HASAN KAYIHAN

     

 

Türkçe Çalıştayı

"Almanya'da Türkçe’nin Anadil Olarak Geleceği”

Dortmund, 31.03.2012

 

             Tebliğ Konusu: ALMANYA’DA TÜRK EDEBİYATI__________          

 

Tebliğimin konusu ve başlığı Almanya’da Türk Edebiyatı’dır.

Konumu:

1.      Almanca çevirilerde Türk Edebiyatı

2.      Almanya’da Türkçe Türk edebiyatı

3.       Almanca yazan Türk asıllı yazarlar ve edebiyat

alt başlıklarıyla ele alacağım.

 

Oryantalizm akımı içinde Almanların Türklere ve Türkolojiye ilgisi sosyo-kültürel, ekonomik, siyasi, özellikle de Alman Doğu politikası gereği 18. yüzyıldan itibaren gelişmeye başladı, 19. yüzyılda Joseph Freiherr von Hammer-Purgstall (1774-1856)’ın öncülüğünde kurumsal bir nitelik kazandı, dostluk ve ticaret anlaşmalarıyla doruğa ulaştı. O dönemden itibaren pekçok Alman Türkolog  yetişmesine rağmen Mozart ve Bela Bartok’un Türk musıkisine yaklaşımlarında gördüğümüz katılımcı olgu, Türk edebiyatının Almanya’da tanınmasını sağlayacak düzeyde gerçekleşmedi. Mesela İranlı şair Hafız’ı 1812’de Almanca’ya tercüme ederek Johann Wolfgang Goethe’nin Fars edebiyatına yönelmesini sağlayan Hammer’in işlevini Türk edebiyatı açısından gerçekleştirecek bir benzeri çıkmadı.  Çoğu çakma birer orientalist ya da Türkolog olan kişiler, Bergama Tapınağı’nın dünya irisi taşlarını kökünden söküp, Behramkale toprağını âdeta elekten geçirerek “ele geçirdikleri” Truva’lı Priamos’un hazinelerini Berlin’e kaçırmayı başardılar ama Alman halkını Türk insanının gökkubbeyi dolduran yürek sıcaklığını mısra mısra işleyen Yunus Emre’den mahrum bıraktılar. (1)

Gerçi Türk edebiyatından Almancaya parça parça da olsa çevrilen ilk eser olarak Mevlana Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’si gösterilir ama eserlerini Farsça yazmış olması bütün dünyada olduğu gibi Almanya’da da o bir Pers düşünürü, eserleri de Türk değil, Fars edebiyatı ürünleri olarak kabul edilir. (2)

Elbette bu konuda kendi dillere destan garipliğimizi de göz ardı edemeyiz; Milli Eğitim Bakanlığı bütçesiyle ilkçağ Yunan eserlerini, batının hemen her yazarını Türkçe’ye çevirtip Tercüme Dergisi’nde ya da bağımsız eserler olarak yayınlatanlarımız, Fuzuli, Genceli Niyazi, Şeyhî gibi Shakespeare’lere, Goethelere, Puşkin’lere fark atacak edebiyat adamlarımızın eserlerini dünyaya tanıtmayı ya akıl edemediler ya da istemediler.

Türk edebiyatından Almancaya ilk çeviriler, soğuk savaş yıllarında Moskova merkezli olarak başladı; o yıllarda Moskova Üniversitesi Dünya Edebiyatları Bölümü’nde akademiker olan Prof. Dr.Sabir Kazımzade, “...dünya proleterya diktasını kurma amacı güden SSCB önderliğindeki sosyalist blokun adeta tek elden yönetilen propaganda makinası, çeşitli ülkelerdeki yandaş yazar ve şairlerin eserlerini başta peyk ülke dillerine çevirtip yayınladığını, aynı biçimde Türk edebiyatından da bazı yoldaş şair ve yazarların eserlerinin de peyk dillerine, o arada Almanca’ya çevrildiğini..” söyler. (3)

