhangi bir amaç
taşımamaktadırlar.
Video cihazlarının evlerimizi
istilâ ettiği dönemlerden beri, insanlarımız biraz gülebilmek veya çocuklarının
Türkçeye aşinalığını sağlamak maksadıyla^MrTürk filmciliğinin, çekimi üç günde
tamamlanan ve ancak yüz ayrı kelimeden ibaret diyaloglarla götürülen yapımlarını
kiralayıp seyretmektedirler. Çoğu kere kendilerinden umulanın aksine
çocuklarımızın diline kaba konuşmaları ve küfür kelimelerini pelesenk eden bu
filmlerin seyredeilmemesinde fayda vardır.
Türkiye Radyo ve Televizyon
Kurumu'nun yurtdışına yönelik televizyon yayınlarına başlaması, Türkçe'nin
korunması ve yaygınlaştırılması açısından da küçümsenemeyecek bir teşebbüstür.
Ancak bu yayın programının, şunca zaman sonra hâlâ deneme yayınlan seviyesini
aşamamış olması, yapılan masrafın ve umutların çok uzağındadır. Dil
maskaralıklarına kadar varan sözüm ona yarışma programları, sohbetler, moda
adına basitliklerin sergilenmesi, batıdan taklit çocuk programlan, yurdışındaki
insanlarımızın ilgi ve meselelerine uzak program kuşakları, hele Türkçe'yi
perişan eden sunucu gafları, bu yayının en belirgin özelliği durumundadır.
Kurum, her şeyden önce bu yayının adı üzerinde bir karara varmak zorundadır.
Sunuculardan birisi, TRT-Te-Ve 5 derken, başkalan, TRTTi-VıS, TRTİnt,
TRTİ-En-Te, TRT İ-Ne-Te, TRTİnternasyonal, TRT İntemasiyonal, TRT İnlemeyen, TRT
İnternayşın, TRT İntemeyşınıl gibi teleffuzlar kullanmaktadırlar.
On yılı aşkın bir zamandan beri
anavatan dışında yaşadığımız için, anadilimizin kazandığı yeni zenginliklerden
pek haberdar olamamakla beraber, TRT Her-Ne-İse sayesinde, dilimizin
kemerlerinin nasıl sıkıldığına hergün hayretler içinde kalarak şahit olmaktayız.
Muhterem sunucumuz misafirine soruyor: -Bir şey içmek ister misiniz? Cevap:
-Sevinerek! Bu, "memnuniyetle" demek olsa gerek. Misafir siparişini veriyor: Su,
artı viski. Demekki, bizim anamızdan, babamızdan öğrendiğimiz dil kalıpları
ölmüş... Artık, şekerli kahve, şekersiz kahve, yarım bardak su demek yok! Kahve
artı şeker içinde, kahve eksi şeker, su bardak bolü iki diyeceğiz. Kelime
kısırlığı çeken bu insanlar, yayın süreleri boyunca, her derde deva üç-beş
kelimeyi tekrarlayıp durmakta, Türk dilinin insana haz veren o mânâ zenginliğini
hovardaca harcamaktadırlar. Mutlu, gerek mânâ derinliği, gerekse bünyesindeki
seslerin âhenginden ötürü Türkçe konuşanların sevdiği bir kelimedir; ancak,
delinin sevdiği pöstekiyi yerden yere vurması gibi, bu kelimemizi, bahtiyar,
mes'ut, saadet, memnun, sevinç, iyi, hayırlı, neş'eli, huzurlu kelimelerini yok
sayarak, onların kullanılması gereken yerde kullanıp durmanın mantığını
anlamak mümkün değildir.
Görüntü ve olayı takip edebilme
gayretinden ötürü, televizyonumuzun anadilimiz üzerindeki bu yozluğunu
farkedebilmek, konunun uzmanı olmayan seyirciler için elbette mümkün değildir.
Ancak, uzun süre ekran karşısında kalan insan, ister istemez bu yoz dil
kullanımının etkisinde kalmaktadır.
TÜRKİYE TÜRKÇE'YE SAHİP ÇIKMALIDIR
Devletlerin resmî dillerini sadece
devlet topraklarında değil, ilişkileri olsun, olmasın, dünyanın hemen her
yerindeki insan topluluklarına öğretmen için çeşitli kurumları vasıtasıyla
gösterdikleri çaba, sebebsiz değildir. İnsanlar, ancak bildikleri dilin kültür
sahasına girebilirler. Hergangi biriniz, Deutsche Welle'nin Ankara'daki posta
kutusuna Almanca öğrenmek istediğini belirten bir mektup göndersin. Aradan iki
hafta geçmeden kitaplar, kasetler elinizdedir. Bırakınız başka milletlerden
insanlara Türkçe öğretmeyi, güçlü radyo alıcılarımızla bile sesini bizlere
ulaştıramayan Türkiye'nin Sesi, hakkımızı yediler yakınmasının gerçek
müsebbiblerinden biridir.
Yeni Türk cumhuriyetlerinde Anadolu
Türkçesinin birinci yabancı dil olarak okutulduğunu işitmek, bir Türkiye Türk'ü
olarak bizlere gurur verir. Ancak o Türkiye ki, en zeki evlâtlarını cehennem
azabı veren imtihanlarla tesbit edip öğretim dili İngilizce, Fransızca, Almanca
olan kolejlere teslim ediyorsa, L Türk Dil Kurultayı'nda Prof. Dr. Necmettin
Hacıeminoğlu'nun söylediği gibi, otuz yıl sonra Türkiye'de Türkçe bilen insanlar
yetiştirmek için Türkçe öğretim yapan kolejler açmak, kaçınılmaz olacaktır. Bir
zamanlar İstanbul Beyoğlu'nda "vatandaş Türkçe konuş.." yazılı afişler
asılıymış.
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih
Yüksek Kurumu'nun dil ile aâkalı bölümü galiba bu tür afişleri hazırlama
telâşından, yayınladıkları imlâ kılavuzundaki hataları göremiyor.
Ancak, burada başkalarını
görevlerini yapmamakla suçlayarak bir yere varmamız da mümkün değildir.
Anadilini seven her insanın, fert düzeyinde yapabileceği birtakım işler vardır.
İnançlarını biz Türkler araında da
yayabilmek için bastırdıkları Türkçe kitapları evlerimizi tek tek dolaşarak
dağıtan insanlarla hergün yüzyüze gelen Avrupa Türklerine daha fazla bir şey
söylemeyi lüzumsuz buluruz.
Diliniz acılanmasın!