DENKTAŞ'A VEDA

SEN DE YÜRÜDÜN MÜ?
Seni
tanıdığımda ben 13 yaşında bir çocuktum Necmiye Abla
Bir basket maçında sol
kolumun sinirleriı zedelenmiş, zamanında müdahale edilmediği için
kötüleşerek tutmaz olmuştu. Bizim oralarda tedavisi mümkün olmadığı için babam
Ankaraya Numune Hastanesine götürmüştü beni. 1965 yılının Mart ayını
hastanede geçiriyordum. Ankara donuk, kuru, bomboz bir taş yığını gibiydi.
Hastanenın üst katına çıkar, çiçek açmış bir ağaç görebilmek için bütün ufku
bakışlarımla tarardım. Bir keresinde koltuk değneklerine tutuna tutuna sen
geldin aynı pencereye. -Dışarda olmayı özledin mi? diye sordun, zordur
mahpusluk, esaret zordur, biz hep esir gibi yaşıyoruz yıllardır!
Kıbrıstan
göndermişlerdi seni hastaneye. Rumların işkencesi sonucu ayakların tutmaz
olmuştu. Seni onların elinden kurtaran nişanlın Hüseyin Ağabey aynı gün şehit
olunca, aklını yitirmiştin neredeyse
Seni
ne kadar çok sevmiştim Necmiye Abla, ne çok şeyler öğrenmiştim senden
Sen neler
bilmezdin ki! Dünyanın yarısı kadar Türk olduğumuzu, Kerkükte, Azerbaycanda,
Türkıstanda esir kardeşlerimizin inim inim inledigini hep senden öğrenmiştim
ben. Türk yurtlarının kurtuluşu üstüne hayaller kurardık seninle
Tanrı
Dağlarınin Hürriyet Perisine diye başlayan bir şiir yazmıştım senin için,
okuduğunda hıçkıra hıçkıra ağlamıştın. Bilmem hatırlıyor musun, aradan çok
yıllar geçti çünkü
Kıbrıs
Türkleri gösteriler, yürüyüşler düzenliyorlarmış son günlerde Rumlarla
birleşmek için
Lefkoşa
sokaklarında sen de yürüdün mü Necmiye Abla? Sen de bağırdın mı Denktaşa çekil
git
diye? Öyle ya, zeytin dalları ile süslü
tarihin en kanlı bayrağını Kıbrısın kuzeyinde
dalğalandırtmayan, Rum kardeşlerinizle birlikte elele EUya koşmanızı
engelleyen, tavernalarda Alekonun oğlu ile omuz omuza sirtaki tepmenize fırsat
vermeyen adamdır o!
Ankaranın şişmanı,
Kıbrısın düşmanı diye haykırdınız Rauf Denktaşın yüzüne karşı, öyle mi?
Demek o kanlı EOKAcıların gözleri önünde onbinler
halinde yürüdünüz Lefkoşa sokaklarında öyle mi?
Devam
KIBRISA VEDA!
İlk
değil bu...
İlân
edilen ateşkes anlaşmasına rağmen bulundukları yerde durmayıp misak-ı milli
sınırlarını çiğneyerek Kerkük ve Musulu işgal eden İngilizler, dünyanın gözüne
baka baka yaptıkları bu terbiyesizliği, Lozanda Türkiyeye dayatmaktan her
nasılsa, utanmış olacaklar ki,- soğutmaya bıraktılar; tarihe Kerkük ve Musul
Meselesi olarak düşen güney sınırlarımızın belirlenmesi konusunun, iki ülkenin
kendi aralarında yapacakları görüşmelerle çözülmesi, belli bir süre içinde
netice alınamazsa Birleşmiş Milletlerin hakemliğine başvurulması gibi bir oyuna
başvurdular. Güya Kerkük, Musul, Erbil ve Altınköprü bölgesinde yaşayan
Türklerin ve Türkiyenin de "yararına
olacak"
bir plan yapıldı. Sonuç belli...
Egemenlik ya vardır ya da
yoktur, yarım ağızla devlet olunmaz; günün birinde herşey karmakarışık hale
gelir, denize düşersiniz, karşınıza iki derebeyi çıkar, iki ayağınızı bir bapuca
sokup nice kalın teleffuz ettiğiniz kırmızı çizgilerinizi sulandıra sulandıra
eritir giderler.
Kendi
tarihlerini bilmeyenler, kendilerini bilemezler!
Şimdi
Kıbrısı da oraya, Kerkük ve Musulun, Anadoludan 200 yıl önce Türk vatanı
haline gelmiş bu yetim vatanın damarlarının doğranmasına, nice Türk oğullarının
petrol aşkına seller gibi kanlarının akıtılmasına sebep olan mezbahanın
Helenizme adanmış özel katına, Korintin, Moranın, Oniki adaların, Giritin
dürülmüş defterleri bulunan yere götürüyorlar.
Devam
KIBRIS'TA BAYRAM VAR / MIŞ!..
Yeryüzünde Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti'nden başka kendi vatandaşlarının isteğiyle varlığına
son verilmek istenen ikinci bir devlet var mıdır, bilemem; bildiğim tek
şey, kendi devletine savaş açarak Mısır'da Türk egemenliğinin çökmesine
sebep olan Kavalalı Mehmet Ali'nin yüzyıllar sonra Kıbrıs'ta hortladığı
ve Rauf Denktaş gibi Türk dünyasında emsâli bulunmayan bir siyaset
dehâsını çağdaş yöntemlerle devre dışı bırakarak Kıbrıs Türklüğünün
kaatilleri önünde onursuzca diz çökmeye kalkıştığıdır.
Devam
DERBENT'TEKİ ACI ALMA AĞACI
O ağaç hâlâ duruyor mudur, bilemem; aradan çok yıllar geçti...
Barış harekatından iki yıl önceydi. Yavru
Vatan Kıbrıs'ta katledilen soydaşlarımın çığlıklarına dayanamayan genç
gönlümün sesine uymuş, Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) saflarına katılmıştım.
Bir haftalık bir eğitimden sonra beni Derbent'e gönderdiler. Siperlerimiz, dağ yamacındaki kerpiç duvarlı
eski bir koyun ağılının önündeki kayalıklardaydı. Görevimiz, ova
yönünden gelebilecek saldırıların önünü kesmek, mümkün olduğunca
direnerek gerideki Türk köylerinin boşaltılabilmesi için zaman kazanmaktı.
Onyedi kişiydik. Üç adet Kırıkkale yapımı mavzerimiz, bir adet çıt ayarı
bozuk MG-3 tüfeğimiz, 6 adet Çek yapımı tabancamız ve on kadar elbombamız
vardı. TMT komutanımız olan Hisarcıklı Süleyman ağabeyin, "dolusu bir
kişiyi, boşu bin kişiyi korkutur" diyerek köylerinden omuzlayıp getirdiği
eski bir İftar Topu'nun namlusu siperlerimizin üstünden ovaya doğru
uzanırdı. Bu topun başında gündüzleri sürekli olarak nöbet tutan iki kişinin
görevi, saat başı namlunun tozunu alarak yağlamak, güneş çarptığında
uzaklardan görülebilecek şekilde parlamasını sağlamaktı. Kimsenin boş
zamanı olmazdı. Komutanımız, nöbet tutanları "becerebildiğince"
kaşlarını çatarak sık sık teftiş eder; gündüzleri iki, geceleri bir
kez tatbikat yaptırırdı.
Devam
.