Günümüzde Türkçe’den çeviriler daha çok TEDA, Transeuropéennes ve Anna Lindh Vakfı’nın Çeviri için Avrupa-Akdeniz Programı çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Türk asıllı ya da kendi deyimleriyle “Türkiye kökenli” bazı kişilerin kurdukları yayınevleri  de kendi yayın anlayışları doğrultusunda bazı yazarlardan çeviriler yapıp yayınlamaktadırlar. Ne yazık ki eser seçiminde gene edebiyat dışı başka kriterlerin rol oynadığı iddiaları eksik değildir; ne acıdır  ki,  bazı yazarlarımızın ciddi yayıncıların ilgisini çekebilmek için ya “şu kadar Ermeni kestiğimizi” söylemek ya da babalarımızın "piçliğini" iddia etmek gibi pazarcı tavırları sergilemekten utanmayacak kadar bize yabancılaşmış durumdadırlar. İşin üzücü tarafı bu tür yazarların, hatta eserlerini bir başka dilde yazan, başkaları tarafından Türkçe’ye çevrilen yazarların devlet kurumlarınca da baş tacı ediliyor olmasıdır; oysa her devlet, kendi diline ve kültürüne katkı sağlayan eserlere rağbet eder. Hangi Alman kurumu ya da edebiyatçısı Ermeni kırımı palavrasını Alman halkının beynine gerçekmiş gibi yerleştiren Franz Werfel’in Musa dağında 40 Gün romanınındaki faysaklamalar gibi değil de, yalın gerçeklerin anlatıldığı ve Türk Edebiyatı’nda bir ilk olan Hasan Kayıhan’ın Dönüş romanını ağzına alıyor? El, halkının kültür birliği için savaşıyor. Ya Türk Edebiyatı’nı tanıtma iddiasındaki Türkiye kaynaklı girişimler? Eğer edebiyat lâfı ediyorsanız, edebiyat eserlerinin seçiminde ilk ölçüt,   yazarın orijinal dilini kullanma ustalığı, o dilin gelişmesine katkısı, kendine has üslup özelliği, dünya kültür mirasına aktarımlarıdır;  ideolojik yaklaşımlar, işlenen konunun arzulanan tezle ele alınıp alınmadığı değil. İngilizce yazan, eserlerini başkalarının Türkçe’ye çevirdiği yazarları dünyaya Türk yazarı diye yutturmaya hakkınız yok! Hele o kişilere Türk Edebiyatı’na üstün hizmet madalyaları takmaya kalkışmanız sadece âbesle iştigal etmek demektir...

            2. Almanya’da Türkçe yazanlar:

1960’larda başlayan, 70’li yıllardan itibaren çoluk çocuğun çıkıp gelmesiyle artık kalıcı döneme giren Batı Göç’ümüzün, saza, söze, kaleme hasret ekseni etrafında konu olması kaçınılmazdı; elbette Türkiye’de yaşayan edebiyat insanlarının bu uzak coğrafyada yükselen kendi dilinden seslere yabancı kalması beklenemezdi, Anadolu’nun „buğday benizli“ ya da „kara bıyıklı“ adamlarının bu  yeni coğrafyadaki ruh hallerini ele alan şiirler, romanlar, hikâyeler yazmaya başladılar. Her ne kadar o yıllarda buralara gelip insanlarımızı gözlemleme imkânına sahip olabilen bu kalem erbâbının çoğu batıya âşık, enternasyonal ya da hümanist düşüncelere sahip kişiler olsalar da Batı Avrupalıların hiç de uzaktan görüldüğü gibi dünya insanlarının kardeşliği tezlerine pek de rağbet etmediklerini, çarkların başka amaçlarla gıcırdadığını farkedince pek bozuldular ve galiba farkında olmadan reaksiyoner bir tavır geliştirerek „bizlik“ değerlere sarıldılar. Bazıları sınıfçı yaklaşımdan bütünüyle kopamayıp işi „gönüllü köleler“ veya „beyaz zenciler“ düzleminde ele aldılar; amaçları o olmadığı halde, farkında olmadan sonunda milli bir çizgiye varıp oturdular.  İlk cümlelerine sabah akşam vuran klise çanları, dinsel kılıklarıyla sokaklarda dolaşan zangoçlar, anaokullarında, hastanelerde görev yapan kara giysili rahibeler, iş yerlerinin, resmi dairelerin, sınıfların giriş kapılarına asılmış istavrozlardan söz ederek başladılar.  Bütün cümlelerine  bir hayâl kırıklığı, yarı yolda bırakılmışlık ve buna duyulan öfke sinmişti; zira şu ya da bu sebeplerle Avrupa’da bir süre yaşamak zorunda kalan Türk hümanistleri, kendilerine diplomatik  yaklaşmak zorunda olmayan sokaktaki adamın entel-sıradan farkı gözetmeden Türklere ve diğer doğu halklarına  bakışını  bütün çıplaklığı ile görme talihsizliğinden (!)  kaçamadılar. Kendilerini birdenbire Türkiye’de kuramsal olarak varsaydıkları, ancak kuruntu-kurgularla ele alabildikleri katı sınıfçı, dışlayıcı, paralel toplumlar oluşturucu hayat biçiminin içinde bulunca şaşırdılar; soydaşlarını  aşağılayan seçim afişlerini görünce, Türk çocuklarının toptan geri zekâlı olduğunu iddia eden Sarazinvari yaklaşımları işitince öfkelendiler ve 200 yıldır Türk toplumunu kuyruğuna bağlamak için çaba sarfettikleri „garp“ medeniyetini kınayan eserler yazmaya giriştiler. Özellikle Türk solunun hemen bütün tanınmış yazarları konuya hep bu düşkırıklığı açısından yaklaştılar.

Her ne kadar  Avrupa’daki Türklerin dil ve kültür pınarı Türkiye’de Türk edebiyatının durumu pek de farklı değilse de, Almanya’da Türkçe okur sayısındaki kısırlık, aslında 50 yıldır çığlık çığlığa katlanarak gelen acı bir gerçektir; öteden beri devlet  de, çok bilmiş aydın kesimi de bu acı gerçeği görmemezliğe geldi; hatta içlerinden Batı Avrupa’daki Türk çocuklarının anadillerini geliştirmeleri için buralara öğretmen gönderilmesine dahi karşı çıkanlar oldu. (4) Eğer bugün burada Avrupa’da yaşayan Türkler arasında Türkçe’nin geleceğini tartışmak zorunda kalmışsak, bunun suçlusu, köklerinden koparak ekmek parası uğruna Avrupa’nın dört bir yanına buğday taneleri gibi dağılan insanlarımızla 1960 öncesi İsviçre Alplerine kayak yapmaya gelen dostlarını aynı kefeye koyan ve çocuklarımıza Türkçe öğretilmesine karşı çıkan o sömürge aydını kafalılarındır.

Kendi kültür temelleri üzerinde yazmaya devam eden edebiyatçılar ise Türkiye’de ötedenberi sol kesim tarafından nasıl yok sayılmaktaysalar, işin tabiatı gereği Alman edebiyat çevrelerinde de ilgi göremediler. Gelinen noktada ilk dönemlerde gerek Almanya Türklerini konu edinen (5) gerekse Almanya’da yarı Türkçe yazanlar açısından da meydan, galiba ekmeğini yediği elin düdüğünü çalmayı aslî görevleri sayan sözümona Türk asıllı yazar takımına kaldı; yaptıkları tek iş de, meselâ Alman toplumunda da fazlasıyla rastlanan ve Almanların “aile dramı” kavramıyla betimledikleri aile içi şiddet gerçeğini, söz konusu Türkler olunca ballandıra ballandıra  ve Alman kamuoyunda Türk kültürünün bir ögesi gibi algılanacak biçimde “namus cinayetleri” serileriyle dillerine peleseng edenlerin çarpık denemelerine hapsolmaktan ibaret...  Gene de bu kişilerin akıllı adamlar olduklarını itiraf etmeliyim; zira Avrupa’da şöhret olmanın yolu, her çağda, Türk aleyhtarlığı yapmaktan geçer. Siz hiç Amerika’ya söven, Fransa’dan Cezayir’de, belçika’dan Kongo’da döktükleri kanın hesabını soran bir yazarın Nobel barış Ödülü aldığını işittiniz mi?

3. Avrupa’da Türkçe’nin Geleceği’nin tartışıldığı bu çalıştayda Almanca yazan Türk asıllı yazarlar konusunda fazla bir şey söylemek istemiyorum; zira bu yazarları Türk edebiyatı çerçevesinde ele almak, Edebiyat bilimi açısından mümkün değildir. Edebiyat herşeyden önce bie dilin gelişmesine de katkı sağlayan bir dil edebi mes’elesidir. Dünya, nasıl ki Türk asıllı Mevlana Celaleddin Rumi’yi Farsça yazdığı için Türk edebiyatçısı, Rus asıllı Peter Ustinov’u İngilizce yazdığı içimn Rus edebiyatçısı olarak saymıyorsa, bu bizimkileri de Türk edebiyatçısı saymayacaktır. Ben de saymayacağım.

Teşekkür ederim.

(1) Der Diwan van Mohammed Schemsed-din Hafez. Aus dem Persischen

zum erstenmal ganz übersetzt von Joseph v. Hammer. 2 Bde., Stuttgart und Tübingen 1812-13. Ein neuer Nachdruck davon: Hafes. Der Diwan.

(2) Rumi war ein persischer Mystiker und einer der bedeutendsten persischsprachigen Dichter des Mittelalters. Wikipadia

(3) Türk Dünyası IV. Yazarlar Kurultayı Notları, Antalya, 4 Kasım 1988

(4) " İşçi çocuktan için batıya öğretmenler gönderme sorunu ortaya çıktığında bunun gerekçesi olarak, işçi çocuktan arasında Türkçeyi unutanların bulunduğu ve bu gençlerin Türklüklerini de unutabilecekleri tehlikesinin var olduğu söylenmişti. Olacak şey değildir! 1960 yılına değin Türkiye'de hiçbir hükümet yabancı ülkelerde okuyan öğrencilerin dillerini ve dinlerini unutabileceklerine ilişkin bir önleme başvurmuş değildir. Kimsenin aklına gelmemiştir bu.." . Melih Cevdet Anday, 17 Nisan 1986, Cumhuriyet Gazetesi

(5) Gülten Dayıoğlu, Dönemeyenler; Tarık Dursun K., Bağrı yanık Ömer ile Güzel Zeynep;  Adalet Ağaoğlu, Fikrimin Ince Gülü; Dursun Akçam, „Almanya’nın Zencileri“ ve „Almanya’nın Üvey Çocukları“ (Yazı Dizisi ); Füruzan, Yeni Konuklar/  Almancılar (Yazı Dizisi)/ Ev Sahipleri; Zülfü Livaneli, Arafatta Bir Çocuk/ Dönemeyenler (Yazı Dizisi-Politika); Işıl Özgentürk, „Almanya Bugün“ (Yazı Dizisi-Cumhuriyet); Yüksel Pazarkaya, Oturma Izni; Abbas Sayar, Dik Bayır; Necati Tosuner, Sancı Sancı; Tekin Sönmez, Yeryüzü Gurbeti; Nevzat Üstün, Alamanya Beyleri; Bekir Yıldız, Alman Ekmeği/ Demir Bebek/ Harran-Berlin (Röportajlar) / Habib Bektaş “Cennetin Öteki Yüzü”, “Hamriyanım”, “Gölge Korkusu/ Tekin Sönmez, “Yeryüzü Gurbeti/ Fakir Baykurt, “Yüksek Fırınlar” (1983), “Barış Çöreği” (1982),“Gece Vardiyası” (1982), “Dünya Güzeli” (1985), “Saka Kuşları” (1985), “Duisburg Treni” (1986), “Koca Ren” (1986), “Bizim İnce Kızlar” (1992), “Yarım Ekmek” (1997), ”Dikenli Tel” (1998), “Bir Uzun Yol”

 

 

.